327 ) EN ÜNLÜ OSMANLI YAHUDİSİ …

    b

   “…Hasodabaşısı kapıyı açıp konuğun geldiğini söyleyince yerinde dikeldi. Gözlerini kapıya dikmiş, Yasef’i beklemeye koyulmuştu. Az sonra konuğu içeri girdi. Yasef’in başında sarı abaniyle sarılmış sarık, sırtında samur yakalı kaftan vardı. Sarı ipekten şalvarı, koyu kırmızı mintanı ve çılgın sarıdan kuşağı ile o, gerçekten çok göz alıcıydı (…) Yasef zarif bir hareketle kapıya işaret edince dışarıda bekleyen bir düzine zenci köle, kırmızı şallara sarılmış halde, omuzlarında vazolar, sedef kakmalı sandıklar, top top kumaşlar taşıyarak içeri girdiler ve yüklerini Selim’in ayakucuna bırakarak geri çekildiler (…) Konu şaraptan açılınca Yasef zencilerin getirdikleri sandıktan etiketi iyice solmuş bir şişe çıkardı ; ‘Şehzademe dünyanın en iyi şarabını getirdim’ dedikten sonra sehpadan aldığı iki bardağı yarısına dek şarapla doldurdu ve bardaklardan birini Selim’e uzattı. Selim bardağı hafifçe sallayıp şarabın cidarlarda bıraktığı ize baktı, sonra burnunu bardağa sokup kokusunu kontrol etti. Bir yudum şarabı diliyle damağının arasında ezerken gamzeleri ortaya çıkmıştı ; ‘Mükemmel ! Mükemmel de ne demek, olağanüstü !’ deyince Yasef gururla dikildi : ‘Dünyanın en iyi şarabı Kıbrıs’ta yapılır. Ama haramiler şaraplarını herkesten kıskanıyorlar ! Keşke şehzadem padişah olunca Kıbrıs’ı fethetse de bu şaraplara kolayca sahip olsak !..’
  Selim kocaman bir kahkaha attı : ‘Şarabı için adayı fethetmeye ne gerek var ? Oraya iki gemi gönderip üç top savursak, adamlar adalarındaki tüm şarapları gemilerimize yüklerler !..’ “

   Cahit Ülkü, “Suların Getirdiği Padişah” adlı kitabında 1557 yılı sonlarında, Yasef Nassi ile Kanuni Süleyman’ın oğlu Şehzade Selim’in tanışmalarını böyle anlatır…

    

   Yasef Nasi/Joseph Nassi ya da Portekiz’deki adı ile Joao Miquez.. İstanbul Yahudileri arasında en ünlüleri Nasi ailesiydi..
  Aile 1492 yılında Katolikliği benimsemeye zorlandığı Kastilya’dan Portekiz’e doğru yola çıkar. 1536 yılında Avrupa’nın mali başkenti Antwerp’e, 1544’de Venedik’e ve 1550’de Ferrara’ya gelirler..Bütün bu şehirlerde karşılarına çıkan hep baskı ve zulüm olmuştur. Örnek vermek gerekirse, 1515’de Venedik’de Yahudiler için bir getto oluşturulmuştu. 
  Osmanlı pazarı ile Batı Avrupa arasında kurulmuş olan ve Buda’nın 1541’deki fethinden sonra daha da sıkılaşan bağlar ; 16.yüzyıl işadamıyla aynı dönemin maceraperest zihniyetini bünyesinde barındıran Joseph Nassi’yi İstanbul’a çekti…
  Kanuni Süleyman’ın, gözde doktor ve diş hekimlerinden Moses Hamon’un teşvikiyle, Venedik Dukası’na gönderdiği mektupların da etkisiyle ; aile reisi Dona Gracia Nasi ya da Avrupa’da bilinen adıyla Beatrice de Luna-Mendez, İstanbul’a doğru yola çıktı. Birkaç ay sonra “La Senora” diye bilinen bu kadın, 1553’de İstanbul’a ulaştı ve arkasında kırk atlı şövalye ve dört araba dolusu hizmetkarla şehre muzafferane bir giriş yaptı !.. Serveti, muazzam iş ilişkileri ağı ve güzelliğiyle ün yapmış bu kadın, Joseph’i aynı zamanda hem yeğen hem de damat olarak İstanbul’a getirtmişti..
  Joseph Nassi Türkiye’ye sığınırken Venedik’te silinmez bir iz bırakmıştı. Dona Garcia ile birlik olup, kadının kız kardeşinin henüz reşit olmamış ve drahoması 100.000 eku olan kızı Brillanda’yı kaçırmıştı. Bu olay ortaya çıkınca Nasi, kanatlı aslanın (Venedik arması) pençesi altındaki bölgelerde istenmeyen kişi olmuştu..
  Bu arada Dona Gracia kişisel servetini ve Müslümanlardan aldığı mevduatları kullanarak iltizam işine girmişti. Şehre kereste ve şarap tedarik etme imtiyazlarını ele geçirmiş ; ayrıca, Avrupa dokuması kumaş, biber, arpa ve ham yün takas ettiği bir ithalat-ihracat işine de girişmişti..

  

  Fransızların Jehan Micquez ve hasımlarının “Koca Yahudi” olarak adlandırdığı Joseph Nassi ; 1526’da Lizbon’da doğmuştu. Geleceğin Kutsal Roma İmparatoru İkinci Maximillian’ın da öğrencisi olduğu, Antwerp’teki Louvain Üniversitesinde eğitim gördü. 
  Onun 1554 yılında İstanbul’a girişini şehrin Alman sakinlerinden biri şöyle anlatıyordu : 
“Yanında yirminin üzerinde iyi giyimli İspanyol hizmetkar yürüyordu. Sanki bir Prens gibiydi.. Üzerinde kenarları samur kürkü işli ipek elbiseler vardı. Adet olduğu üzere, hemen önünde, başına bir şey gelmesin diye, ellerinde değnekleriyle yeniçeriler yürüyorlardı.Tıraşlı siyah sakalıyla iri yarı bir adamdı.”
  İstanbul’a gelişinin üzerinden çok geçmeden, İspanyol bir hekimin ifadesiyle, “şeytanın ta kendisi” oldu, yani Museviliğe geri döndü…
  Nasi, Orta Doğu ile İngiltere arasında işleyen Yahudi ticaret sistemine dayalı işleri için, Sultan Süleyman’ın şahsında cömert bir koruyucu bulmuştu. Nasi’nin etkisi o kadar güçlüydü ki, Sultan Süleyman, Papa’ya tehdit mektupları bile yazmış, İtalya’daki Yahudiler için hoşgörülü bir tutum talep etmişti.. Ayrıca, dostu olan Fransa Kralı’na da, “Büyük Yahudi”ye olan 150.000 talerlik borcunu ödemesini istemişti..
  Nasi, zengin kuzeni Brillanda/Reyna ile evlendiğinde, düğününe 3.000 kişi katıldı. Ortaköy sırtlarındaki Boğaz’a hakim Belvedere Köşkü’nde İspanyol asilleri gibi yaşarlardı. Köşkün yanında bir matbaa, bir yüksek okul, bir sinagog ve bir cirit sahası vardı. 
  Şehzade Bayezid’in katlinden sonra Sultan Süleyman, oğlu Selim’e 130.000 altın değerinde ziynet eşyası yollamıştı. Bu armağanı Kütahya’ya götüren Nasi’ nin zayıf karakterli Selim’i ele geçirmesi güç olmadı. Kısa sürede kendisine hem nakit, hem de şarap tedarik ettiği şehzadenin dostu, kuyumcusu ve bankeri oldu. 
  Selim’i devamlı olarak borçlandıran Nasi’nin aklında belli bir planı vardı : Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından fethini sağlamak ve sonra buranın krallığını elde ederek Avrupa’da zulüm gören bütün Yahudileri bu adaya toplamak .. 
  Selim tahta çıktığı zaman Joseph Nassi’ye “Naksos ve On İki Siklatlar Dükü” unvanını bahşetti. Yeni vasalı ona 14.000 altın sikke vergi ödemekle yükümlüydü. Şarap üretiminin 15.000 kreutzer değerindeki onda biri için ise Padişah’a sadece 2.000 altın sikke ödeyecekti. Defterdar bu karara karşı koysa da durum değişmedi.. Yeni padişah ona, kararın, babasının son arzularına uygun olduğu yanıtını verdi.. 
  Nasi’nin İstanbul’da kazandığı bu başarı, bir Yahudi’nin Katolik soylulara emir verebilmesini mümkün kılıyordu. Ege’de hala büyük ölçüde mülk sahibi olan Katolik soylular vardı.. Katolik Avrupa cemiyetinden dışlanmış birisi için, şu şekilde emirler yayınlamak herhalde keyifli oluyordu :

“Joseph, Adalar Denizi Dükü, Andros Lordu v.s.

…İstanbul, Pera’da bulunan Belvedere Dukalık Sarayı’nda, 1577 Temmuz’unun on birinci günü emredilmiştir…

Dükün vekaletiyle
Joseph Cohen, Sır Katibi ve Amanensis (verilen buyruğu yazıya dökme görevlisi) ” 

   Nasi’nin işleri büyümeye devam etti. Lehistan’a Kıbrıs şarabı ihraç etmeye başlamış, balmumu ticaretini tekeline almıştı. Alacakları için Fransa Kralı’na mektuplar gönderiliyor, II.Maximillien kendisine üç adet altın matara gönderiyor, borç verdiği Lehistan Kralı ise ona, “Mümtaz Beyefendi ve Sevgili Dostum” diyordu !..
   Batı Avrupa’daki bağlantıları, İspanya ve Fransa’dan öcünü almasında kendisine yardımcı olan uluslararası bir istihbarat ağına sahip olmasını sağlamıştı. Boğaz’daki köşkünden, Felemenklileri İspanya Kralı II.Philip’e karşı ayaklanmaya teşvik eden, muhtemelen oydu.. 1569 yılında isyancıların lideri Orange Prensi’nin bir elçisi onu görmek için gelmişti. Tarihçi Famianus Strada, “Flamanlara sorulacak olursa, Miches’in (Nassi) mektuplarının ve teşviklerinin onların üzerlerindeki etkisi yabana atılacak gibi değildir..” diye yazıyordu..
  Nasi, saraydaki hizip çatışmalarında da etkindi. Venedikli Yahudilere karşı tutumu nedeniyle Venedik’e düşmandı. Venedik ile barıştan yana olan Sokollu Mehmed Paşa, Nasi’yi ortadan kaldırmayı planlıyordu. Bu iş için Nassi’nin hekimi Salomon Aşkenazi’yi kullandıysa da, hükümdarla olan iyi ilişkileri nedeniyle, kurulan tuzaklardan hep kurtuldu..
  13 Eylül 1569 gecesi, İstanbul’dan sonra Avrupa’nın en büyük tersanesi olan Venedik Tersanesinin barut deposunda korkunç bir patlama oldu. Çıkan yangın sonucu hem tersanenin büyük bir bölümü, hem de limandaki bazı gemiler yandı. Barut deposu, Türk casuslar tarafından ateşlenmişti ve projeyi bizzat Damad Piyale Paşa düzenlemişti. 
  Bazı tarihçiler bu olayda Nasi’nin parmağı olduğunu iddia eder…
  Bu olayın tetiklediği savaş 1570’de başladı. Papalık, İspanya ve Venedik’e karşı Osmanlı…
  1571’deki İnebahtı deniz savaşında büyük yara alan Osmanlı donanmasının yeniden oluşturulmasında, Nassi de 20 kadırganın yaptırılmasını üstlenerek ortak oldu..
  1573’de barışın sağlanmasından sonra, 1574 yılında İkinci Selim vefat etti. Artık Nassi’nin nüfuzu gerilemeye başlamıştı. Ama yine de son gülen o oldu..
Hasımlarından Kantakuzenos asıldı.. Sokollu ise bir derviş tarafından bıçaklanarak öldürüldü.. Nassi ise köşkünde eceliyle, huzur içinde öldü.. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.