318 ) OSMANLI VE DİPLOMASİ …

  

   Osmanlı Devleti’ni sadece İtalya’nın uzağındaki bir dış düşman olarak görmek, Rönesans diplomasisinin gelişiminde rol oynayan temel unsurlardan birini göz ardı etmek anlamına gelir. Halbuki Osmanlılar hem İtalya’yı her daim tehdit eden bir güçtü, hem de Osmanlı-İtalya ilişkilerinde, özellikle ticaret ve diplomasi alanında, yaratıcı ve yapıcı tarafları vardı.
   15. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkan ve çok geçmeden Batı Avrupa’nın geri kalanına yayılan bu “Yeni Diplomasi”nin temel unsurları arasında sürekli elçilikler, diplomatik dokunulmazlık ilkeleri, rakip ve düşman ülkelerde istihbarat toplama görevi vardır. Büyük önem kazanan Osmanlı siyasetinin varlığı sadece İtalya’yı diplomasi tarihçilerinin varsaydığı gibi bir boşluk olmaktan çıkarmakla kalmamış ; bir yandan da, hem tehdit oluşturup hem ticaret fırsatları sunarak, Ceneviz ve Venedikliler başta olmak üzere İtalyan devletlerini yeni ticaret organizasyonlarının kurulmasını sağlayan yeniliklere ve kısmen bu ticaret deneyiminin bir sonucu olarak da yeni diplomasinin çerçevesini oluşturmaya yöneltmiştir..
   Fransız istilasından on dört yıl kadar önce, sefere çıkan bir Osmanlı gücünün İtalya’nın güneydoğusundaki liman şehri Otranto’ya ayak bastığını unutmamalıyız. Bu askeri tehdit İtalyanların bilincinde önemli bir yer kaplıyordu. Buna karşılık Venedikliler ve Cenevizliler, ticaretlerinin gün geçtikçe daha az ölçüde kendi donanmalarına, daha çok Osmanlılarla kurulan iyi ilişkilere dayandığını hiçbir zaman unutmadılar..
   Venedik ve Cenevizlilerin 15. ve 16. yüzyıllarda uzun süreli savunma savaşlarının hikayesi gayet iyi bilinmektedir. Genellikle daha az bilinen ise her iki devletin aynı dönemde Osmanlılarla ticari ve siyasi ilişkilerini sürdürmekte olduklarıdır. Bu konuda en az anlaşılmış olan şey, tek tek tüccarlar, diplomatlar ve din adamlarının, İtalyanlarla Osmanlı arasındaki ortak zeminde üstlendikleri bu ilişkilerin diplomaside ve devlet idaresinde yeni yöntemlerin oluşmasına sağladıkları katkıdır..
   Doğmakta olan Osmanlı dünyasının belirsizlikleri, esnekliği ve çok milletli yapısı “yeni diplomasi”nin doğuşunda kritik bir rol oynamıştır.
   Şeriatta zimmi, İslam devletinde gayrimüslim tebaayı ifade eden bir sözcüktür. Osmanlıların bu sözcüğü kullanımında bu kategoriyi kimlerin oluşturacağı ve imparatorluk topraklarını ziyaret eden bir yabancının ne dereceye kadar imparatorluk tebaası sayılması gerektiği sorunu, başlangıçta ciddi karışıklıklara sebep olmuştur. Terminolojideki bu belirsizlik kısmen şu üç unsurdan kaynaklanmaktadır : Birincisi ; Osmanlı İmparatorluğu o kadar hızlı genişlemiştir ki Osmanlı toplumu bu genişleme sonrasında çeşitli medeniyetler ve geleneklerin kabaca bir araya gelmesinden oluşmuş bir toplum haline gelmiştir. Bununla bağlantılı olan ikinci sebep şudur ki ; Osmanlı hukuku İslam kaynaklarıyla saltanat kaidelerinin sıkıntılı birlikteliğinden doğmuştur. Üçüncü olarak ; Osmanlı dünyası farklı kültürlerden oluşmaktadır.
   Bu üç unsurdan kaynaklanan belirsizlikler, belli ki, imparatorluğun İtalyan konuklarını kendi kimlikleri ve misafir olarak hakları konusunda daha dikkatli olmaya mecbur bırakmıştır..
   
   Batı’da “Kapitülasyon” olarak adlandırılan ayrıcalıkların 19. yüzyıl Osmanlı dünyasındaki karşılığı, “imtiyazat-ı ecnebiye” idi. Ne var ki erken modern çağda Osmanlılar bu ifadeyi kullanmadılar. Bunun yerine biraz daha farklı ve anlamı daha belirsiz olan “ahidname-i hümayun” terimini tercih ettiler..
   Ahidnamelerle İslami ve mahalli kanunlar arasındaki çelişkiler Osmanlı eyaletlerinde, İstanbul’a nazaran, daha çok karışıklığa sebep oldu. Örneğin 17. yüzyılın başında, Ali adında bir süvari, Bosna’nın sapa yollarından birinde Yakmo adında bir tüccarı yakaladı, evine kadar sürükledi, boğazını kesti, “kokuşmuş leşini” bir çuvala koyup kendi bahçesine gömdü. Cinayeti Ali’nin işlediğinden kimse kuşku duymuyordu ; bunun üzerine kadı, Ali’yi mahkeme önüne çıkarttı. Zorluk şuradaydı ki, Ali’nin tüccarı kaçırdığı yerin yakınındaki küçük bir Bosna köyünün kadısı mirasa ilişkin İslami hükümleri okuyarak Yakmo’nun mallarının satılmasına, parası ve belgelerine el konulmasına karar verdi. Ne var ki bu karar Venedik ahidnamesine aykırıydı.
   Bunun dışında, farklı iki olayda, Sakız Adası’nda ve İzmir’de, Osmanlı vergi tahsildarlarının Venedikli tüccarlardan kelle vergisi almaya kalkıştıkları görülmekteydi.
   Yabancıların bazıları bu aşırı yumuşak başlı Osmanlı dünyası içinde eriyip gittiler. Ne var ki, pek çoğu siyasal ve sosyal özerkliklerinin sağladığı yasal ve kültürel güvenlikte ısrar ettiler ve kolektif özerkliklerini korumaya ve hatta genişletmeye çalıştılar..
   En çok bilinen ve kendinden sonrakilere model oluşturan ahidname, II. Mehmed’in 1453’de İstanbul’u fethetmeden hemen önce Galata’daki Cenevizlilere bahşettiğidir. Bir sultan fermanı olarak sunulan bu resmi teminatta Sultan, Pera’daki Ceneviz cemaat konseyine dokunmayacağını, bölgeye hukuki ve bir ölçüde siyasi özerklik tanıyacağını, buradaki Cenevizlileri bütün olağanüstü vergilerden muaf tutacağını, din değiştirmeye zorlamayacağını ve yabancı sakinlerinin Osmanlı topraklarındaki seyahat ve ticaretine izin vereceğini taahhüt etmekteydi. Buna karşılık Latinler silahlarını bırakacak, kilise çanlarını susturacak, surların stratejik noktalarında gedikler açılmasına izin verecekler ve Müslüman bir toplumda gayrimüslim bir tebaa olarak yaşamanın işareti olan cizyeyi ödemeye başlayacaklardı..
   İtalyan devletleri Doğu Akdeniz ve Karadeniz ticaretinden pay kapmak için acele edince, çok geçmeden Osmanlılarla Venedikliler ve Floransalılar arasında da benzer anlaşmalar yapıldı..

   Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu 1535-36’da Habsburglara karşı yakınlaştıkları sırada bir ahidname üzerinde müzakere ettiler ve 17. yüzyılın başında hem Hollandalılar hem de İngilizler aynı şekilde davrandı.. Bu tip düzenlemeler Osmanlı topraklarında yabancıların diplomatik ve kültürel varlıklarının zeminini hazırladı.
   İtalyanları, başından beri, Osmanlı topraklarında tüccarlarını bilhassa esaret ve din değiştirme gibi meş’um talihsizliklere karşı koruma gereğini hissettiler. Venedikliler bir bakıma aynı şeyi sürekli temsilciler aracılığıyla yapmaya çalıştılar. Konsolos, “Eminis” veya baylos ( bailo ) gibi çeşitli adlar taşıyan bu temsilcilerin işi, yabancı ve belki de düşman topraklarda kendi uyruklarını hayatın tehlikelerine karşı korumakla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nde olup bitenleri derinlemesine kavramayı ve yazdığı mektuplarla veya ülkesine döndüğünde sunduğu ayrıntılı rapor ( relazioni ) ile anlatmayı da kapsıyordu. 1545’den itibaren bu türden bir temsilci her zaman Osmanlı başkentinde yaşamaya devam etti..
   Bu elçilerin fonksiyonu, 1450’lerde İtalyanların birbirlerinin başkentlerine gönderdikleri diplomatların fonksiyonlarına benziyordu, hatta belki de onlara model oluşturmuştu. Bununla birlikte aralarındaki temel farklardan biri, İtalyan yarımadasındaki ilk yerleşik elçilerin sadece ittifakları teyit etmek ve devamlılığını sağlamakla görevli olmalarına karşın, Osmanlı’ya gönderilenlerin aynı zamanda yabancı ve tehlikeli bir düşman hakkında bilgi toplamaya ve onun hareketlerini önceden tahmin etmeye çalışıyor olmalarıydı..
   Bu tip etkinliklerde Osmanlı’nın model alındığını gösteren en iyi örnek, Venedik konsoloslarının Osmanlı başkentindeki görevlerinden geri çağrıldıklarında Senato önünde sundukları relazioni denilen raporlarda görülebilir..
  

   Venedik aristokrasisi Osmanlıları iyi tanıyordu. Hiçbir zaman Osmanlı Devleti’ni çabucak yıkacakları gibi bir yanılsama içinde olmadılar. Bunun yerine her modern devletin yapacağı gibi Osmanlı topraklarında yerleşmiş olan diplomatlarını kullanarak bu tehlikeli düşmana karşı çok yönlü, esnek ve gerçekçi bir politika geliştirmeye çalıştılar.
   Batı Avrupa koşullarında diplomatik dokunulmazlık kavramının temelinde ibadet özgürlüğü vardı. Protestan Reformu sonrası ilk yüzyıl boyunca neredeyse bütün Batı Avrupa, hükümdarın diniyle uyruklarının dininin aynı olması gerektiği ( cuius regio eius religio ) şeklindeki iyimser bir rüyayı benimsemişti. Bu ortamda birçok elçinin talep ettiği ve birçok devletin de yasakladığı mevcut inanışa aykırı ibadetler, Katolik ve Protestan devletler arasındaki diplomatik ilişkileri felç etti. Diplomatik dokunulmazlık kavramı sayesinde bu çelişkinin aşılmaya başlaması için 17. yüzyılı beklemek gerekecekti..
   Buna karşın Osmanlılar için hiçbir zaman böyle bir mesele söz konusu değildi. 15. yüzyıldan itibaren her elçi ve konsolos kendi “milleti” üzerinde yasal yetki sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda kendisinin, çalışanların ve cemaatinin özgürce ibadet edebileceği bir kilise veya şapele de sahip oluyordu. Bu, ahidname içinde verilen bir taahhüt olduğu için, bir haktan ziyade Sultan’ın bahşettiği bir ayrıcalıktı. Dolayısıyla devlet, istediği zaman bu ayrıcalığı hukuken kısıtlayabilirdi.  İkincisi, bu ayrıcalık Osmanlı hukukunun sadece tek bir ayağına dayanmaktaydı. Bu yüzden de, bilhassa İstanbul dışındaki yerlerde, yerel yetkililer, çoğu zaman İslami hukukun sağladığı meşruiyetten faydalanarak bu ayrıcalıkları tırpanlamaya veya tamamen ortadan kaldırmaya yeltenebiliyorlardı ve üstelik kimi zaman gerçekten bunu başarıyorlardı. Bunun sonucunda yabancılar bazen kendilerini birden Osmanlı tebaasına dönüşmüş olarak buluyor, Venedik baylosu bazen hapsediliyor, Fransız elçisi kovuluyor veya nadiren de olsa şapeller yıkılıyordu. Yine de hiçbir Avrupa devleti, 16. yüzyıldaki din savaşlarının evrensel hukuk fikrinin yayılmasına yardım etmesinden uzun zaman sonrasına kadar topraklarındaki yabancılara bu kadar kapsamlı  bir özerklik sağlamadı..
   Bundan sonra bu özellik uluslararası diplomasinin temel ilkelerinden biri haline geldi ve halen de öyledir.. Osmanlıların yabancıları kendi topraklarında yerleştirme biçiminde bu diplomatik dokunulmazlık anlayışının ilk örneğini görmekteyiz…

( DANIEL GOFFMAN,ın  ” Rönesans Devletleriyle Müzakere Etmek ; Osmanlı İmparatorluğu ve Yeni Diplomasi” yazısından derlemedir.. )  

Leave a reply:

Your email address will not be published.