32 ) CASUS : HAİN Mİ, KAHRAMAN MI ?

 
  Çok güzel iri yeşil gözleri olan kadın, tedirgin bir tavırla çevresini kontrol ettikten sonra büyük kiliseye girdi ve biraz sonra da bir günah çıkartma hücresinin içinde günahlarını veya günah kabul ettiklerini anlatmaya başladı.. Yandaki bölümde ise ne yazık ki papaz efendi değil, yerine geçen bir Gestapo ajanı bulunuyor ve elindeki küçük deftere not alıp duruyordu !.. Biraz sonra kadın iç huzuruyla dışarı çıktığı zaman, uzun siyah deri pardesülü, Alman gizli polisinin kucağına düşüyordu… Önce polis merkezinde sorgulama, işkence ; sonra büyük, soğuk bir binanın avlusunda bir idam mangasının karşısında, bir duvara sırtını vermiş durumda görüyoruz güzel yeşil gözlü genç kadını. Arkasındaki duvar, önceki infazlardan kalan kurşun delikleriyle dolu..
   Siyah bir bantla gözlerini bağlamak istiyorlar ; ölümü artık kabullenmiş ve gururlu bir halde, kabul etmiyor…
O güzelim yeşil gözlerini gökyüzüne çeviriyor. Gökyüzünde ağır ağır ve düzenli bir şekilde uçmakta olan bir kuş sürüsü, aniden duyulan tüfek seslerini kendilerine bir tehdit olarak algılayıp, şöyle bir dağılır gibi oluyor, sonra yine eski düzen yukarıda kuruluyor ama aşağıda durum artık eskisi gibi değil. Çünkü o güzel yeşil gözler şimdi, yere yığılmış cansız bir bedene ait ve hareketsiz …
  Biz sinema seyircileri biliyoruz ki, o güzel güzel gözleri bundan sonra ancak başka bir filmde görebileceğiz !..
  Ne filmin adını anımsıyorum ; ne oyuncularını, ne yönetmenini .. Bahsettiğim kadın oyuncu da çok ünlü değildi.Tek hatırladığım, adeta kafama kazınan, yukarıda anlattığım bölümdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Hollanda’da geçen bir filmdi. Direniş örgütünde bir sevgilisi olan kadın, onun için bilgi çalıyordu.
  Hırsızlıkların en tehlikelisi !..Casusluk .. 10-11 yaşlarımdayken, işte bu film sayesinde tanıştım onunla !..

  Sonra, hemen hemen aynı yaşlardayken, siyah-beyaz yerli bir filmde aynı konu ile yine karşı karşıya geldim ama bu defa filmin kahramanı rahmetli Ayhan Işık idi ve “İngiliz Kemal” adıyla filmde neler yapıyordu neler !.. Başka bir bölümde, Gerçek hayatı da adeta bir romanı andıran bu adamın öyküsünü anlatacağım.
  Film, 1. Dünya Savaşı ertesinde, işgal altındaki İstanbul’da geçiyordu. Kahramanımız muhteşem İngilizce’si sayesinde komutanlıklara, yakışıklılığı sayesinde de genç kızların, kadınların kalbine rahatlıkla girip bilgi topluyordu.. Yani o da bir casustu !… Ahmet Esat Tomruk ; “Teşkilat-ı Mahsusa” nın ajanı olarak  ve daha sonra Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nda da çok yararları dokunmuş birisiydi…

  Başka bir film ; “Arabistan’lı Lawrence” ..  Bu film hakkında basında yazılanları epey takip ettiğimi anımsıyorum. Sakıncalı bulunan filmi yanılmıyorsam TV ‘da izledim, epey kesilmiş olarak tabii.. Ama konu ile ilgili en az dört kitap okudum.. Gerçek adı Thomas Edward Lawrence olan, filmde ise Peter O’toole’ un canlandırdığı bu ajan 1914- 1917 yılları arasında Osmanlı’nın elindeki Ortadoğu toprakları üzerinde yaşayan Arap aşiret reislerini İngiltere saflarına çekmek için görevlendirilmiş..
  Onunla ilgili şu anekdot ilgi çekici :
  Irak’ta (o zamanki adıyla Basra Vilayeti’ nde) Kut-el Amara’ da ezici bir Türk gücüyle mücadele etmekte olan İngiliz komutan, Türk ordu komutanına rüşvet teklif etmeyi önermiş, İngiliz hükümeti de askerlerinin özgürlüğüne karşılık bir milyon sterlin ödemeyi onaylamıştı..Bu parayı taşıyacak olan T.E. Lawrence idi..
  Yanında iki subayla birlikte 10 Nisan 1916′ da yola düştüler..
  Kut’daki çarpışmalarda 23.000 İngiliz askeri ölmüştü. Türkler İngiliz askerlerinin Kut’u derhal boşaltıp teslim olmasını istiyorlardı. 29 Nisan 1916’da, Lawrence hala yoldayken, 13.000’den fazla İngiliz ve Hintli piyade eri esir alınıp kentten dışarı çıkarıldı. Bu, Britanya tarihindeki en korkunç yenilgilerden biriydi..
  Teslim kararından haberi olmayan Lawrence, yanında İki İngiliz subay, ellerinde beyaz bayrakla Türk tarafına doğru yürüdüler. Bir asker gözlerini bağlayıp onları Kumandan Halil Paşa’nın yanına götürdü.Yurttaşlarının teslim olduğu haberiyle afallayan üçlü, hiç olmazsa esir değiş tokuşunu görüşmeyi önerdiler ; oysa İngiliz hasta ve yaralılara karşılık Türk savaş esirlerinin salıverilmesi için bir antlaşma yapılmıştı bile !.. Dünyanın dört bir yanındaki gazeteler, bu küçük düşürücü rüşvet girişimini yazdı…

  Bu arada Mata-Hari de unutulmaz doğal olarak.. Uzakdoğu’da doğmuş, egzotik danslarıyla dönemini kasıp kavurmuş, gerçek adı Margeretha Geertruıola Zelle olan Hollandalı bir dansözdü.. Kısa sayılabilecek bir yaşama neler sığdırmıştı neler ? Birinci Dünya Savaşı sırasında hem Alman hem Fransız sevgilileri, çift taraflı ajanlık ve 1917 yılında Fransızlar tarafından kurşuna diziliş…

  Ethel ve Julıus Rosenberg çifti var örneğin. Ruslara ABD’nin füze projelerini sızdırmakla suçlanarak 17 Temmuz 1950’de tutuklanan ve 19 Haziran 1953 yılında Sing Sing hapishanesinde elektrikli sandalyede idam edilen Yahudi çift.. Bu olayla ilgili olan ve çiftin suçsuz olduğunu savunan bir de oyun izlemiştim. Dostlar Tiyatrosu’nda ; Genco Erkal ve Ayla Algan’ın muhteşem oyunculuğuyla, son derece etkilendiğim ve çok güzel bir oyundu : “Rosenbergler Ölmemeli” …

  Bu işin edebiyat yönü de var tabii ki… “Medusa” dizisi ve diğer kitaplarıyla iyi bir yazar olan Robert Ludlum var ilk aklıma gelen. Ama bir yazar var ki, onun kitaplarından birini okumayan “casus romanı okudum”
diyemez !..  John Le Carré … Casusluğun gerçek yüzünü ondan öğrenin, casusluğun psikolojisini ondan öğrenin… Çok kitabı var. Not aldıklarımı sayayım : Aranan adam, Köstebek, Bizim Oyun, Bahçıvan, Soğuktan Gelen Casus, Panama Terzisi, Smiley’ in Dönüşü, Sıkı Dostlar, Single ve Oğlu….

  “Casus” kelimesi, Farsça’da, “Gizli bir şeyi görüp anlamak isteği” anlamındaki “Cess” kelimesinden türemiş.
Sözlük anlamı ise ; “Gözetlemek amacıyla düşman içine sızan, yabancı bir devletle ilgili sırları öğrenmeye çalışan kimse” (Meydan Larousse)…

  Dünyanın en eski mesleklerinden birisi… Diğerini hepimiz biliyoruz herhalde !..
  Casusluk ; kimileri tarafından vatan hainliği, kimileri tarafından vatanseverlik olarak kabul ediliyor… Ama bana kalırsa, yakalandığında sonunun büyük olasılıkla ölüm olacağını bile bile bu işi yapanlara “cesur” sözcüğünden başka bir yafta takılamaz !…

Leave a reply:

Your email address will not be published.