30 ) BİR TARİH KOKTEYLİ !…

   Bilgisayarımdaki teknik bir arıza nedeniyle, bazı kayıtlarımın virütik enfeksiyon (!) tanısıyla sizlere ömür  oluşu yayında bazı aksamalara neden oldu. Önce bunun için özür diliyorum …
   Bugün belirli bir konu üzerinde yoğunlaşmadan, kısa ve aynı zamanda belirli bir ilişki düzeni gözetmeksizin bir yazı sunmaya çalışacağım. Ayrıca bunun için de özür dilerim !…
 * Sultan, matematikçi, astronom ve müneccim Uluğ Bey,Timurlenk’in torununun oğluydu.. Dönemindeki bütün gökbilimcileri gibi, bir müneccimdi. En meşhur kehaneti de kendisiyle ilgiliydi : Kendi falına bakmış ve büyük oğlu Abdüllatif tarafından öldürüleceğini görmüştü. Uluğ Bey onunla ilişkileri kesti, küçük oğluna yakınlaştı. Ama sonunda gördüğü başına geldi : Hac yolunda oğlu Abdüllatif tarafından öldürüldü !..
 * Osmanlı’nın ilk dönemlerinde, gayrimüslimlerin kıyafetlerine karışılmazdı. Nitekim, 15.yüzyılın ortalarında, Türkiye’ye yerleşmiş olan Yahudi İsak Zarfati, ”Burada en iyi elbiseleri giyebilirsiniz. Hıristiyan egemenliğinde, çocuklarınızı mosmor veya kıpkızıl dövülme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmadan, asla ’mavi’ ve ‘kırmızı‘ renkli elbiseler giydiremezsiniz..” diyerek Avrupa’daki Yahudileri Osmanlı topraklarına çağırıyordu.
    16.yüzyılın sonlarında, Kanuni’nin torunu III. Murad döneminde, giyim konusunda gayrimüslimler üzerindeki devlet baskısı iyice arttı. Gayrimüslimler, devletin emriyle, kendi kimliklerini ortaya koyacak biçimde giyinmeye başladılar. 4.Eylül.1577 tarihli ferman ile de, Müslüman olmayanların ipek elbise giymesi, hatta elbiselerine ipek işlemeler yaptırmaları yasaklandı  Gayrimüslimler, Müslümanlar gibi sarıkla dolaşırlardı. Yahudiler sarı renkli sarık, Ermeniler alaca renkli tülbent, diğer Hıristiyanlar mavi renkli sarık takarlardı. Osmanlı İmparatorluğu’na gelen Frenkler (Latin Katolikleri) yani Avrupalı Hıristiyanlar da siyah renkli şapka kullanırlardı.
 * Evliya Çelebi 1671’de İzmir’den geçer. Frenklerin yararlandıkları statü karşısında duyduğu şaşkınlık belirtilmeye değer: ”Soluk renkli Frenkler gemilerle geliyorlar, Smyrna’nın yarısı adeta Frengistan. Herhangi biri bir kafire tokat atsa, inzibat güçleri onu yakalayıp hiç acımadan kadıya götürüyor. Kadı da onu ya öldürüyor ya da cesedini anında yok edecek olan kafirlere öldürtüyor.(…) Kafirlerin evleri kentin kuzeyinde sahil boyunda bulunuyor. Bunlar büyük ve birkaç katlı evler. Frenkler durmadan birbirlerinin evine gidip geliyorlar.”
  * Yeniçeri Ocağı’ nda ilk zamanlar disiplin tamdı. Kurallara uymayan yeniçeriye, yere yatırılıp 80 değneğe kadar sopa vurulur; kimileri “merd-i tımar”, ”merd-i kale”, ”defter çalığı” damgalamasıyla Ocaktan atılır; cinayet işleyenler Rumelihisarı’nda boğulduktan sonra ayağına taş bağlanıp denize atılırdı. Bu infazdan sonra hisardan top atılması da usuldendi.
  * 1861 yılında Bağdat’ta görülen kolera, üç dört sene içinde Kudüs, Kıbrıs, Girit, İzmir ve Edirne’ye ulaşmış, nihayet İstanbul’u etkisine almıştı. Güçlükle bastırılan salgın binlerce kişinin ölümüne sebep oldu ve büyük korku yarattı. Devrin padişahı Sultan Abdülaziz, salgının yok edilmesinde yararlık gösterenlere verilmek üzere “Kolera Madalyası” adıyla bir madalya bile çıkarmıştı.
* İstanbul coğrafi bakımdan dünyanın seçme yerlerinden olup ona sahip olan devletin başka devletlere hakim olması tabii idi. Osmanlılar İstanbul’a yerleşerek kuvvetlerini arttırıp başkalarına galebe imkanlarını hazırladılar. İstanbul fetih olunmasaydı Devlet-i Aliye bu kuvvete ulaşamazdı.
Napolyon dermiş ki: Dünyada tek hükümet olsa,merkezi İstanbul olmalıdır.
  
* Öteden beri kral bayrağının rengi beyaz ve Paris şehri bayraklarının rengi kırmızı-mavi iken La Fayatte , milletle hükümet arasında birlik husulüne alamet olmak üzere bu üç rengi birleştirerek milli muhafızların bandırasını meydana getirmişti. Halen Fransız bayrağı bu üç renkten meydana gelmiştir. 
* 1822’de Hurşit Paşa’ya bir kabza kılıç, maiyetinde bulunan kumandanlara kürkler yollandı. Tepedelenli’nin, çocuk ve torunlarının mal ve mülkleri devletçe zapt edildi. Kaledeki mahzenleri açıldığında 4 seneye yetecek ekmek ve su ve pek çok mühimmat çıktı. Çıkan paradan 4.000 kesesi Hurşit Paşa’ya, 500 kesesi onun maiyetindeki vezirlere, 600 kesesi Mora başbuğu Seyit Ali Paşa’ya verildi. Geriye kalan 30.000 kese altın İstanbul’a getirildi. Mücevherleri her nasılsa zayi olmuştu !.
    Kendisinin Korfu’da bir çok emanet parası olduğu rivayet edilirse de kimin nezdinde olduğu bilinemedi. Bir çok gömülü parası olduğu da söylenmesine rağmen yerleri meçhul kalmıştır. Tevkif ve idamı sırasında kıymetli eşyasının zayi olmuş olması ihtimali vardır..
 * Tarihi bir metni resimlendirmek için bir dizi padişah portresi yaptıran ilk sultan, Murad’dı. Sokollu Mehmed Paşa’nın 1579’da öldürülmesinden önce tamamlanan bu dizi, Veziriazamın Venedik’e, muhtemelen Paolo Veronese’nin atölyesine sipariş ettiği sultan portrelerine dayanıyordu…
 *  Levant şirketinin papazı İngiliz Dr John Covel, Sultan IV. Mehmed’in 14-29 Mayıs 1675’ te Edirne’de yaptırdığı sünnet şenliklerine katılmıştı. Şehzadelerle birlikte halktan çok sayıda çocuk da sünnet edilmiş ve Dr Covel olayı gözlemlemişti.. -“Hatta,” diyordu, ”Türkler görmenizi engellemek bir yana, size yol bile açıyorlar..Yüzlercesinin sünnet edildiğini gördüm (13 gecede yaklaşık 2000 sünnet oldu)…İleri yaşta da çok kişi vardı, özellikle de Türk olan dönmeler. Müslümanlığa geçiş uygulamasında birkaç duruma tanık oldum. Kişi Padişah’ın ve Vezir’in önüne gidiyor ve külahını yere atıyor ya da sağ elini ya da işaret parmağını kaldırıyordu; sonra derhal (bu amaçla orada duran) görevli tarafından götürülüp, diğerleriyle birlikte sünnet ediliyordu. Vezir’in huzuruna çıktıktan sonra çadıra sıçrayıp, oynayarak gelen 20 yaşlarında bir Rus gördüm, ama kesildikten sonra (ileri yaşlardaki çoğu gibi) suratı asılmıştı. Bir gece, Vezir’in yolunu soran bir gence rastladık. Köylü bir delikanlı olduğu için, Vezir’den ne istediğini sorduk. Bize kardeşinin Türk olduğunu, gidip onu bulacağını, kendisinin de sünnet olacağını söyledi; ki gün sonra dediğini yapmıştı…Bu 13 gün içinde en az 200 kişi din değiştirdi…”
*  Beyoğlu’nun en büyük bonmarşelerinden biri de “Baker “ mağazalarıdır. Hazır giyim ve tuhafiye üzerine çalışır. Sahibi George Baker adında bir İngilizdir ki Abdülhamid’den soğuk hava depoları ayrıcalığı da sızdırmıştır. Hazretin beş oğlu, iki de kızı vardır. Oğlanlardan üçü İngiltere’ye gidip iş tutmuşlarsa da, ikisi İstanbul’da kalıp baba işini sürdürmüşlerdir. Baba Baker’in Taksim’de saraylar kadar büyük bir konağı da vardır. Orada 21 Şubat 1905 günü öldüğü vakit 93 yaşında bulunuyordu. Bu bilgileri öyle her yerde kolayca bulamazsınız, ölüsü Şirketi Hayriye’nin 43 numara vapuruyla Haydarpaşa’ya geçirilmiş ve Selimiye Kışlası altındaki İngiliz Mezarlığına gömülmüştür. Cenaze töreninde Abdülhamid adına bir yaveri bulunmuştu. 
  *  Erkek terzilerin en ünlüsü “Mir et Coutereau”dur. Yeşilçam Sokağı’nın köşesini tutan terzihane mirasyediler, paşalar,vezirler ve kalantorlara 5 altına kostüm diker. Bir hamlacı giysisi içinse 13 altın ödemek gerekir.
   Sermet Muhtar Alus, diğer ünlü terzi Botter’ı şöyle tanımlar :
“Mağazasında çifter çifter tezgahtar, makastar. Diyelim ki bir kostüm ısmarlayacaksın, kumaş ondan olarak, en aşağı 10 tane sarı altın, Redingot, bonjur, pardesü, palto buna göre ve pahası daha yüksek. Şunu da unutmayalım, o vakitler bizim beyefendiler arasında smokin ve frak modası hiç yok.
    Bu lüks terzibaşıya devam edildiğini caddeden gelip geçen yar ve ağyara göstermek için konak arabasından inince mağazanın kapısında da dakikalarca dikilip duranlar; duruş uzasın diye binbir bahane arayanlar; koltuklarında “Levand Herald”, ”Stamboul”, ”Monıteur Orıental” gazeteleriyle koşan müvezzileri çağırıp, bozukluğu varken çeyreği, mecidiyeyi uzatarak üstünü alıncaya kadar bekleyenler olurdu. Dahası, o çağın en fiyakalı kahve ve lokantası sayılan ”Splendıde” te, camekanın önünde bir limonata içer ya da bir pasta yerken, etrafa duyuracak biçimde garsona seslenenler bile bulunurdu : ‘Niko, vestiyerde paltomun cebinde cigara paketim var, getir onu bana.. Şu lacivert tiftik, geçen hafta Botten’a yaptırdığım canım !’”
 * İngiltere’de erkeklerin karısını satması boşamanın kaba bir biçimi sayılıyordur. Satışın yasal bir nitelik kazanabilmesi için kadının boynuna bir de tasma takılması gerekiyordur. Erkeklerin onurunu artıran bu işler 1837 yılında suç sayılmaya başlar. O yıl, Yorhshıre Mahkemesi, Yoshua Yach-bou adında birini, karısını sattığından dolayı, bir ay süre ile ağır hapse çarptırmıştır…
   10 Ocak 1824 günlü ve 3870 sayılı “Brıstol Journal” da bu konuda şöyle bir haber yer alır:
“-Cumartesi günü, Feake adında bir köylü, Chıppıug Ougar hayvan pazarında karısını 10 şilinge satmıştır. Pazardaki satışlarda hayvan başına 1 peni vergi verilmesi gerektiğinden görevli parayı satıcıdan istemiş ve almıştır…
  * Seferde bağlı oldukları bölükten yahut Orta’ dan firar eden yeniçeri neferlerinin yakalanıp geri getirildikten sonra cellada verilip idam edildikleri çadıra “Leylek Çadırı “ denirdi. Bu çadır ordu karargahının tam ortasına kurulurdu…

   

Leave a reply:

Your email address will not be published.