306 ) ORDU VE SİYASET !..

  

   Çok partili dönemin başından beri, silahlı kuvvetlerin rolü DP’liler için önemli bir sorun oldu. Özellikle askeri çevrelerde büyük bir saygı duyulan İsmet İnönü lider olarak kaldığı sürece, ordunun CHP’ye sempati duyacağını sandılar.
   DP’liler, emekli Mareşal Fevzi Çakmak ve diğer generalleri kendi saflarına çekerek İnönü’nün nüfuzunu dengelemeye çalıştılar. Ocak 1944’e kadar Genelkurmay Başkanlığı yapan Çakmak, silahlı kuvvetlerde dehşetli bir üne ve saygınlığa sahipti. 1946 seçimlerinden önce iki parti de onu kendi adayı olarak göstermek için yarıştı. Çakmak CHP’lilerin beş teklifini geri çevirdi ve sonunda İstanbul’da DP listesinden bağımsız aday olmaya razı oldu. Mareşalin ve DP adayı olarak seçime giren diğer on dört emekli generalin, devletten gelen bir harekete karşı sigorta olacağını uman yeni parti için bu bir zaferdi..
   İktidar partisinin yararına hileli olan 1946 seçimleri, Türk siyaset yaşamına yeni bir unsur soktu ; yani DP safında olmak isteyen alt rütbelerdeki subaylar unsuru.. 1930’ların sonundan beri, orduda var olan yabancılaşma olgusu dikkate alındığında, bu durum o kadar şaşırtıcı değildi.. Cumhuriyet döneminin bütün kurumlarından sadece ordu hiç değişmemişti. Birinci Dünya Savaşı ve Ulusal Bağımsızlık Savaşının zihniyetini, stratejisini ve donanımını aynen korumuştu. Ordu ve ülke, silahlı tarafsızlık yıllarına bütünüyle hazırlıksızdı. Savaş yıllarında üst rütbeli subaylar hariç, kentsel nüfusla birlikte ( devlet memurları ve işadamları hariç ) diğer ordu mensupları büyük bir yoksulluk çektiler. O zamanlar genç bir subay olan Alparslan Türkeş şunları yazıyordu : “Bu devrede başta Milli Şef ve yardakçıları olmak üzere idareciler orduya ve onun kumanda kademesini oluşturan subay ve generallere karşı çok küçümser ve önemsemez bir tutum içindeydiler. Artan hayat pahalılığı, geçim darlığı subayları perişan ediyor, bunaltıyordu. Her yerde subaylar ikinci derece insan muamelesi görüyordu. Ankara’da apartmanların bodrum katları  ‘Kurmay Subay katı’ olarak adlandırılmıştı. Eğlence yerlerinde subayların adı ‘Gazozcu’ idi. Yani pahalı içki ısmarlayacak paraları olmadığı için, karaborsacılar, vurguncularla yarış etme imkanları bulunmadığı için, bu feragatli memleket çocuklarına bu gibi isimler reva görülüyordu..”
   Türkeş gibi insanlar, İnönü rejiminin yıkılmasının ve DP yönetiminin daha iyi günler getireceğini umdular. Fakat hileli 1946 seçimlerine tanık olunca, zorunda kalmadıkça CHP’lilerin iktidarı terk etmeyeceğine inanmaya başladılar.  DP’deki birçok kişi de, CHP’de tek parti zihniyeti egemen olduğu sürece yasal bir siyasal mücadele yürütmenin olanaksız olduğu görüşüne varmıştı. Hükumete karşı askeri müdahale düşüncesi bunları sarmıştı ve kendi saflarında hareket etmeye istekli kimi subaylarla ilişki kuracak kadar ileri gittiler.
   Fakat Bayar böyle bir plana tamamen karşıydı. Bu gruba, Milli Mücadele sırasında bazı generallerin Atatürk’ten bağımsızlık savaşının gidişatı açısından Meclis’i feshetmesini istemesi olayını anlattı. Bayar, meşru  olmayan her siyasi mücadele biçimini reddetti ve böyle düşünenleri partiyi terk etmeye davet etti. Böylesine açık bir tutum, diye belirtiyordu Mükerrem Sarol, DP’den böyle bir macera bekleyen subayları doğal olarak uzaklaştırdı..
   23 Kasım 1940’daki sıkıyönetim ilanından beri silahlı kuvvetler politikada aktif bir rol oynamıştı. DP’^liler, kendi propaganda kampanyalarını engellediği için bunun kendilerine karşı işleyeceğini biliyorlardı ve sonunda Aralık 1947’de sıkıyönetimi kaldırtmışlardı. Fakat yüksek askeri komutanın faaliyetlerini gözlemeye devam ettiler..

   
Soldan, Fehmi Tınaztepe, A.N.Gürman

   DP’liler, 1946 seçimlerinden bu yana, İnönü’nün orduyu yeni partiye karşıtlığını  şu ya da bu şekilde göstermeye teşvik ettiğine inanıyorlardı. Celal Bayar’ın öne sürdüğüne göre İnönü, DP’lilere karşı propaganda yapmak için 1946-1950 yılları arasında bütün ordu komutanlarını ziyaret etmişti. Fakat ordu reddetmişti.
   1950 seçimlerinden birkaç ay önce Nihat Erim, İstanbul’daki Birinci Ordu Komutanı General Tınaztepe ile görüştü. Tınaztepe, çok partili siyasi yaşam ile ilgili endişelerini ve ülkeye verdiği zararı ifade etti. DP’liler  durumu istismar ediyorlardı ve Tınaztepe, ordunun harekete geçmesinin zamanı olduğunu düşünüyordu. Erim Ankara’ya dönüp görüşmesini İnönü’ye aktardı. İnönü, Erim ile birlikte İstanbul’a gidip Tınaztepe ve diğer generallerle bir toplantı yapacak kadar konuyu ciddiye aldı..
   İnönü’nün, siyasi sistemden endişe etmemelerini, değişen dünya koşullarında çok partili siyasal yaşama geçmenin zorunlu olduğunu ve ordunun bunu rejime yönelik bir tehdit olarak görmemesi gerektiğini generallere anlattı. Günün birinde rejim tehlikeye düşerse, “zili çalıp” orduyu çağıracağı konusunda rahat olabilirlerdi !..
   DP’liler, 1950 seçimlerini kazandıktan sonra, askeriyenin tepkisi konusunda endişeliydiler. Seçimlerden hemen sonra, Mayıs’ta komutanlar Ankara’da toplandı ve DP’liler tehlike sezdi. Komutanlar, Askeri Şura toplantıları için yılda iki kez, Şubat ve Temmuz’da, başkentte toplanırdı ; Mayıs ayında toplanmaları için hiçbir neden yoktu.Celal Bayar yetkililerden bilgi almaya çalıştı ve kendisine, generallerin askeri işler için geldikleri ve görev yerlerine dönmeleri istendiği söylendi. Sonradan DP liderleri öğrendiler ki, generaller İnönü’yü ziyaret etmişler ve müdahale edip seçim sonuçlarını iptal etmeyi önermişler. İnönü bu öneriyi reddetmişti..
   Mesele burada bitmedi. 6 Haziran’da Menderes Hükumeti, kendilerine sadakati kuşkulu görülen diğer generallerle birlikte Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını görevden alarak yüksek askeri komutada bir temizlik gerçekleştirdi. Temizliğin doğrudan nedeninin, bir albayın 8/9 Haziran’da bir askeri darbenin planlandığını Menderes’e bildirmesi olduğu söylenir. Menderes Bayar’la görüştü ve hemen karşı önlemler almaya karar verdiler.
   Albayın uyarısı gerçekten temizliği başlatmış olabilir ; fakat, İnönü’nün sınıf ve silah arkadaşı Abdurrahman Nazif Gürman Genelkurmay Başkanı iken Menderes’in kendini güvenli hissetmiş olması mümkün değildir. Menderes’in kendisine sadık, ya da en azından siyasi olarak tarafsız kişileri sorumlu mevkilere getirmesi doğaldı.
   DP’liler, yüksek komutadan gelebilecek ilk tehlikeyi bertaraf etmişti. Fakat devlet aygıtının diğer bölümlerine yönelik olduğu gibi, silahlı kuvvetlere yönelik huzursuzlukları da sürdü. Orduya karşı rahatsızlıkları herhalde daha büyüktü ; çünkü halkın zihninde ordu İnönü’ye ve CHP’ye kopmaz derecede bağlıydı. Bunu halletmenin tek yolu, askeri kurumu değiştirip demokratik siyasi yaşama uygun yeni bir araç yaratmaktı. DP’lilerin yapmayı kararlaştırdıkları budur. 20 Haziran 1950’de yeni Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, çeşitli rütbeler arasında var olan katı tabakalaşmaya son vermek ve daha liberal bir atmosfer yaratmak için, hemen orduya demokrasi getirileceğini haber verdi.

   
Soldan, Nuri Yamut,Seyfi Kurtbek

   DP’nin reformist politikası generallerin hoşuna gitmedi, fakat modernleşmiş bir ordu ve daha esnek bir terfi olanağı görmek isteyen albay ve daha alt rütbeli subayların hoşuna gitti. Partinin yeni bir askeri kurum yaratma planının mimarlarından biri Albay Seyfi Kurtbek’ti. Genelkurmay Milli Seferberlik Dairesi Başkanı olduğu 1948’de, DP’liler ile gayri resmi ilişki kurdu. Yeni partinin kendisinin radikal reform önerilerini benimseyeceğini ve kabul edilmeleri için hükumete baskı yapacağını umuyordu. Daha sonra askeri konularda Bayar’a sürekli bilgi vermeye devam etti ve sonunda politikaya atılmak üzere görevinden istifa etti. Siyasi bir kariyerle ilgilenmiyordu, fakat kendi askeri programını uygulamanın tek yolunun bu olduğunu düşünüyordu. Nisan 1950’de DP’ye girdi ve Mayıs’ta da Ankara’dan milletvekili seçildi..

   11 Ağustos’ta Ulaştırma Bakanı olarak girdiği Kabine’de, 8 Kasım 1952’de Savunma Bakanlığına atandı. Radikal bir reformcu olarak ünlendi ve emekli edileceklerini ya da yetkilerini kaybedeceklerini düşünen generaller arasında endişe yarattı..Bu reformların karşısında olanlar, Kurtbek aleyhinde bir fısıltı kampanyası başlattılar. Bu kampanyanın temel konusu, Kurtbek’in askeri bir iktidara zemin hazırlamakta olduğu ve stratejik yerlere kendi adamlarını yerleştirirken, bu reform programını perde olarak gösterdiği üzerineydi..
   Fakat reform lehine baskılar da güçlüydü. 1952’ye gelindiğinde Türkiye artık bir NATO üyesi idi ve NATO komutanları da değişen ve rasyonel bir sistem görmek istiyordu. Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay arasındaki yetki bölüşümünün sınırı açıkça çizilmemişti. Kurtbek aslında, demokratik bir devletin kuralları gereği, orduyu sivillerin kontrolüne vermek istiyordu.
   3 Mayıs 1953 günkü Kabine toplantısında hem Bayar, hem de Menderes tarafından Kurtbek’in programı onaylansa da asla uygulanamadı !.. Bir gün Menderes, kendisine bir mesaj gönderip, bu programı şimdilik ertelemesini isteyince, 27 Temmuz 1953’te istifa etti.. Fısıltı kampanyası sonunda etkisini göstermişti !..
   Böylece Menderes generalleri yatıştırdı, fakat aynı zamanda askeri kurum üzerinde sağlam bir denetim kurma fırsatını da yitirdi…
  
   DP’lilerin generallerinden güven duymaları için iyi nedenleri vardı ve bu nedenle daha düşük rütbeli subayları ihmal ettiler. Fakat Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişinden sonra, silahlı kuvvetlerin niteliği değişmeye başladı ve bu subaylar daha önce sahip olmadıkları bir önem kazandılar. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde eğitim görmüş yaşlı generallerin başa çıkamadığı modern atom ve nükleer savaş bilimini öğrenmek için gerekli zihni esnekliğe sahip kurmay subaylar için özellikle geçerliydi. Bu nedenle NATO üyeliği orduyu teknolojik olarak böldü. Menderes’in generallerle uzlaşması, orduyu rütbe ve sosyo-ekonomik statü açısından da bölerek bu bölünmeyi artırdı..
   Alt rütbedeki subaylar arasında huzursuzluk ellili yılların ortasında başladı. Bu durum, Türk ekonomisinde enflasyonist eğilimin başlangıcıyla ve büyük kent merkezlerinde DP’lilere yönelik genel düş kırıklığıyla çatıştı. Menderes bu subayların beklentilerine yanıt vermemişti. Milli Şef sistemi değişmişti ; fakat yerine temelden farklı bir şey konulmamıştı. Gerçekte sistem, ordunun geri kalan kısmı ihmal edilirken, generallerin el üstünde tutulmasıyla aynı görünüyordu. Türkiye ordusu, NATO’daki müttefikleriyle karşılaştırıldığında, durum daha da kötü görünüyordu. Hükumetin, silahlı kuvvetlerin maddi refahına aldırmaması ciddi bir hataydı. NATO içinde Türk askerleri maddi geriliklerinin farkına varmaya başladılar. Buna karşılık, Türk toplumunun diğer kesimleri, özellikle de iş dünyası, serpilip gelişiyor gibiydi. Böylece geleneksel disiplin zedelendi..
   DP’liler, orduyu ekonomik büyümeyi sağlayacak bir kurum olarak görmüyorlardı. Askeri bütçenin, enflasyonu artırarak ekonomiye zarar verdiğini, ordunun masrafının NATO tarafından karşılanması gerektiğini savunuyorlardı. Ayrıca, ordunun sabırlı olmasını ve ekonominin gelişmesini beklemesini istiyorlardı. Pastanın herkese yetecek kadar büyük olması gerekiyordu !.. Diğer sektörler öncelikliydi : Ülkenin yollara, elektriğe, suya, sanayiye ve refaha ihtiyacı vardı.
   DP’liler böyle bir programı sadece sözünü etmekten öte uygulamış olsaydı, alt rütbeli subayların yararlanmak için kendi sıralarını bekleyeceklerinden en ufak bir kuşku yoktu. Fakat bütün iyi niyetlere rağmen bunların da mensubu bulunduğu alt orta sınıf ve yoksullar ile zenginler arasındaki uçurumun daha da genişlemesinden başka hiçbir şey görmediler. DP’liler değerlerde temel bir değişiklik, Türk toplumunun manevi değerlerinden maddi değerlere bir değişimi başlatmıştı. Bu şemada askerler, bir zamanlar fiilen üstün oldukları toplumsal yapıda kendilerini aşağıda buldular. 1954 yılında genç bir subay kıt maaşıyla evlenemez ve ortalama bir yaşam standardı sürdüremez duruma geldi.
   Politikacılar arasında süren siyasi çatışmalardan silahlı kuvvetlerin etkilenmesi ve kendi sıkıntılarını muhalefet partilerine eklemlemeye başlamaları doğaldı..
   Bu nedenle, ordudaki huzursuzluk ile CHP’nin faaliyetleri arasında güçlü bir dolaylı ilişki vardı..
      





 

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.