310 ) “HAL” EDİLMİŞ BİR SULTAN PORTRESİ !..

   Bazı yakın adamlarının ve uzun yıllar hizmetinde bulunmuş olan Hamidiye Etfal Hastanesi Başhekimi İbrahim Paşa’nın Abdülhamid hakkında verdikleri bilgiye göre ( ki bu etraflıca incelemeler Abdülhamid’i yakından tanıyanlar ve yabancı devletlerin elçileri tarafından doğrulanmaktadır ) ; Padişah nazik ve terbiyeli olup kendisiyle görüşenleri adeta kendine çeker, karşısındakinde saygı uyandırır, hoşlanmadığı birisiyle görüşürken bile ona iltifat ederek sevmediğini hissettirmez, kiminle olursa olsun konuşmalarında güler yüz gösterir ve karşısındakinin kalbini kırmazmış..
  Hafızası pek kuvvetliymiş ; verdiği bir emri yıllar geçse de unutmaz ve bir gördüğü şahsı uzun zaman sonra tekrar görünce tanırmış. Görüştüğü kimselerin ruhsal durumlarını öğrenmek için önüne dökülüp,tecrübe eder ve onun meslek ve huyuna göre söz söylermiş..
  Dindar olup beş vakit namazını kılar ve hayır yapmayı severmiş. Zekası ve kavrayışı, kendisiyle görüşen yabancılar tarafından da onaylanır. İnsanı avlamayı, gönül almayı iyi bilirmiş. Kullandığı adamlar arasında namuslu olanlar olduğu gibi ; para düşkünü, hafiye ve makam hırsı olanları da kullanır, bunların hepsinin karakterlerini bilir ve ona göre görev verirmiş..

  Saltanatı sırasındaki olaylardan da anlaşıldığı gibi, Abdülhamid, duygularını saklamasını bilir, sırasında ikiyüzlü hareket ederdi. Gerektiğinde vermiş olduğu emri inkar eder, suçu başkasına yükletmeyi ve yaptırdığı işten bilgisi olmadığı söylerdi ve bu konuda ustaca roller yaparak karşısındakini inandırırdı. Kendisinin karakterini bilmeyenler onun sözlerine ve sahte tavırlarına aldanırlardı..
  Ona bakan bir gözlemci herhalde yüzündeki düşünce kırışıklarını, kıpır kıpır kara gözlerindeki “derin melankoli ifadesi”ni fark eder ve üzerine bir yorum yapardı. Kanca burnu, solgun teni, yontulmuş gibi duran yanakları ve özenli kara sakalı, karakterindeki güvensizlikleri ve kuşkuları yansıtıyordu.
 Çocukluğu psikolojik olarak ele alındığında, her bakımdan terslikler içinde geçmişti. Babası Abdülmecid, bu çirkin küçük çocuğa pek dikkat etmemiş, Trabzon esir pazarından alınma bir Çerkez kızı olan annesi de, o daha on yaşındayken veremden ölmüştü. Kardeşleri onu, kapı dinleyen ve her oyunda mızıkçılık ederek oyunu mahveden biri olarak görüyorlardı. Yalnızlık çekerek büyümesine rağmen o aslında hiçbir zaman yalnız olmamıştı. Her zaman ayıplanarak ve eleştirilerek büyümüş olması, yetişkinliğe girerken belirli bir ürkekliğin kişiliğine sinmesine neden olmuştu. Öldürülmekten korkar, herhangi bir politika tam yürürlüğe konacakken kararsızlığa düşer ve cayma eğilimleri gösterirdi. Ama yine de tahta geçerken iradeli ve kararlıydı ; yönetecekti, yetki merkezi Babıali değil, Saray olacaktı !..
 Tahta geçtiğinde önceleri hep dinledi..
 Üvey annesinin Tarabya’daki köşküne komşu olan İngiliz tüccar Thompson’dan İngiliz siyasetini, İngiliz devlet adamları Disraeli ve Derby’yi öğrendi..
 Yine analığının köşkünde konuştuğu Ermeni banker Agop Zarifi’den mali bilgiler edindi..
 Güvendiği doktoru Mavroyeni’den imparatorluğun sorunları konusunda Fener Rumlarının tutumunu öğrendi..

  Son derece kuruntulu ve hayatına düşkün olduğu için padişahlıktan “hal” edilmesinden ve öldürülmekten korkardı. Kendisine verilen jurnallerin önemli bir kısmının uydurma veya garez üzerine yazıldığını bildiği halde bunların içinde binde bir ihtimal olmasını düşünerek araştırma yapılmasını emreder, “Basiret (uyanıklılık) emniyetin babasıdır” derdi. Kendisini ilgilendiren işlerde yorulmadan çalışır, emirler verir, ilgilileri durup dinlendirmezdi. 
  Emrindeki bazı yakın adamları ve paşaları, Abdülhamid’in yerli yersiz korkularını tahrik etmesini iyi bilirler ve onu devamlı olarak şüphe ve endişe içinde yaşatırlardı. Abdülhamid korkularına ve hayat endişesine rağmen herhangi önemli ve hayati bir olay karşısında soğukkanlılığını korur ve hiç telaş göstermezdi..
 Saltanatının son yıllarına doğru,Cuma namazından sonra Hamidiye Camii’nden çıktığı sırada kendisine suikast için patlayan bomba olayında, hiç telaş göstermeden arabasına binerek sarayına gitmesi bunun delilidir.
 Abdülhamid’in yersiz kuşkularının artmasında ve her şeyden şüphelenmesinde saltanatının ilk yıllarında geçirmiş olduğu olayların da önemli etkisinin olduğu kuşkusuzdur. Kendisini “hal” etmek için çok sayıda faaliyet ve bu arada gerçekleşen bir “Ali Suavi Olayı” vardır. Özetle, 1876’dan 1909 yılına kadar 33 yıl boyunca Osmanlı Padişahı olan İkinci Abdülhamid, Süleyman Nazif’in söylemiş olduğu gibi, padişahların en talihsizi ve “hal” edilen padişahların da en şanslıdır.. Çünkü uzun hükümdarlığı süresince ne kendisi huzur içinde yaşamış, ne de milleti yaşatmıştı. Tahtından indirilmiş hükümdarların içinde en şanslısıydı çünkü “hal”inden sonra 2. ve 3. Orduların kefaleti altında olarak hayatını, ölümüne kadar huzur ve güven içinde geçirmiştir. Çok korktuğu ve emniyetini sağlamak için hazineler sarf ettiği suikast ile “hal”den, birincisini atlatabilmişse de ikincisinden kurtulamamıştır..

  Abdülhamid’in “31 Mart Olayı” denilen, 13 Nisan 1909 tarihli gerici harekette parmağı olmadığı en ince incelemeler sonucunda anlaşılmışsa da, o olaydan sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Hareket Ordusu, bilinen geçmiş olaylar nedeniyle kendisine güvenmedikleri için, Ayan ve Mebusan meclislerinin ortak kararları ve verilen fetva ile 27 Nisan 1909’da “hal” edilmiştir. Abdülhamid’in “hal”inden sonra da hayatıyla ne kadar ilgili olduğunu, bunu sağlayan ve kefil olan 2. ve 3. orduların eksiklerinin tamamlanması için servetinden önemli bir bölümünü bu iki orduya verdiği, belgelerden ve kendisinin bizzat kaleme aldığı yazılarından anlaşılmaktadır..
  31 Mart karşı hareketinin bastırılmasından sonra Sultan Abdülhamid hakkında verilmiş olan “hal” kararı 27 Nisan 1909 Salı günü akşamı, Yıldız Sarayı’nda oğlu Abdürrahim Efendi ile bir kısım hizmetkarları bulunduğu halde, Ayan ve Mebusandan oluşmuş bir heyet tarafından kendisine beyan edilmiş ve hayatı hakkındaki endişesine de, yaşamının güven altında olup her türlü saldırı ve sataşmadan korunacağı söylenmiş ve bu bildiriden itibaren de saltanatından düşürülmüştür. Bu arada, halifeliğe çok önem verdiğinden ve padişahlıkla beraber halife de olmasından dolayı, heyette gayrimüslimlerin bulunuşunu hoş karşılamamış, “Ben Halifeyim” diyerek itiraz etmiştir..

  Abdülhamid’in “hal” olduğu günün gecesinde Hareket Ordusu kumandanlarından Ferik Hüsnü Paşa, emrindeki bir kısım üst rütbeli subaylar ve diğer subaylar ile Yıldız Sarayı’na giderek sabık hükümdara, özel bir tren ile Selanik’e gönderileceğini söylemiş, Abdülhamid’in yine hayatı hakkındaki endişelerini açığa vurması üzerine Hüsnü Paşa, “hal”i bildiren heyetin açıkladığı gibi, hayatının güven altında olup hiçbir suretle tecavüz ve saldırıya hedef olmayacağını, 2. ve 3. Orduların hayatını koruyacaklarına dair kefil olduklarını ve bütün milletin bu yolda güvence verdiğini ; Selanik’te ikamet edeceğini söylemiş ve eğer tereddüt ederlerse birlikte arabaya binilip eline bir revolver alarak, bir saldırı olduğunda önce kendisini vurmasını arz eyledikten başka “vallahi ve billahi ve tallahi” diye yemin de etmiştir !..
  Hüsnü Paşa, Abdülhamid’in daha fazla güven duyması için Kur’an-ı Kerim’i getirtip ona da el basarak yemin etmek istemişse de Abdülhamid, buna gerek duymamıştır. Bunun üzerine yükte hafif, pahada ağır bazı eşya ile mücevheratını alan eski Sultan, emrindeki bir bölüm hizmetkarı ve kadınlarıyla, özel bir trenle Selanik’e getirilmiştir..
  Abdülhamid henüz Yıldız Sarayı’ndan çıkıp arabaya bineceği sırada yanındaki kadınefendilerden birisinin elindeki mücevher, para ve hisse senedi dolu bavul telaş arasında kaybolmuştur !. Daha sonra bu bavulun buldurulması için güya yaptırılan araştırmalara rağmen bavul bulunamamıştır. Abdülhamid bunu sonradan da arattırmak istemiştir ; hatta kardeşi Sultan Mehmed Reşad, Rumeli seyahati sırasında Selanik’e geldiğinde Abdülhamid’in hatırını sormak üzere Başkatip Halid Ziya Bey’i kendisine göndermiş, o da bu fırsatla yine bu kaybolan bavuldan bahsederek incelemenin sürdürülmesini istemiştir. (Halid Ziya Uşaklıgil, “Saray ve Ötesi”, C.2, S.176)    
  

  Abdülhamid Selanik’e nakledildikten sonra İtalyan uyruklu Alatini isminde bir un tüccarına ait bulunan ve sonradan Ordu Köşkü denilen köşke yerleştirilmiştir. Sabık hükümdar daha ilk zamanlarında, evvelce nişanlamış olduğu üç kızını ; 1886 doğumlu Şaziye ve Ayşe ile 1890 doğumlu Refia sultanları evlendirmek istemiş, bunları Ahmed Eyüb Paşazade Fuad, Ahmed Nami ve Said Paşazade Fuad beylere vermeyi kararlaştırmıştır.. Evlendirmiş olduğu üç kızı daha vardı ; 1872 doğumlu, Nureddin Bey ile evli olan  Zekiye, 1876 doğumlu, Kemaleddin Bey ile evli olan Naime ve 1884 doğumlu, Abdurrahman Paşazade Arif Hikmet Paşa ile evli olan Naile sultanlar..
  Abdülhamid, kendi saltanatının son aylarında nişanladığı kızlarının Selanik’te kendi yanında bulunmasını ve damatların birer hafta süreyle gelerek kumandanlık dairesinde bir imam, muhafızı Fethi Bey (Okyar), subaylar ve bazı hizmetkarların huzurunda nikahlarının yapılamasını ; düğün dernek yapılmaksızın damatların eşlerini alıp götürmelerini istemiş ve bu arzusunun yerine getirilmesi için hükumete başvurmuştur. 
  Bu konulardan başka, oğlu Abdürrahim Efendi’nin öğrenimi ve geçimi sorunu, bir de kendi sıkıntılı durumuna dair kaleme almış olduğu kendi el yazısıyla bir mektup müsveddesi daha bulunmaktadır..

KAYNAKLAR : İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Hanedanı Üzerine İncelemeler” ; Sir Henry Elliot’tan Derby’ye gönderilen 27 Ağustos 1876 tarihli FO 78/2462/915 ve 15 Eylül 1876 tarihli FO 78/2463/1016 numaralı mektuplar.. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.