338 ) KORE SAVAŞI’NA DOĞRU…

  

   Kore,1905’ten İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Japonya’nın Asya kıtasındaki egemenlik alanında kalan bir “bölge” idi. Asya’nın doğu ucunda, Japonya kıyılarına doğru bir el gibi uzanan, yüzölçümü 220.000 km2, nüfusu da 60 milyon kadar olan ülkenin iki komşusu vardı : Biri kuzeydoğudaki dar bir sınır çizgisinin arkasındaki Rusya, öteki de tüm kuzeyini ve kuzeybatısını kapsayan sınırıyla Çin…
   Tarih boyunca Moğolların, Çinlilerin ve Japonların istilalarına uğrayan Kore ; İkinci Dünya Savaşı sonunda, güneyden Amerikalılar, kuzeyden Ruslar tarafından “kurtarılmıştı”
   Savaşın üç büyükleri olan ABD,İngiltere ve Sovyetler Birliği Almanya’ya karşı birlikte savaşıyorlardı. Ama bu, Mihver’in öteki üyesi olan Japonya’ya karşı öyle değildi. Stalin, “Ben Almanlarla uğraşıyorum, bir de Uzakdoğu’da savaşamam” demişti. ABD bunu anlayışla karşılamıştı. Japonya’nın işgal ettiği yerleri, İngiltere’nin ve ona bağlı Uzakdoğu ülkelerinin katkısıyla “kurtarıyordu”.. Bu durum, 8 Ağustos 1945’de Japonya’ya atılan ilk atom bombasına kadar sürdü. Ancak o günden iki gün sonradır ki, yani Japonya’nın teslim olmasına artık ramak kalmışken, Sovyetler Birliği birden harekete geçti ve o da Japonya’ya karşı savaş açtı.. Ardından, ABD’nin de onayını alarak, Japon egemenliği altındaki Mançurya’ya asker sevk etti. Mançurya, Kore’nin komşusuydu ve Japon istilasından önce Çin toprağıydı. Sovyetler Birliği Mançurya’yı Japon yönetiminden kurtardı, Port-Arthur ve Dalien gibi eskiden onun olan yerlerini kendilerine bağlayıp, gerisini bölgenin eski sahibi olan Çin’e bıraktılar..
   Çin’de o sırada iç savaş sürmekteydi. Milliyetçi lider Çan Kayşek ve komünist lider Mao arasında.. 
   Sovyet Rusya ve ABD, aralarında yaptıkları antlaşma uyarınca, Kore’yi “kurtardılar”.. 38. paralelin kuzeyinde Ruslar, güneyinde de Amerikalılar.. Bu, geçici bir yerleşimdi. Amaç, tek bir bağımsız Kore yaratmaktı. ABD bunu daha 1943 yılında Kore halkına vaat etmişti..Sovyetler de onaylamıştı…
   Sonra işler yavaş yavaş değişti. İki taraf da, başlangıçtaki sözlerini unutmamışlardı ama, şimdi farklı yorumluyorlardı !.. Evet, Kore’de tek bir devlet olmalıydı. Ama bundan, ABD çok partili bir rejim altındaki bir Kore’yi anlıyordu ; Ruslar da komünist rejim altındaki bir Kore’yi… Bu düşünce farklılığı, “soğuk savaş” havasının sertleşmesiyle birlikte, 38.paraleli Asya’nın “Demirperde”si haline getirdi !..

   

   Kuzeyde, Japon egemenliği sırasında yönetime karşı çıkan gizli Komünist Parti üyeleri yeniden toparlanmışlardı, başlarında Kim İl-Song vardı. Moskova’ nın desteğiyle otoriter bir yönetim oluşturmaya başladı.
   Güneyde, gene Japonlara karşı direnen ama muhafazakar grupları temsil eden bir hareket vardı ve lideri de Syngman Rhee idi..
   Kore’deki bu bölünmüşlük, 1947 ve 48 yıllarında Birleşmiş Milletler’i meşgul eden başlıca konulardan biri oldu. BM adına sorunu incelemesi için kurulan bir komisyon, incelemelerini sadece güneyde yapabildi ; çünkü Kuzey Kore onları sınırlarından içeri sokmadı.. Bunun üzerine, BM’in otoritesini kabul eden güneyde seçim yapıldı. Seçime katılan partilerin sayısı 400’ü buldu ama Rhee, ne yaptı etti, tek başına iktidar olmayı başardı. Ülkedeki ABD kuvvetleri de, yönetimi, “Başkan Rhee”ye teslim etti…
   Bunu, Kuzey Kore’de yapıldığı bildirilen bir seçimin (büyük olasılıkla tek partili) sonucunun ilan edilmesi izledi. Oradaki seçimi de Kim İl-Song kazandı. Sovyetler Birliği kuvvetleri, Kore’ye getirmiş oldukları silahları ve askeri malzemenin tümünü “Başkan Kim İl-Song”a teslim ettiler..
   Kore, şöyle bölünmüştü : Kuzeydeki Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yüzölçümü yaklaşık 120.000 km2, nüfusu 20 milyondu.. Güneydeki Kore Cumhuriyeti’nin de yaklaşık 100.000 km2’lik toprağı ve 40 milyon nüfusu vardı…

        

   Çin’in Kore ile ilgilenişi, Sovyetler’inki gibi ABD’nin onayıyla değil, ABD’ye rağmen oldu !.. Sovyetler’in desteklediği Mao, Batılıların desteklediği Çan Kayşek’i kesin yenilgiye uğratmış, Pekin’i işgal ederek 1949 yılı Ekim ayında Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Akabinde Sovyetler Birliği ile imzalanan bir dostluk antlaşmasının ardından, Kuzey Kore’ye yeni bir destek gücü olarak yerini aldı…

  

   Çin, BM’e Çan Kayşek zamanında girdiği için, örgütte hala Milliyetçi Çin tarafından temsil ediliyordu. Mao liderliğinde kurulan Çin Halk Cumhuriyeti henüz Batı tarafından tanınmamıştı. Bu da, onu tanıyan Demirperde devletleri tarafından ters karşılanıyordu..
   13 Ocak 1950 günü, BM Güvenlik Konseyi’ndeki Sovyet delegesi Yakov Malik, Çin’in koltuğunda oturan Milliyetçi Çin delegesi Dr.Çung için, Genel Sekretere hitaben şöyle dedi, Şurada, Çin Devleti’nin koltuğunda oturan, ama hiçbir şeyi temsil etmeyen bir adam var. Onu dışarı atın !..” Daha sonra da şöyle devam etti : Sovyetler Birliği, bundan böyle asla, Çan Kayşek’e hizmet eden bir heyetle aynı masaya oturmayacaktır !..” Sonra da ayağa kalktı, yardımcılarıyla birlikte salonu terk etti. Bu, belki fiyakalı bir gösteriydi ama, sonradan yakın tarihe, Sovyet diplomasisinin büyük bir hatası olarak geçecekti. 
   Sovyet delegesi, uzun süre, Güvenlik Konseyi toplantılarını boykot etmeye devam etti. Ve bu, altı ay sonra başlayacak Kore Savaşı’nın başlangıcında ABD’nin işini çok kolaylaştırdı.
   Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırısının hemen arkasından ABD, Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırdı ve Sovyet temsilcisinin bulunmadığı oylamada istediği kararı kolaylıkla aldırdı. Kararın özeti şuydu :
“Güvenlik Konseyi,
1. Kuzey Kore kuvvetlerine, saldırılarına derhal son verip 38.paralelin kuzeyine dönmelerini ihtar eder..
2. Tüm ülkelerin hükumetlerini, BM’in bu kararının gereğinin yerine getirilmesine katkıda bulunmaya davet eder..”
  Bu, Kuzey Kore’nin saldırısına karşı ABD hükumetinin alacağı önlemleri meşrulaştıran, onları yasal bir temele oturtan karardı..
  Sovyetler Birliği Güvenlik Konseyi’ni boykot etmekle yaptığı hatayı ancak ondan sonra anladı. Temsilcisi orada olsaydı, veto hakkını kullanacak, Kore’ye müdahale kararı alınamayacaktı !..
   Yanlıştan dönüp konsey toplantılarına yeniden katılmaya neden sonra karar verebildi. O zamana kadar birkaç hafta daha geçti ve o süre içinde ABD, Konsey’e bir karar daha aldırdı : BM birliklerinin komutanı da bir Amerikalı generale verilecekti.. Aynı kararla, bu savaşa başka ülkelerin de “katkıda bulunması”nın yolu açılıyordu. Yani Kore’ye asker göndermelerinin yolu.. Bu, her ülkenin kendi kararına bağlıydı. Ama ABD hükumeti, etkileyebileceği ülkeleri o kararı almaya “teşvik” edecekti…
   Teşvik edilmeye en uygun ülkelerden biri de Türkiye idi. Nedeni de belliydi : Türkiye’nin, hem “Rus tehlikesi”ne karşı güvenliğe ihtiyacı vardı ; hem de ekonomik durumunu güçlendirmek için paraya ihtiyacı vardı.. Güvenliğini sağlamak için NATO’ya girmek istiyordu. Para bulmak için de, zamanın tek “bol paralı” ülkesi ABD’nin, Truman Doktrini ile başlattığı hibe ve kredi yardımlarını artırmasını bekliyordu..
   O güne kadar gerek ABD, gerekse diğer NATO üyeleri bu ittifakın alanını daha fazla yaymayı düşünmüyordu. Güvenlik açısından Türkiye’ye biçilen rol, Batı’nın güvenlik sistemiyle ilişkisini Amerika üzerinden bir “özel statü” ile sürdürmesiydi..
   Ama ABD’nin tavrı birden değişiverdi !. BM’de yaptırdığı “Kore’deki harekata katılın” çağrısından sonra, ABD Türkiye’ye, NATO kapısının açılabileceğini, ayrıca ABD yardımının artırılabileceğini belirten mesajlar vermeye başladı. Tabii, Türkiye, BM’in bu çağrısına gereken cevabı verirse !..
   Türk hükumeti de konuyu enine boyuna düşünüp “gereken cevap”ın ne olabileceğini hesaplamaya başladı..
   Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü, BM çağrısını alır almaz, 30 Haziran’da Meclis’te bir konuşma yaptı. Kararı ve “kuvvetlerini derhal harekete geçiren” ABD’yi övdü. Sonra da BM’in genel sekreteri Trygve Lie’nin yazısına verdiği cevabı açıkladı. Şunları söylemişti :
“T.C’nin BM’in bir üyesi sıfatıyla deklare ettiği taahhütleri antlaşma hükümleri dahilinde ve ‘azami samimiyetle’ yerine getirmeye amade olduğunu bildiririm..”
  O dakikadan itibaren, bu “azami samimiyet”in ne anlama geldiğini herkes birbirine sormaya başladı. Samimiyetin o güne kadar derecelendirildiği görülmemişti. Bakan Köprülü aynı zamanda bir Türk edebiyatı profesörü olduğuna göre, bunun mutlaka bir anlamı vardı.. Kastedilen şeyin ne olduğu yavaş yavaş anlaşıldı. “Azami” denilen şey, “samimiyet”ten çok, Kore’ye gönderilmek istenen asker sayısının ölçüsüydü !..  Hükumet, ABD’nin talebini mümkün olan en üst düzeyde karşılamak istiyordu..
    
    

   Basında da bölünmeler vardı. Necmettin Sadak, “Akşam” gazetesinde, Türkiye’nin BM çağrısına uymasını doğru buluyor, ancak yapılacak yardımın sembolik olması gerektiğini yazıyordu. Türkiye’nin bir saldırıya uğraması halinde, Kore’ye yardım ettik diye, kimsenin bizim yardımımıza gelmeyeceğini savunuyordu..
  Halk arasında da Kore’ye hemen ve mümkün olduğu kadar çok asker gönderilmesinden yana olanlar çoktu. Bir İstanbul milletvekili, eski Şoförler Cemiyeti Başkanı, Kore için gönüllü toplamak üzere bir dernek kurdu. Gönüllülerden bir milis gücü oluşturulacaktı !. Derneğe ilk hamlede 2.000 gönüllü başvurdu !..
  Sesleri zayıf çıksa da, “Savaşa Hayır” diyenler de vardı.. Örneğin “Barışseverler Derneği” gibi.. Başkanı Behice Boran, genel sekreteri ise Adnan Cemgil idi..
   Böylece 25 Temmuz gününe gelindi. O günün akşamı, Ankara’da tüm bakanların katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısı sonunda beklenen duyuru geldi :
“Türkiye, Kore’ye 4.500 askerli bir tugay gönderecektir..”
  Bu, BM’in çağrısına dünya devletlerinden verilen ilk kesin cevaptı ; ve de İngiltere’den sonraki en “cömert” cevap !..
  Güney Kore’nin 8 tümeniyle birlikte ABD kuvvetlerine ve BM üye devletlerinden gelecek olan kuvvetlere ; Truman’ın atadığı General Douglas MacArthur komuta edecekti.. 
  İngiltere bir tümen gönderiyordu ama sadece bir bölümü İngiliz askeriydi. Geriye kalanlar ise Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanadalı..
  Bizden başka tugay gönderen yoktu !.. NATO üye ülkeleri bile tabur veya bölük düzeyinde temsil ediliyordu. 
  İktidar yanlısı “Zafer” gazetesi başyazarı Mümtaz Faik Fenik, “Eğer bu yapılmamış olsaydı ne olurdu ?” diye sorup, cevabını şöyle veriyordu : “Memleketimiz maazallah tehlikeye maruz kaldığı zaman, BM’den ve ABD’den hangi yüzle yardım isteyebilirdik ?.. Kore dağlarından aksedecek ‘Allah Allah’ seslerinin biz şimdiden bütün sınırlarımızı koruduğunu hisseder gibi oluyoruz..”

( Altan Öymen, “Değişim Yılları” ) 

Leave a reply:

Your email address will not be published.