330 ) PATRONA HALİL İSYANI …




   Venedik bailosu Francesko Gritti 1726 yılında hükumetine gönderdiği raporlarda, halkın, para azlığı, işsizlik ve pahalılıktan yakındığını, Üçüncü Ahmed’in ve damadı Sadrazam İbrahim’in yönetimlerini onaylamadıklarını belirtmekteydi.. 
   Gerçekten de gerek İstanbul ve gerekse Anadolu, ekonomik açıdan çok kötü bir dönemdeydi. 1690’larda 600-700 bin civarında olan başkent nüfusu, 1720’li yıllarda giderek büyüdü. İş bulmak için Anadolu’dan akın akın insan geliyordu. “İnsan deryası” olmuştu İstanbul.. Sultan, şehrin ekmek üretimi artan nüfusa ayak uydurabilsin diye, Tersane’nin yanına yedi adet yeni buğday deposu yaptırmıştı..
   Bu arada, şehir meslek loncalarına kabul edilmeyen göçmenlerin çoğu, hırçın bir alt sınıf oluşturmaya başlıyordu. Sultan’ın müsrifliği ücretlerde kesintiye ve vergilerde artışa neden olmuştu.. 
   Önceki dönemlerde sarayların yüksek duvarları arkasında, halkın gözlemleyemediği ama hayal ettiği bir yaşam söz konusuyken bu yeni dönemde saray yaşamının sahneleri adeta halka sergileniyor ve doğal olarak tepki alıyordu. Cinsler arasındaki engeller de zayıflamıştı. Dahası, Sadabad kasırları yapılırken işçilerin her türlü rezaletine, azınlık tebaadan kadınlarla düşüp kalkmalarına bile göz yumulmuştu. Halk, sadrazamın, Zülali Hasan Efendi’nin fingirdek hanımıyla aşkını ; Kağıthane sefalarında, hoşuna giden kadınların yaşmağı arasından göğüslerine “Zer-i mahbub” ( Sultan İkinci Mustafa döneminde çıkarılan 25 kuruş değerinde bir altın) altınları bırakışını konuşuyordu. Hatta bu kadınlardan birisi de İstanbul kadısının eşiydi !..
   Bir yandan ekonomide devam eden bozukluk, bir yandan Rusya ve İran ile yapılan savaşlardaki başarısızlıklar, diğer yandan devletin başındakilerin alenen sergilediği sefih yaşam..

    

   İbrahim Paşa, on iki yıllık sadareti boyunca, kulaklarını halkın dertlerine ve şikayetlerine değil ; caize peşinde koşan şairlerin “bahariye, şitaiye, ramazaniye, hamamiye” gibi türlü adlar altındaki methiyelerine, gazel ve şarkılarına verdi hep.. Kömür tozunu gözüne sürme yapan İstanbul halkı, Lale Devri yadigarı, muhteşem Üçüncü Ahmed Çeşmesi’ni elbette göremezdi.. Sabunsuz ve mumsuz halk elbette ki İbrahim Müteferrika’nın matbaasında basılan “Vankulu Lugatı” ile “Naima Tarihi”ni okuyacak değildi ve elbette ki bu halk Sadabad, Asafabad, Şerefabad, Mihrabad gibi güzellikleri ancak uzaktan ve kinle seyredecekti…
   Saltanatının son iki yılı, giderek ağırlaşan ekonomik ve siyasal bunalımlarla geçen Üçüncü Ahmed, İstanbul’daki ahlaksal bozulmayı önlemek için İran’dan oğlan ve kız köle getirilip satılmasını yasakladı. Ama halk bu tür önlemlerden çok, Sadrazam İbrahim Paşa’nın kendi yakınlarını en önemli görevlere getirmesi ve bunların, sefahat denecek düzeyde lüks ve eğlenceye düşkün olmalarıyla ilgileniyordu..
   7 Ağustos 1728 günü İstanbul’a öyle bir yağmur yağdı ki, böyle bir yağmuru ne gören, ne de babalarından ve atalarından duyan vardı. Güneşli ve yakıcı bir perşembe gününün ertesi, “hem de mübarek cuma günü”, mesirelere gitmek üzere hazırlanan İstanbullular kapıdan dışarıya burunlarını bile uzatamadılar. Sanki gökyüzünün dibi delinmişti ! Boğaziçi’ndeki hasar büyük oldu. Yobazlara göre, İbrahim Paşa’nın zevk-ü sefası için bu, ilk uyarıydı !..
   13 Şubat 1730 gecesi Diyarbakır’da, doğudan bir kızıllık görünmüş, giderek büyümüş, gece vakti gökyüzü, gündüze dönmüştü.. Maddi hasar ve insan kaybı olmamıştı ama halk dehşete kapılmıştı.. Bu da ikinci uyarı olarak kabul edildi..
   15 temmuz 1730 günü ise, üçüncü semavi işaret alındı !.. Otuz dört dakika boyunca güneş tutuldu ve bütün İstanbul karanlık içinde kaldı.. Saray müneccimleri bu olayın daha önceden bilindiğini ve normal bir doğa olayı söyleyip dursalar da, İspiri-zade, Zülali-zade gibi yobazlar halka yönelik yayına başladılar : 
“Felaket yaklaşmıştı. Belki de bu felaket, gerçek iman sahipleri için saadet olacaktı. Artık bu Kafiristan’ı taklit edip memlekete yeni adetler sokan bu sefih vezirle, onu himaye eden ve güya halife de olan kayınpederi padişahın sonu gelmişti. 
Ey Cemaat-i Müslimin ! Bir lale soğanı için avuç dolusu altın veren, şairlerin ve bestekarların ağızlarını inci ve mücevherle dolduran, dinden sapıtmış devlet erkanını bekleyen akıbet yamandı yaman !..” 
   Her şey birbirine eklendi, kartopu bir çığa dönüştü ve Türk batılılaşmasının başlangıcı olarak görülen “Lale Devri” kanlı bir biçimde kapandı..

  Ayaklanmayı, saray mensuplarının yeni yeni icatları ile çileden çıkan Şeyhülislam ve ulema takımının bazı üyeleri teşvik etti. İran ile başlaması an meselesi olan savaş, Ayasofya’da verilen vaazlarla eleştirildi : “Yüzünü Mekke’ye çevirenler arasında savaş gayri adildir..”
   Ayaklanma 28 eylül 1730 günü başladı.. Elebaşı Horpeşteli Arnavut Halil ; leventlik, Rumeli’de yeniçerilik yapmış, “Patrona” lakabını da çalıştığı gemiden almıştı. ( “Patrona” aynı zamanda koramiral anlamına da gelmektedir ) İstanbul’da Sultanbayezid Hamamı’nda tellallık yapıyor, ayakdaşlarıyla da meyhanelerde kafa çekiyordur.. Araştırmacı Faik Reşid Unat’a göre ; 17. Bölüklü ortasına mensup bir yeniçeri idi.. Bozulan yeniçeri ocağı ; yeniçerilerin dışarıda çalışmasına çoktandır engel olamamaktadır !.. Tarihçi Cabi Said Efendi, Patrona Halil gibi olanlarla şöyle alay eder : “Ordu sefere çıksa, ‘Kalyoncuyuz’ derler ; donanma sefere çıksa ‘yeniçeriyiz’ derler”

  Tellaklığa gelince ; ihtilale kadar İstanbul hamamlarındaki tellak ve natırların çoğu Arnavut’tu. 1734’de Sultan Birinci Mahmud, bastırdığı isyanın ardından, İstanbul kadısına hitaben bir ferman yazdı ve Arnavutların İstanbul hamamlarında çalışmasını yasakladı… Kısacası, ayaklanmaya elebaşılık eden Patrona Halil, soydaşlarının ekmek kapılarından birini kapatmış oldu !..
   Halil, 1730 yılı ağustosunda kadrosunu oluşturdu. İlk isyan toplantısını da 25 eylülde, Mevlid Alayı sırasında yaptı. Muslu Beşe ve Emir Ali’yi de yardımcı olarak seçti..
   Zorbalar tatil olan 28 eylül perşembe günü, üç koldan bayrak açıp, Şeriat için herkesi bayrak altına çağırdılar. Bir anda büyüyen kalabalık, Etmeydanı’na yürüdü. 
   Bu sırada Kaymakam bahçesinde lale dikmekle meşguldü !.. Sultan ve ordu, İran seferi için Üsküdar’a geçmiş durumdaydı. Yeniçeri ağası korkup saklandı.. Kaymakam hemen Üsküdar’a geçti ve olanları Padişah’a anlattı. Devlet erkanı ve ulema Üsküdar’a çağrıldı. Topkapı Sarayı’ndan da Sancak-ı Şerif getirtildi.. Gece olunca, Padişah ve devlet erkanı Topkapı’ya geçip önlemler aldılar. Bu sırada kazan kaldıran yeniçeriler ve acemioğlanları da ayaklanmaya katılmış bulunuyorlardı..
   29 eylül günü İstanbul’un denetimini ellerine geçiren asiler, yağmalar ve baskınlar sonucu birçok kişiyi öldürdüler. Etmeydanı’na getirttikleri müderrislerden istedikleri fetvaları aldılar. Tomruk ve zindanlardaki mahkumları salıverdiler. Bunlar da “Şeriat isterüz” diyen gözü dönmüş kalabalığa katıldılar. Çingeneler, göçebeler de dalga dalga ayaklanmacılara ayak uydurdu.
   Ortaya bir “Deli İbrahim” çıktı. Sırtında cüppe, başında ilmiye sarığı ; gençliğinde her türlü kötülüğü yapmış, softa eşkıyası takımındandı.. Orta Cami önündeki topluluğun nabzına uygun, Şeriatçı sözler etti : “Bugün cumadır.. Ama böyle büyük bir davası olan günde ezanlar okunmaz ve namazlar dahi kılınmaz !..” 
   Halkı dehşet havası altında sindirmek lazımdı. Bütün mahallelere ulaklar çıkarıldı, camiler ve mescitler kapatıldı, ezan ve namaz yasak edildi !.. Türk ve Müslüman İstanbul’un tarihinde tek gün, 29 eylül 1730 cuma günü, ezan okunmamış ve binlerce cami ve mescitte namaz kılınmamıştır..    
   Patrona Halil ; Müderris İbrahim’i kadı, eski yoldaşlarından Nişli Kel Mehmed’i yeniçeri ağası, Urlu Murteza’yı sekbanbaşı atadı !.. Saraydan gelen aracıya otuz yedi kişilik bir liste verdi, hepsinin de kellelerini istiyordu..
   Üçüncü Ahmed’in çıkarttığı Sancak-ı Şerif altına pek az kişi girdi ; girenler de isyancılar tarafından dağıtıldı..
   30 eylülde sarayda yapılan toplantıda, Zülali Hasan Efendi, Padişah’a, önce İbrahim Paşa’yı idam ettirmesini önerdi. Akşama doğru İbrahim Paşa, damatları Mustafa ve Mehmed paşalar tutuklanıp, ulemanın fetvası üzerine, Kapıarası’nda boğuldular.. 1 ekim sabahı, bir öküz arabasına konulup saraydan çıkartılan cesetleri ayaklanmacılar tarafından akla hayale gelmez hakaretlerle İstanbul sokaklarında sürüklendi… Sultan’ın suçluluk duygusu, veziri azamın hazinesinde 54 sandık altın çıkınca, belki de biraz yatışmıştı !..
   Sözde Padişah adına uzlaşmak için asilerle görüşmeye giden Zülali Hasan Efendi ve İspir-zade, zorbalarla Üçüncü Ahmed’in tahttan indirilmesi konusunda anlaşıp saraya döndüler. Padişah, gece yarısı, yeğeni Şehzade Mahmud’u Hırka-i Saadet Dairesine getirtip tahttan çekildiğini bildirerek hükümdarlığını kutladı ve dairesine çekildi. 57 yaşındaydı.. Sarayın Kafes Kasrında altı yıl daha yaşayacaktı..
   Asiler, 34 yaşındaki yeni padişahtan Kağıthane’deki Sadabad’ın ve Anadolu’daki Nevşehir’in yakılıp yok edilmesini istediler !.. Bunun bir nedeni vardı.. Nevşehir önceleri “Muşkara” adlı basit bir köyken, sadrazamın burada doğması nedeniyle, imar edilip şehir mertebesine çıkartılmıştı.. Sultan Mahmud Nevşehir’i bu vahşetten kurtarabildi ama Sadabad’daki 120’den fazla kasır önce yağma edildi, sonra da temellerine kadar yıkıldı.. İhtilalciler bu yıkıntıları yakmak da istedi ama, Padişah yangın çıkabilir bahanesiyle bunu da engelleyebildi..     

    Divan-ı Hümayun toplantılarına zorla katılan Patrona, birkaç atama rezaletinin altına da imza attı. Örneğin kendisine daha önce borç veren Yanaki adlı bir Rum kasabını Boğdan (Moldovya) prensi yaparak Romanya’ya gönderdi. İstanbul kadısı olan Deli İbrahim’e uygun birisi lazımdı (!) , böylece geçmişi kir içindeki Kel Mehmed’i yeniçeri ağası yaptı..
   Asiler kapıkulu ocaklarının kütük defterlerini sebil gibi açtılar.. Birkaç gün içinde yeniçeri, topçu, cebeci, sipahi yüz binden fazla adamı asker yazıp ulufeye bağladılar !.. 
   Osmanlı’nın zaten bozulmuş olan kapıkulu asker ocakları ve bu arada yeniçeri ocağının düzeni, disiplini bu ihtilalden sonradır ki, bir şehir eşkıyası ini oldu..
   
   

   Sultan Birinci Mahmud, kıdemli yeniçeriler ve İstanbul’u ziyaret etmekte olan Kırım Hanı ile, intikam planı yaptı. Patrona Halil ve 28 adamı, 24 kasımda, yeni şeref unvanları vaadiyle saraya çağrıldı. Divan odasında muhafızlar tarafından öldürüldüler ve cesetleri, iki ay önce veziri azama yapıldığı gibi, saray kapısının önüne atıldı..

KAYNAKÇA :

Necdet Sakaoğlu, “Bu Mülkün Sultanları” ; 
Yılmaz Öztuna, “Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikayeleri” ;
Philip Mansel, “KOnstantiniyye” ;
Reşat Ekrem Koçu, “Yeniçeriler” ;
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Hanedanı Üzerine İncelemeler” 

Leave a reply:

Your email address will not be published.