31 ) BİR 27 MAYIS YAZISI …

 
 
   Yiğitçe bir Kurtuluş Savaşı ile, bu savaşı da içine alan, bütün sömürge ve yarı sömürgelere örnek olacak eylemler ve prensipler getiren Ulusal Kurtuluş Hareketi bir gün, hem de bu Kurtuluş Savaşı’ nın icra gücünü temsil eden ordunun eliyle, neden bir ihtilal yapmak zorunluğu ve görevi karşısında kaldı ?..
   Hem de bu savaşın ve kurtuluş hareketinin öncülüğünü yapmış olan kahramanın, son nefesini verdiği günlerin üstünden henüz 22 yıl geçmeden…
   Acaba, kurulan düzen ve bırakılan miras, hemen 22 yıl sonra bir ihtilali davet edecek şartlara mı gebeydi ? Yoksa, bırakılan ve devralınan ulusal yapı, çağın hızlı akışı içinde bazı direksiyon hataları mı yaşadı ? Eğer öyleyse biz, asker ve sivil, günahı hepimizin, bütün Türk aydınlarının boynuna olan bir yetersizlik ve başarısızlık devri mi yaşadık ?…
   Yahut öyle değil de, Atatürk’ün, dünyanın hızlı gidişi içinde, vasiyeti olan :”Batı uygarlığına yetişmek ve uygar dünya ulusları içinde, layık olduğumuz şerefli yeri almak” konusunda, Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin asli ilke ve amaçlarını saptıracak bazı hatalar mı işledik ?  Böylece de, Türk toplumunun yapısını, Atatürk’ün de ruhunu sarsacak zaaflara, sosyal çelişkilere mi sürükledik ?…

   Atatürk 1923’te, Cumhuriyet’in ilanına hazırlanır ve yeni devletin ilk siyasi oluşumu olan Halk Partisi’ni kurarken, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun : “Pekiyi ama Paşam, bu partinin doktrini yok ?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı : “Elbette olmayacak oğlum. Eğer bir doktrine bağlanırsak, hareketi dondururuz !…”
   Bir ulusal kurtuluş hareketinin içinde olduklarını, anti emperyalist ve Batı sömürücülüğüne karşı anti kapitalist olan bu çağdaş ve kendine özgü hareket, bırakalım, kendi doktrin ve ideolojisini, kendi akışı içinde, kendisi yaratsın diye düşündüğü muhakkak…
   Halbuki ne oldu ? Olan şu oldu ki, devrimci dönemin, ve bu dönemin artık yorulan son kahramanlarının ardından Türkiye,yerli ve yabancı bir Oligarşi’ye kendini direnişsiz kaptırdı.Ve bu Oligarşi, en inanılmaz soysuzlaşmaları ile, ulusal yapımıza yerleşti. Anayasa’ya ve her şeye rağmen…

   27 Mayıs İhtilali de aslında, demokrasi yolunda ve Oligarşi’ye karşıydı. Ama, o evrede de, ondan sonra da illet, açık ve bilimsel ifadelerini bulamadan, fikirleri karıştırdı ve gidişatı değiştirecek yerde, bunalıma çevirdi..

   Türkiye’de siyasetin olağan dışı gücü Ordu, 1960 İhtilali ile  sahnede yerini alırken rejimin kilit noktalarını ; 1961, 1966, 1973 ve 1980 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde görüldüğü gibi ; elinde tutmanın hep bir yolunu aramış ; generaller, çoğu zaman yurt savunma görevi dışında, siyaset dünyasında yaşamışlardır. Bu bakımdan 1960 sonrası Türkiye’ sinin belirli özelliklerinden birisi, askerlerin yoğun şekilde siyaset yapmasıdır..
  

   27 Mayıs 1960 ile  25 Ekim 1961 tarihleri arasında görev yapan Milli Birlik Komitesi’ nin ilk fotoğrafı şu şekildeydi :
 
   Başkan : Orgeneral Cemal Gürsel
   Üyeler  : Orgeneral Fahri Özdilek ( 8 Haziran 1961’de istifa etti)
                 Tümgeneral Cemal Madanoğlu      
                 Tuğgeneraller : İrfan Baştuğ (13.09.1960’ta trafik kazasında öldü) ve Sıtkı Ulay
                 8  adet Albay, 7 tane Yarbay, 10 tane Binbaşı ve 8 tane Yüzbaşı…
 
   Toplam 38 kişilik bu yönetimde iki eğilim belirdi : Birincisi, ülkeyi askeri yönetimle idare etmek isteyen gruptu. 21 subaydan ibaret bu grubun, sonradan tasfiye edilen on dördünün yaş ortalaması 36,8 idi. Kalan 7 subayın yaş ortalaması ise 38’dir. Aralarında hiç general yoktur.
   İkincisi grup ise, ılımlılardı. Bunların yaş ortalaması da 45,3 idi. CHP lideri İnönü’nün etkisiyle, hukuki ve siyasal düzenlemeler yapıldıktan sonra hemen seçimlere gidilmesini ve parlamentoya iktidarın teslimini düşünüyorlardı..
 
   13 Eylül 1960 tarihinde tasfiye edilenler şunlardı : Albay Alparslan Türkeş;  Yarbaylar : Fazıl Akkoyunlu, Orhan Kabibay, Mustafa Kaplan ; Binbaşılar  Orhan Erkanlı, Muzaffer Karan, Şefik Soyuyüce ve Dündar Taşer ; Yüzbaşılar : Münir Köseoğlu, Rıfat Baykal, Ahmet Er, Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve İrfan Solmazer…
  

   “On dörtler” den Numan Esin, anılarında, halkın darbelere karşı olan duyarsızlığının ve tepkisizliğinin iki türlü yorumunu yapar :
1. Ordunun, Türkiye’de halkın gözünde, gerçekten olağanüstü güçlü bir yeri var. “Ordunun yaptığı doğrudur, Ordu bizim her şeyimizdir” görüşü egemen. Halkta, doğru olduğuna inanmasa bile, boyun eğme eğilimi var..
2. Halkın karşı çıkma eğilimi olsa bile, Türkiye’de bunu gerçekleştirecek organizmalar yok. Sendikalar, siyasi partiler zayıf, silahlı güç hiç yok. Örneğin, bir emniyet örgütü karşı çıkabilirdi.. Olmuyor böyle şeyler.. Ordu hareketine karşı bir tepki yine ordudan gelirse bir denge kurulabiliyor. Onu da 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 olaylarında gördük…
   Ama sendikacıların daha güçlü olmasına rağmen, 1980’de de hiç çıt çıkmadı !.. Türkiye’de her gün 15-20 kişi ölüyordu. 12 Eylül olduğu zaman, terör örgütleri sindi. Bu, akla başka şeyler getiriyor. Türkiye’de bu işleri planlayan, bu işleri kurcalayan ve ülkeyi ihtilale götürmek isteyen güçler mi vardı ki ihtilal olduktan sonra kendi hareketlerine karşı bir hareketleri olmayacakları için, terör birden kesildi ?…
   Numan Esin, tasfiye olayını ise şöyle anlatıyor :  ” Bazı arkadaşlar bir tasfiyenin kaçınılmaz olduğunu ileri sürdüler. Türkeş bana bir iki arkadaşa dedi ki : ‘ Böyle yürümeyecek. Bize karşı olanları tasfiye edelim ve yurt dışına sürgüne gönderelim.’ Ben taraftar olmadım. Tezim şuydu : ‘Biz bir bütün olarak yaşamaya mecburuz. Milli birlik iddiasıyla ortaya çıktık. Daha aradan üç beş ay geçmeden kendi içinde tasfiyelere mecbur kalan bir güç, milletin birliğini nasıl kuracak ? ‘ Daha demokrat yöntemler denenmesini söyledim. ‘Örneğin parti kuralım, siyaset kadroları halinde gelişelim.’ Bu, Türkeş’in de katıldığı bir fikirdi. Benim katılmadığım bir toplantıda tartışıldı. Fakat Türkeş’in dile getirdiği parti kurma fikri, Halk Partisi’ne sıcak gelmedi. CHP, ihtilal komitesi üyelerinin kuracağı siyasi bir partinin kendileri için ciddi bir rakip olacağını bildiğinden, buna kesin olarak karşı çıktı..”

   Numan Esin, tasfiyelerin yapıldığı 13 kasım 1960 gününü ise şöyle anlatıyor :
  “Sabahleyin, sanırım saat 6 sularıydı, annem, ‘polis gelmiş, seninle görüşmek istiyor’ dedi. ‘Peki’ dedim, kalktım ve meseleyi anladım. Kapıyı açmadan önce telefona gittim. Kaldırdım ahizeyi, telefon çalışmıyordu. Telefonu yerine bıraktım, perdenin arasından dışarıya baktım ; aşağıda askerler, polisler vardı. Kontrol altına alındığımız görülüyordu. Durumu daha iyi anladım ve kapıya gidip seslendim. ‘Efendim, bir tebligat var ‘ dediler. Tebligat, Cemal paşa’dan…
   Özet olarak söyleyeyim : Komitenin içine düştüğü bunalımdan söz ediyor, bu şartlar altında komiteyi feshediyor ve bizleri de görevden alıyordu. ‘Subaylıktan emekli olarak yurtdışı bir göreve atanacaksınız. Evinizden dışarı çıkmayın, verilen emirlere uyun. Yoksa hakkınızda İnkilap Mahkemeleri kararları uygulanacaktır.’ deniyordu…
   Daha sonra Madanoğlu’ndan dinlediğim şuydu : Madanoğlu, Cemal Gürsel’in kendisine bir şeyler söyleyeceğini anlamış olmalı ki, Cumhurbaşkanı’nı karşılamaya gidiyor. Havaalanında Gürsel arabaya binince camı kapatıyor ve şoför duymasın diye arkaya oturuyor. Bizleri kastederek, ‘Çocuklar ne yapıyor ?’ diye soruyor. Madanoğlu, ‘Paşam söz dinlemiyorlar’ diye yanıtlıyor. Gürsel, ‘bunlardan birkaçını Erzurum Kalesi’ne hapsetsek nasıl olur ?’ diyor. Madanoğlu da ‘iyi olur’ diyor. ‘Ne zaman yapalım ?’ sorusuna da, ‘bu Pazar’ şeklinde yanıt veriyor. Konuştukları gün, Çarşamba ya da Perşembe. Orada anlaşıyorlar. O Pazar, 13 Kasım. Demek ki düzenin içinde bizzat Gürsel ve Madanoğlu var. Diğerleri Osman Köksal, Sami Küçük, Sezai Okan, Halim Menteş, Ekrem Acuner ve Mucip Ataklı..
   Tasfiye edilen biz On Dörtler, MBK’nin radikal kanadını oluşturuyorduk. 27 Mayıs’a bir amaç, bir yöntem ve bir politika kazandırmaya çalışıyorduk. O halde, 27 Mayıs’ın kendi politikasını ülkeye yerleştirmesinden memnun olmayacak bütün gruplar, normal olarak bizim karşımızdaydı. Bunların başında da CHP ve lideri İnönü geliyordu…

  (…) Türkiye’de Özel Harp Dairesi diye ifade edilen, Batı’da Gladio denilen, basında Kontrgerilla olarak duyduğumuz gücün, 27 Mayıs’a ve onu izleyen MBK iktidarına ilgisiz kalması mümkün değildi. Benim kanaatım, 27 Mayıs Komitesi’ ni, bizleri, onlar teşhis edemedi. Aradan 30 yıl geçmesine rağmen, içimizden birinin onlarla temas kurduğuna dair bir bilgi yok elimizde. Biz, çok genç subaylardık. Bizimle ilişkileri yoktu. Tanımaları zaten mümkün değildi. Olsa olsa generallerle ilişkileri olabilirdi..Kısacası İhtilal, Amerikalılar içinde sürpriz oldu !…”
  

( “Devrim ve Demokrasi”, Numan Esin ; “İhtilalin Mantığı” Ş.S. Aydemir ; “Bir Numaralı Tanık”, Kurtul Altuğ  kaynak olarak kullanılmıştır..) 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.