326 ) İZMİR VALİSİ MİDHAT PAŞA..

  Midhat Paşa hakkında yazılan o kadar çok ve o kadar değişik şey var ki ; insanın kafası karışıyor.. Bir de bunu paylaşayım istedim, adil olmak adına.. Midhat Paşa’nın oğlu, Ali Haydar Midhat Bey‘in “Midhat Paşa’nın Hayat-ı Siyasiyesi, Hidematı, Menfa Hayatı” ( Midhat Paşa’nın siyasi yaşamı, hizmetleri ve sürgün hayatı ) adlı iki ciltlik kitabından derlenmiştir..  

   

   Abdülhamid döneminde, Lübnan’da Dürzi isyanı patladığı zaman ; Midhat Paşa Suriye Valiliği yapmaktadır. Bu isyan, paşanın yeteneği, aldığı önlemlerin sonucunda, hızla bastırılmıştır. 
  Bu başarı üzerine orada bir kışla yapılması, Lece içerisinden bir şose yol açılması, vergilerin düzenlenmesi gibi önlemlere girişilmesinin sırası gelmiş ; fakat Midhat Paşa’nın bu konular hakkında çektiği telgraflara İstanbul’dan hiçbir yanıt gelmemişti.. Paşa aleyhindeki maddi ve manevi saldırılar ise arkası kesilmeksizin sürüyordu. Midhat Efendi, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde, Paşa’nın Dürzilerin üzerine asker göndererek devletin başına gereksiz bir sorun açtığı gerekçesiyle onu kıyasıya eleştiriyordu.. 
  Bu eleştirilere fazla dayanamayan Midhat Paşa telgrafla istifasını istemişti. Bu telgrafına karşılık Mabeyin-i Hümayun’dan gelen cevap telgrafında ; Padişah’ın lütfu ve merhameti sonucunda, Paşa övülmekte, İzmir Valisi Hamdi Paşa ile görev yerlerinin değiştirildiği bildiriliyordu. Bu emir üzerine Midhat Paşa Şam’dan Beyrut’a geçerek orada Hamdi Paşa ile buluşmuş ve onu İzmir’den getiren aynı özel vapur ile 1880 yılı ramazan ayının ortalarında İzmir’e gelmiştir.. 
  Artık kendisine yöneltilen eleştirilerden de kurtulurum diye kendini avutan Paşa, bir süre burada görev yaptıktan sonra tekrar istifasını verme niyetinde olduğundan, önceleri İzmir’de fazla bir şeye karışmamak istemiştir. Fakat sonunda yine dayanamayıp kolları sıvamıştır..
  Önce, İzmir’i de içine alan Aydın Vilayeti’nin her tarafını kaplamış olan haydutları temizlemek amacıyla, Suriye’de uyguladığı gibi, zaptiye askeri yerine polis ve jandarma askeri oluşturmuş, bu kuvvet ile kısa süre içinde gerek İzmir, gerekse tüm vilayette kesin güvenliği sağlamıştır.
  Daha önceki Vali Hamdi Paşa zamanında başlatılan bazı işlerin ; ilkokulların ıslahı, bazı bayındırlık işleri gibi, tamamlanması gerçekleştirilmiştir. İzmir kentinin ortasında 20 zira ( 54 ile 91 cm arasında değişen bir ölçü birimi ) genişliğinde bir cadde açılmış, bir tarafına tramvay hattı konulması için 60 bin lira sermayeli bir şirket kurularak çalışma ruhsatı alınmıştır. İzmir’den Urla’ya kadar bir şose yol inşasına girişilmiş ve Karataş’tan sonra iki saatlik bir yol açılmıştır.. 

  Bu arada İstanbul’da aleyhindeki eleştiriler devam etmektedir.. İzmir’de yapılacak olan cadde ve tramvay şirketine dair verilen ferman geri alınmıştır. Midhat Paşa’nın davranışlarını ve Manisa’da bulunan Rüştü Paşa ile mektuplaşıp mektuplaşmadığını gözlemek için, çevresi gizli memurlarla dolu durumdadır.. Bu da yetmemiş ; Yunan gazetelerinde Osmanlı Devleti aleyhinde çıkan yazıları yazdırmakla suçlanmıştır !.. Ahmet Midhat Efendi (yukarıda) tarafından.. Son olarak da onun delirdiğine ilişkin haberlerin yayınlanması üzerine, Midhat Paşa, Tercüman-ı Hakikat gazetesi sahibi ve aynı zamanda Sadrazam olan Said Paşa’ya bir mektup yazarak bu haberlerin düzeltilmesini istediyse de, bu mektubuna herhangi bir yanıt almamıştır.. 

    

  Bu arada, Abdülaziz’in öldürülmesi olayında parmağı olduğu hakkındaki iftiralar devam etmektedir. Bu konudaki bazı söylentilere göre ; pehlivan Mustafa, sorgulama sırasında yapılan sıcak yumurta işkencesine daha fazla dayanamayarak, kendisine öğretildiği şekilde suçunu kabul etmiştir. Bu işte asıl amaç ; Sultan Murad’la birlikte Rüştü, Midhat ve Mahmud Paşaların da töhmet altında bırakılarak cezalandırılmaları idi. Bu konudaki komplonun düzenlenmesi Cevdet paşa ile Sururi Efendi’ye yaptırılmıştır. Bu organizasyona Mahmud Nedim Paşa ve Şeyhülislam Üryanizade Efendi de katılmıştır..
  Tam bu sıralar, Sakız adasında meydana gelen depremden zarar gören ada halkının gereksinimleriyle ilgili yaptığı gayretli çalışmalar Padişah katında beğenilmiş ve bu nedenle ödüllendirilerek Padişah’ın başkanı olduğu bir komisyona üye olarak atanmıştır..
  Bunlara rağmen, birkaç gün sonra, Midhat Paşa’nın sadık dostlarından ve Saray’ın davranışları hakkında bilgi sahibi olanlardan birinin özel olarak İzmir’e gönderdiği adamı, onu ve Rüştü Paşa’yı bir iftira yumağı içine çektikleri konusunda uyararak Avrupa’ya kaçmasını öğütlemiş, hatta bu iş için özel bir vapur bile ayarlayabileceğini söylemiştir. 
  Kendilerini suçlu olarak görmemenin rahatlığıyla Midhat Paşa ve Rüştü Paşa, bu söylentilere kulaklarını tıkayarak görevlerine devam etmişlerdir. 
  Bu sıralarda, Mabeyin-i Hümayun yaverlerinden Binbaşı Hüseyin Bey adında bir subay nisan başlarında İzmir’e gelerek bir otelde kalmaya başlamış, bir yandan da gece gündüz Mabeyin-i Hümayun ile karşılıklı telgraf çekmeye  başlamıştır.. 
  Bu olaya ek olarak, 2 mayıs cuma günü İstanbul’dan İzmir’e gelen posta vapuru ilginç bir yolcuyu da getirmiştir : Eski Şehremini (Belediye Başkanı) Hüseyin Bey’in oğlu Ali Bey.. Zevk ve eğlenceye düşkünlüğüyle ünlü Ali Bey, ayağının tozuyla ve de sarhoş durumda gittiği bir kahvehanede, kaymakam rütbesiyle geldiğini, aceleyle yola çıktığı için askeri elbisesinin sonradan geleceğini söylemiştir. Rastlantıyla orada bulunan İl Genel Meclisi üyelerinden birisi bunları duyup Midhat Paşa’ya haber verir..
  Ali Bey, bir süre önce Midhat Paşa’nın kız kardeşinin kızı ile evlenerek akrabası olmuş fakat sefih yaşantısı ve ahlaksızlıkları nedeniyle bir süre sonra karısı ile ayrılmıştır. Bu ayrılıktan sonra hakkında açılan bazı davalar nedeniyle         Midhat Paşa’nın düşmanı olmuştur. Babasından miras kalan malları satmak için İzmir’de bulunduğu sırada, İstanbul’da Midhat Paşa hakkında hazırlanan plandan haberi olmuş, hemen İstanbul’a giderek, bir memuriyet rütbesi kopardıktan sonra şimdi tekrar döndüğü İzmir’de, önceden dostu olan kayıkçı, tulumbacı takımından serserileri yanına alarak onlara silah ve para dağıtmıştır. 
  Bu durumdan haberdar olan Midhat paşa ise, adamların tutuklanması için bir takım önlemler almaya başlamıştır. 

  Midhat Paşa 4 mayıs pazartesi gününün akşamı saat sabaha karşı 3 sularında hareme çekilip uyumuş fakat gizli polis memurlarından birisi gelerek, hükumet konağının askerle basılması konusunda Mabeyin-i Hümayun’dan telgraf emri geldiğini, Yaver Hüsnü Bey’in bu emri alarak kışlaya gittiğini söylemiştir. Daha sonra gelen bir başka polis, kışlada bulunan iki tabur redif askerinin silahlanarak hükumet konağını sarmak üzere olduğunu haber vermiştir.. 
  Hemen kalkan Paşa, polislerin söylediklerinin doğruluğunu gözleriyle görmüş ve dehşete kapılmıştır. Tam bu sırada silahlar patlamış, o da Ali Bey’in serseri tayfasından şüphelenerek, adamı Yusuf Ağa ile evinden çıkarak Tilkilik Caddesine kadar yaya olarak gitmiştir. Sonra, oradan bindikleri bir arabayla Frenk Mahallesine gitmiş, silah seslerinin yeniden duyulması üzerine Fransa Konsolosluğu binasına girmiştir..
  Fransa Konsolosu’nun iyi karşıladığı, sonradan gelen diğer on dört yabancı konsolosun da her şeyi öğrendiği 5 mayıs salı günü ; Adliye Nazırı Cevdet Paşa tarafından Midhat Paşa’ya çekilen telgrafta şunlar yazılıdır :
“Padişah tarafından bir vilayetin valiliğine atandığınız halde, düşünmeksizin hükumeti terk ederek Fransa Konsolosluğuna sığınmanız şaşkınlık ve üzüntü ile karşılanmıştır. Merhum Sultan Abdülaziz’in katli konusunda gereken soruşturmanın yapılması ve muhakemesi sırasında sizin de mahkemeniz gerekip, Hazret-i Şahane’nin adaleti sayesinde kimse hakkında sebepsiz olarak ceza verilmesi olasılığı bulunmadığından, Adliye örgütünün ve çalışmalarının doğruluk ve haklılığı Avrupa devletleri tarafından da kabul edildiğinden, hemen adalet memurlarına teslim olmanız gerekmektedir..”
  Gecenin bir yarısı, konağı iki bin askerle sararak, bu nasıl bir adalet yasasıydı ki böyle ?!..
  Midhat Paşa da cevap olarak şu telgrafı çeker :
“Sultan Abdülaziz’in katli konusu şimdi işittiğim bir söz olup ; madem ki böyle bir dava var ve bununla ilgiliymişim, bunca asker sevk ederek bir zorlama ve şiddet gösterilmesine ne gerek vardı ?.. Bu konu ile ilgili bana bir soru soruldu da cevap mı vermedim ? Mahkemeye çağırdınız da gelmemezlik mi ettim ?.. Yargılanmak benim de istediğim bir şey olup ancak bu son olaylar üzerine güvenim kalmadığından, hayat ve onuruma zarar gelmemesi ve yapılacak yargılamanın açık olması koşulu sağlanırsa, yargılanmaya hazırım..”
  Bunun üzerine Cevdet Paşa ve bir sorgulama heyeti, özel bir gemiyle yola çıkarak, 8 mayıs günü İzmir’e gelirler. Bu arada Fransa Dışişleri Bakanlığı da Fransa’nın İzmir Konsolosuna bir telgraf çekerek konuyu anlatmış ve artık olaya karışmamasını bildirmiştir..
  Midhat Paşa gemiye getirildikten sonra sıra Rüştü Paşa’ya gelmiştir. Fakat Rüştü Paşa altı aydır hasta olup Manisa’da yatalak durumda bulunmaktadır. Bu durumdayken bile, onun da evi aynı şekilde askerlerle sarılmış, doktorunun karşı çıkması üzerine İzmir’deki gemiden gönderilen doktor da aynı şekilde rapor verdiği halde, zorla İzmir’e getirilmiş ama oradan daha ileriye götürülemeyeceği anlaşıldığından zorunlu olarak İzmir’de bırakılmıştır..Zaten bu olayların etkisiyle, kısa bir süre 80 yaşında vefat eden Rüştü Paşa ; 60 yıl devlete hizmet etmiş, 6 kez serasker olmuş, sicilinde bir tek leke olmayan bir askerdir..
  İzmir’den saat 3 sularında ayrılan gemi ertesi sabah erkenden Çanakkale Boğazı’na varmış, bu hızla devam edecek olurlarsa akşama İstanbul’a varacaklarını telgrafla haber verdiklerinde, İstanbul’a gece yarısından sonra gelmeleri emredildiğinden, zorunlu olarak akşama kadar Çanakkale Boğazında beklenerek, İstanbul’a sabaha karşı 5 sularında varılmıştır…
  Sonrası malum…

      


Leave a reply:

Your email address will not be published.