319 ) PAYİTAHTIN ZOR GÜNLERİ !..



   Mütarekenin imzalanmasının ardından İstanbul’a ilk düşman çizmesi 7 Kasım 1918’de ayak bastı.. Öncü kumandanı olarak İstanbul’a gelen Murphy ve Chilton adındaki bu İngiliz subaylarının görevi, Harbiye ve Bahriye Nezaretleri katında irtibat subaylığı yapmaktı. ( “Türk İstiklal Harbi” c.1, s.113 ) Bu kişilerin İstanbul’a gelişinden hemen bir gün sonra da dört Fransız subayı İstanbul’a geldi ve yürüyerek Galata Rıhtımından Fransa elçiliğine gittiler. Bu subayların geçişi sırasında İstanbul’da bulunan azınlıklar büyük gösteri yaptılar ve geçtikleri sokakların etrafını İtilaf Devletleri bayraklarıyla süslediler. ( BOA, DH-KMS, Dosya : 49-1, Belge No. 34 ) 
   10 Kasım’da da Gory ve Vaugh adlarında iki İngiliz generali ile Bunoust adındaki Fransız generali de İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelen işgal devletleri subaylarının sayısının her geçen gün artması ve halk arasında huzursuzluğun gittikçe artması üzerine, daha önce irtibat subayı olarak İstanbul’a gelen ve Harbiye Nezareti’ne yerleşen Chilton adındaki subay hükumete verdiği izahatta, “Mütarekenin 16. maddesi Devlet-i Aliye’nin şanına halel getirmeyecek şekilde yorumlanmayacaktır” dedi. ( Gotthard Jaeschke, “Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi”, s.3 )
   Fakat hemen bir gün sonra İngiliz diplomatı D. G. Hogarth, “Bundan sonraki Osmanlı Devleti, Bursa hükumet merkezi olmak üzere bütün Anadolu’yu içine almalı ancak İzmir ile doğudaki altı vilayet bu sınırın dışında bırakılmalı” diyerek gerçek niyetlerini açıkça belli etti. Hogarth bu açıklamasıyla ayrıca, aylar sonra İstanbul Hükumetinin önüne konulacak olan Sevr taslağının kabataslak bir çerçevesini de sunmuş oldu.
   Hükumete geldiği daha ilk günlerde böylesine bir atmosfer içinde göreve başlayan Tevfik Paşa, Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price’a verdiği demeçte, “Gayemiz, İngiltere ile eski dostluğumuzu canlandırmaktır. Fakat İtilaf Devletlerinin bizi biraz tecrübeli şahısların emrine vermeleri lazımdır” şeklindeki ifadesiyle son gelişmelerden ürkmüş olduğunu da bir bakıma belli etmiş oldu..



   12 Kasım 1918’de bir Fransız Tugayı, İstanbul’a geldi. 13 Kasım’da ise İstanbul şehrinde birbirinden farklı iki dünya yaşandı. İstanbul’un Beyoğlu yakası yerlere kadar sürünen büyük bayraklarla süslenip sevinçten “Zito Venizelos” diye bağıran insanlarla sevinçten çıldırırcasına eğlenirken, İstanbul’un öbür yakası mahzun camileri, üzgün insanlarıyla derin bir sessizliğe bürünmüştü. İşte o gün İstanbul’a, İtilaf Devletleri donanmasına ait 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan ve 4 Yunan savaş gemisinden oluşan tam 55 savaş gemisi geldi ve Padişah’ın ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı önlerinde demirledi. Bir kısım kuvvet de karaya çıkarıldı.
   Bir Türk heyeti, Amiral gemisine giderek gelenlere Osmanlı Hükumeti adına “Hoşgeldiniz !” dedi. İstanbul halkını en çok endişelendiren ve üzen durum ise, gelenler arasında Yunan gemilerinin de bulunması oldu..
   Osmanlı Hükumeti Amiral Calthorpe’a müracaat ederek Mondros Mütarekesi imzası sırasında verdikleri sözü anımsatsa da ; aldıkları yanıt, hükumetinden bu şekilde emir aldığı oldu.. İtilaf Devletleri, İstanbul halkının hışmına uğramamak ve tepkilerini fazla çekmemek için Yunan gemilerinin donanmanın arka taraflarında bulunmasına çalışacaklarını söylemişlerdi. ( Hüsnü Himmetoğlu,”Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul ve Yardımlar”, c.1 , s.57 ) Fakat bu konudaki sözlerinde de durmadılar. Amiral Calthorpe, “Yunan savaş gemilerinin Karadeniz’e geçmesi gerekirse bunların Boğazlardan geceleyin geçmesinin sağlanacağına” dair Rauf Bey’e söz verdiği halde, bu sözün üzerinden daha bir ay geçmeden, bizzat kendisi Yunan Averof destroyerine Dolmabahçe önünde demirleme izni vermekle kalmadı, İstanbul’un Rum ileri gelenleri şerefine destroyerde bir kabul töreni düzenlemekten çekinmedi.
   Aynı gün Hariciye Nezareti’nde “Muhtelit Mütareke Komisyonu” kuruldu. Bu komisyonun kurulmasının en önemli sebebi, mütareke koşullarının pürüzsüz şekilde uygulanmasını sağlamaktı. Kurul ilk toplantısını 22 Kasım 1918’de yaptı. İlk olarak Boğaz kalelerinin İngilizler tarafından işgaline dair protokol imzalandı. Çünkü İtilaf Devletleri kendileri mütareke hükümlerini sürekli çiğnedikleri halde, sık sık Osmanlı Devleti’nin mütareke hükümlerine riayet etmediğini iddia ediyorlardı. ( Salahi R. Sonyel, “Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika”, c.1, s.19 ) İmzalanan Tatbikat Protokolü gereğince, “İstanbul’a yabancı asker girmemesi, İtilaf Devletleri donanmalarının İzmit’de demirlemesi, sadece Başkomutan’a ait silahsız ve küçük bir geminin Haliç’e girmesi ve bu süre içinde asıl donanmanın Haydarpaşa önlerinde bekleyeceği ve akşam üstü de bütün gemilerin İzmit Körfezi’ne doğru yol alacağı, Trakya’daki Fransız kuvvetlerin Karadeniz Boğazı’na gitmek üzere İstanbul’dan geçmeyecekleri ve İngilizlerin de Musul’u işgal etmeyeceklerini” taraflar kabul ettiler.. İtilaf Devletleri donanmasının İzmit’de demirleyeceği kararlaştırıldığı için, İstanbul Hükumeti tarafından dil bilen bir binbaşı veya yüzbaşının İzmit’e tayini gerçekleştirildi.
( BOA, DH-ŞFR, Dosya : 93, Belge : 217 )
   Fakat bütün bu antlaşmalara rağmen, İtilaf Devletleri yine sözlerinde durmadılar. İstanbul’a gelen donanmadan 3.500 kişilik bir kuvvet gerekli olan yerleri tutmak üzere karaya çıkarıldı. Bunlardan bir kısmı piyade, bir kısmı topçu, bir kısmı da süvari birliği idi. Çoğunu İngiliz birlikleri oluşturuyordu. Örneğin, sadece 400 İngiliz askeri “Büyükelçilik Muhafız Kıt’ası” adı altında karaya çıkarılmıştı. Bu askerler gövde gösterisi niteliğinde İstanbul’da bir de yürüyüş yapmışlardı. Müttefik kuvvetlerin işgal kumandanı Sir Henry Maitland Wilson, Beyoğlu’ndaki İngiliz Kız Okulu’nda karargahını kurdu. Karaya çıkan kuvvetlerden iki bini Beyoğlu’ndaki kışlalara, okul ve hastanelere ve bazı özel binalara yerleştirildi. Geriye kalanlar da ayrı ayrı yerlere dağıtıldı.
   Mütareke Metni’ne bir zafer kazanılıyormuş havası içinde imza atan Hüseyin Rauf Bey, hiç de beklemediği bu durumu yıllar sonra değerlendirirken, karşılaştıkları acı gerçeği şöyle açıklar : “Mütarekenin mürekkebi henüz kurumadan Fransız, İtalyan ve İngilizler, İstanbul’da bir sömürge havası oluşturmaktan geri kalmadılar ” der..



   İstanbul’a ayak basan işgal kuvvetlerinden Osmanlı halkına ve resmi görevlilere en kötü muamele yapan Fransızlar oldu. Osmanlıların “kadim dost” olarak yüzyıllarca diğer Avrupa milletlerinden daha ayrıcalıklı tuttuğu ve yakınlık hissi duyduğu Fransız askerlerinin İstanbul’daki vaziyeti korkunçtu. Fransızlar, İstanbul’da, kendilerine sanki yüzyıllardır zulüm yapan bir milletten öç alıyormuşçasına sert davrandılar. Fransız General Franchet d’Esperey, İstanbul’a 23 Kasım 1918’de ilk defa geldiğinde ve Kabataş önlerinde demirleyen bir gemiden rıhtıma ayak bastığında kendisini İtalyan, İngiliz, Fransız ve Türk birliği karşılamıştı. Fakat o sadece “Bonjour” demekle yetinmiş, gayet mağrur bir şekilde sağına soluna aldırmadan yürüyüp gitmişti.
   İstanbul’a ikinci kez 8 Şubat 1919’da yeniden geldiğinde bu defa bambaşka bir şov yaptı. Galata rıhtımından Beyoğlu’na kadar uzun bir zafer alayı düzenletti. Bindiği dizginsiz beyaz at, iki yandan kara tenli insanlar tarafından çekiliyordu. Eski Roma imparatorlarını taklit ederek ve etrafını selamlayarak bir alay halinde ilerliyordu.. Kendisini karşılayan Osmanlı bandosunu, atının ürküttüğü için kırbacını sallamak suretiyle susturup tahkir etti ve Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağını söyleyerek Padişah’ın sarayı terk etmesini istedi. Daha sonra da, hiçbir vakit Türklere dost olmadıkları halde Türk vatandaşlık haklarının tümünden yararlanan Beyoğlu sakinlerini, Napoleon’un bile takınamadığı mağrur pozlarla selamlaya selamlaya töreni Fransa sefaretinde sona erdirdi..
   Bu olayı “Kara Bir Gün” olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif için bu general, “Tutuklayınız ve kurşuna diziniz ! ” talimatı verdi. Fakat bu emri yerine getiremediler. Bu emrin yerine getirilmemesi için Türklerle evli olan Fransız kadınların General’e gelerek ricacı oldukları, onun da “Emri yerine getirmekte acele etmeyiniz” dediği de rivayet edilmektedir.
   Bu şımarık Fransız generali, sırf bir Türk albayı kendisini selamladı diye, Harbiye Nazırı’nın istifasını istedi. Nazır bunun üzerine istifa edecekti ki, Padişah istifa etmemesini, General’e giderek özür dilemesini istedi. Fakat o, bu defa da yanına gelen Nazırı uzun süre ayakta tuttu ve bu konudaki küstahlığını bir kez daha sergiledi.
   General, İstanbul’a geldiğinde Sadrazam’ı ziyaret etmediği gibi, onu bizzat kendi ayağına çağırdı. Yakın mesai arkadaşlarının tavsiyelerini dikkate almayarak bu daveti kabul eden ve 11 Şubat’ta General’in yanına giden güngörmüş, nazik bir ihtiyar olan Sadrazam Tevfik Paşa, General’in “Hükumetiniz şiddetli icraat göstermezse, hakkınızda verilecek hüküm pek vahim olacaktır” şeklinde kaba bir konuşmasına muhatap oldu..
   Bir Fransız generalinin emrinde 400 Fransız askerinin Rus cephesine gitmek üzere İstanbul’a geleceğini, bu sebeple bunların ikametine tahsis edilmek üzere bazı şehzade konaklarının boşaltılmasını isteyen de yine o general oldu !.. O kadar ileri gitti ki, “Gerekirse bir tabur askerle Padişah’ın ikamet ettiği Yıldız Sarayı’na giderek bütün isteklerini yerine getirtebileceğini” iddia etti.

 General d’Esperey

   İngiltere başbakanı Lloyd George’un “Acınacak derecede nezaket ve zarafet yoksunu” deyimini kullandığı bu Fransız generalin, Osmanlı insanına karşı bu denli aşağılayıcı davranışları neden yaptığı daha sonra yine kendi sözlerinden anlaşıldı. Kızılay Cemiyeti’ne mensup Türk hanımları Galatasaray’da verdikleri bir çaya bu Fransız generali de davet ettiler. General daveti kabul etti ve geldi. Davette yaptığı konuşmada tüm nezaket kurallarını çiğneyerek yine ağır konuştu. Fakat bu konuşma bu insanların neden bu kadar aşağılık hareketler yaptıklarının anlaşılması ve gerçek niyetlerinin ne olduğunun bilinmesi açısından faydalı oldu. Çünkü General konuşmasında, “Bize karşı yıllarca savaştınız ve savaşın uzamasına neden oldunuz. Bunun cezasını elbette çekeceksiniz” dedi. Böylece, Generalin sergilediği aşağılık davranışların gerçek sebebi de anlaşılmış oldu..


.

( DİĞER KAYNAKLAR :  Galip Kemali Söylemezoğlu, “Başımıza gelenler” ; Selahattin Tansel, “Mondros’tan Mudanya’ya kadar” ; Ali Fuat Türkgeldi, “Görüp İşittiklerim” ; Sina Akşin, “İstanbul Hükumetleri ve Milli Mücadele” ; Cemal Kutay, “Milli Mücadele’de Öncekiler ve Sonrakiler” ; Tarık Mümtaz Göztepe, “Osmanoğullarının Son Padişahı Sultan Vahideddin Mütareke Gayyasında” ; Falih Rıfkı Atay, “Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri” ; Prof. Dr. Osman Özsoy, “Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı” )
   

Leave a reply:

Your email address will not be published.