297 ) 31 MART OLAYI !…

 


   Meşrutiyet ilan edilmişti ancak Almanlar Abdülhamid’in varlığından rahatsızdı. Sultan 4 Ağustos’ta İngiliz yanlısı Kamil Paşa’yı sadrazamlığa getirmişti çünkü Almanların İttihat ve Terakki’yi kullanarak Meşrutiyet’i ilan ettiklerini biliyordu ve onlara ancak İngilizlere yaslanarak karşı koyabilirdi..Hatta bunun için demiryolları imtiyazını bile İngilizlere verebilirdi. Bu, Almanlar için büyük bir yıkım demekti. Bunu önlemek için Alman elçisi Baron Marschall’a talimat verildi. ( Mehmet Selahattin, “Bildiklerim” s.28 )
   Dönemin Meclis-i Mebusan Başkanı Ahmet Rıza anılarında şunları yazıyor : “Meclis-i Mebusan’ın açılışından sonra memlekette gizli ve sorumsuz bir kuvvetin varlığından şikayet olunmaya başlandı. Bir akşam Almanya elçiliğine yemeğe davet edildik. Yemekten sonra Elçi Baron Marschall benim yanıma gelerek konuyu açtı. ‘İhtilali İttihat ve Terakki yaptı. Halbuki memleketi başkaları idare ediyor. Niçin devlet idaresini elinize almıyorsunuz ? Hükumetten şikayet edilecek olursa ben ne yapayım ? Cemiyet öyle istiyor diyor ; Cemiyet ise, meydana çıkmıyor, sorumluluktan korkuyor gibi görünüyor’ dedi..” ( Ahmet Rıza, “Ahmet Rıza Bey’in Anıları”, s.35 )
   Evet, gerçekten de Cemiyet meydana çıkmıyordu. Meşrutiyet ilan edilmiş, Cemiyet’in yedi kişilik merkez yönetimi halen açıklanmamıştı. Bu arada Cemiyet üyelerinden hiçbirisinin ihtilal hakkında yayın yapmaması kararı alındı. 
   Meşrutiyet’in ilanından sonra Cemiyet, Ağustos 1908’de, Prens Sabahattin’in önderlik ettiği Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ile birleşme girişiminde bulunarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını aldı.. Ancak bu birleşme çok kısa ömürlü oldu. Prens Sabahattin yanlıları, cemiyeti gizli çalışma, yönetimi baskı altına alma gibi yöntemlerini, orduyu siyasete karıştırmasını eleştirdiler. Sabahattin, Eylül 1908’de Ahrar Fırka‘sının kuruluşunu destekledi. Cemiyet toplumda uyandırdığı saygınlığa, etkinliğe karşın hükumet kurmaya yanaşmadı. Çünkü aralarında deneyimli devlet adamı yoktu. Rumeli dışında hiçbir yerde örgütlenmemişlerdi. Üyelerinin büyük çoğunluğu 3. Ordu subaylarıydı. Meşrutiyet ilan edildiği zaman başta olan Sait Paşa Kabinesi’ ne bakan da verememişlerdi. Ağustos 1908’de kurulmuş olan Kamil Paşa Hükumeti’nde de yalnız Adliye Nazırı Manyasizade Refik, Cemiyet üyesiydi..
   Talat Bey’den daha üst düzey bir mason olan Manyasizade Refik, ihtilalden hemen sonra öldüğü için pek bilinmemektedir. Midhat Paşa’nın avukatı ve hukuk danışmanı olan Manyasizade, Cemiyet’in en güçlü isimlerindendi. Cemiyetçe uygulanan açıklama yapılmaması kararına rağmen İttihat ve Terakki ile masonluk bağlantısını Le Temps Gazetesi‘ne 20 Ağustos 1908 günü şöyle anlatmaktadır : Masonların, özellikle İtalyan masonlarının bizi manen destekledikleri bir gerçektir. İki İtalyan locasının, Macedonia Risorta ve Labor et Lux’ün, büyük yardımları dokundu, bize toplantı yeri sağladılar. Bize sığınak teşkil ettiler. Localarda mason olarak toplandık ; zaten aramızda hayli mason vardı, ama asıl örgütlenmek için toplanıyorduk. Beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın çoğunu da bu localardan seçtik, çünkü adaylarla ilgili soruşturmalarda masonlar çok titiz davranıyorlardı, eleme işlemini hemen hemen tümüyle üzerlerine almışlardı..”     
   Görüldüğü gibi elemeleri bile masonlar yapmıştı. Asıl ipler başkalarının elindeydi ve ortaya çıkmıyorlardı..
   1908’in 18 Ekim – 8 Kasım tarihleri arasında Selanik’te, Cemiyet’in ilk kongresi toplandı. Halka açık olmayan kongre büyük bir gizlilik içinde yapıldı. Seçilen yedi kişilik yeni ve gizli  genel merkez üyelerinin adları da açıklanmadı. Ayrıca Cemiyet’in siyasi partiye dönüştürülmesi kararı alındı, fakat buna tam bir açıklık getirilemedi. Cemiyet halka sunacağı demokrasiyi daha kendi içerisinde bile hayata geçiremiyor, bir siyasi parti haline gelemiyordu.. 
  
   Aralık 1908’de yapılan seçimleri Cemiyet büyük bir çoğunlukla kazandı. Ancak mebusların çoğunluğu Cemiyet dışından olduğu için İttihatçı sayılmazlardı. Seçimler sonrasında Cemiyet’e karşı olan Kamil Paşa (Yukarıda sağda) Kabinesi’ni 13 Şubat 1909’da güvensizlik oyu vererek düşürdüler. Yerine Almanlara ve İttihatçılara yakın bir isim olan Hüseyin Hilmi Paşa (Yukarıda solda ) Kabinesi, Cemiyet’in izniyle getirildi. 
   Bu arada İngiliz yanlısı Jön Türklerin Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti yanlıları Servet-i Fünun, Yeni Gazete, İkdam gibi gazetelerle hem Alman taraftarı Hüseyin Hilmi Paşa Hükumetine hem de İttihat ve Terakki’ye muhalefete başladılar.
   İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduğu halk ve askerler arasında yayılıyordu. Meşrutiyet’in ilanından itibaren güvensiz ve karışık bir durum oluşmuştu..5 Ekim’de Ferdinand’ın Bulgaristan’da bağımsızlığı ilan etmesi, bir gün sonra Avusturya-Macaristan’ın Bosna ve Hersek eyaletlerini ilhak etmesi, Girit halkının Yunanistan’a bağlandıklarını bildirmesi, Adakale’nin Avusturyalı askerler tarafından işgal edilmesi gibi olaylar karşısında Cemiyet’in aciz kalıp bir şey yapmaması tepkileri artırdı. 
   Bunun dışında, memleketin her yerinde düzenlenen siyasi suikastlar sonucunda katillerin yakalanmaması hükumete olan güveni sarstı. 2 Aralık’ta İsmail Mahir Paşa, Sultanahmet Meydanı’nda öldürüldü. Katil, elini kolunu sallayarak uzaklaşmıştı. Gazetecilerden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Bey’in aynı şekilde öldürülmesi kamuoyunda şok etkisi yaptı. 
   İttihat ve Terakki, Meşrutiyet’ten sonra Padişah’a sadık Birinci Ordu’ya güvenmeyerek Selanik’teki Üçüncü Ordu’dan Avcı Taburları’nı İstanbul’a getirmişti. 
   Osmanlı Devleti’nin ilk özel harp teşkilatı olarak bu Avcı Taburları gösterilebilir. Çetelere karşı düzenli orduyla karşılık veremeyeceğini anlayan Osmanlı, bu nedenle, tıpkı çeteler gibi dağlarda yaşayan bu taburları organize etmişti. Bulgar, Yunan, Sırp çetecilerle amansız bir mücadeleye girerek onlarca çeteyi bu taburlar yok etmişti.
   İttihat ve Terakki’nin içinde iki ayrı kol vardı. Bunlardan birisi Selanik koluydu. Selanik’te daha çok Batı’nın  Sosyalist ve Masonik görüşleri geçerliydi. Fakat bunların vurucu güçleri, Manastır’a göre çok zayıftı. Çünkü ordudaki subayların Melami idi. Ayrıca eşkıya takibinde bulunan devletin silahlı güçler mensupları da Arnavut asıllı Melamilerdi. ( Abidin Nesimi, “Yılların İçinden”, s.32 )
   Bir başka açıdan bakarsak ; Manastır Ocağı İngiliz, Selanik Ocağı ise Alman etkisi altına girmişti. Abdülhamid de bu konuda şöyle yazıyor : “Böylece Jön Türklerin Selanik teşkilatı Almanların, Manastır teşkilatı İngilizlerin eline geçmiş oldu..” ( İsmet Bozdağ, “Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri” )
   Avcı Taburlarının askerleri Manastır’daki Melami subaylara bağlıydı. 7 Nisan’da Serbesti Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin, faili meçhul kişilerce öldürülmesi, gerginliği artırmıştı. 
   1909 13 Nisan’ında ( Hicri 31 Mart 1325 ), Avcı Taburuna bağlı askerler gece yarısı saat 04’de isyan ederek subaylarını hapsettiler. 
   Tarihçilere göre bu olayı İngilizler planlamıştır. Sadaretten düşürülen İngiliz yanlısı Kamil Paşa’nın oğlu Sait Paşa’nın, Avcı Taburlarının içindeki Hamdi Çavuş’a para vererek onları ihtilal için kışkırttığı belgelenmiştir. ( Doğan Avcıoğlu, “31 Mart’ta Yabancı Parmağı”,s.70 ) Bu para Sait Paşa’ya İngiliz Büyükelçiliği Baştercümanı Fitz Maurice aracılığıyla İngiliz Haberalma Teşkilatı (Intelligence Service) tarafından verilmişti. ( Sina Akşin, “31 Mart Olayı” s.361 ) 
   Avcı Taburları isyan edince, Selanik’ten 15 bin kişilik Hareket Ordusu görünüşte isyanı bastırmak, gerçekte ise Abdülhamid’i devirmek için harekete geçti. Bu orduda Arnavutlardan, Manastırlılardan ve Bulgarlardan oluşan gönüllü siviller de vardı. 700 Selanikli Yahudi’nin oluşturduğu gönüllü Yahudi Taburu, 2. Fırka Komutanı Albay Kazım (Karabekir) Bey’in komutası altındaydı..
   25 piyade taburu, 7 sahra ve 2 cebel bataryası ile 10 süvari bölüğü kuvvetindeki Hareket Ordusu’nun neredeyse yarısı gönüllülerden oluşuyordu. 
 “Sandansky adındaki meşhur Bulgar komitacı da bir takım Bulgarlarla Hareket Ordusu’na katılmıştı. Diğer önemli kısmı da dönmeler olmak üzere bir ordu vücuda gelmişti..” ( Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, c.1, s.301 )
   Yahudi nüfusun yoğun olduğu Bursa’da oluşturulan gönüllü taburunu kuran Mahmut Celal (Bayar) idi. Bayar bu kuvvetle İstanbul’daki Hareket Ordusu’na katıldı.
   Hareket Ordusu Yeşilköy’e geldiğinde komutayı Müşir Mahmut Şevket Paşa aldı. Berlin’de askeri ataşe olarak görev yapan Enver Bey de geri dönerek Yeşilköy’de Hareket Ordusu’na katıldı ve ordunun kurmay başkanı oldu. Şişli’de, Harp Okulu öğrencileri de orduya katıldı.
   İstanbul’daki 30 bin kişilik Hassa Ordusu harekete geçseydi, derme çatma Hareket Ordusu’nu derhal dağıtabilirdi. ( Ali Cevat, “Meşrutiyet’in İlanı ve 31 Mart Hadisesi”, s.70) Abdülhamid, ülkenin parçalanacağının bilincinde olduğu için vatanının işgaline engel olmak amacıyla Hassa Ordusu’nu harekete geçirmedi…
   
   27 Nisan’da Meclis-i Umumi’yi toplayan İttihatçılar, Abdülhamid’in tahttan indirilmesi kararını mebusları tehdit ederek silah zoruyla çıkardılar. Muhalefet tamamen susturulmuştu. Meclis-i Mebusan’ın aldığı karar ve Şeyhülislam Mehmet Ziyaettin Efendi’nin fetvasıyla Sultan Abdülhamid tahttan indirildi ve yerine Veliaht Reşat, V.Mehmet adıyla tahta çıktı. Yalanlarla dolu bir Hal fetvası hazırlanmış, Fetva Emini ve Şeyhülislama zorla imzalattırılmıştı. ( Burhan Felek, “Yaşadığımız Günler” s.126-7 )
   II. Abdülhamid Han’a hal’ini tebliğ için Yıldız’a gönderilen heyetin oluşum şekli ise, Türk tarihinin en yüz kızartıcı olaylarından birisi oldu. Bütün Osmanlı tebaasını temsil etmesi gerektiği iddiasıyla oluşturulan heyette tek bir Türk yoktu !..
   Ahmet Rıza Bey anılarında Abdülhemid’e gönderilen Hal Heyeti’nin tam bir intikam heyeti olduğunu yazmaktadır.( Ahmet Rıza, a.g.e. s.39 ) 
   Bunlar ; Yahudi Emanuel Karasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Gürcü Arif Hikmet Paşa idiler.. Padişah, hal kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu, mabeyin başkatibi Cevad Bey’e sorup öğrenince ; “Bir Türk padişahına, İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı ?” demekten kendini alamadı..
Burada “nankör” ; uzun süre yaverliğini yaptıktan sonra muhalefete geçen Arif Hikmet Paşa idi..
( Fethi Okyar, “Üç Devirde Bir Adam” s.46 ) 

   Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam” adlı kitabında bu olayı şöyle anlatır :
“..Fakat bu hürriyet sarhoşluğu uzun sürmedi. Bu güzel hayal alemine ilk ihanet eden, önce padişahın kendisi oldu. Bir gün İstanbul’da, bütün bu yeniliklere karşı, padişahın kışkırttığını söyledikleri bir asker ayaklanması çıktığı haberi Edirne’de bomba gibi patladı..
  Bizim şehirde mahalleler şimdi gene boşalıyordu. Fakat bu sefer İstanbul üstüne.. Ağabeylerimin ikisi de gönüllü taburlarıyla hareket ettiler. Büyüğü hasta bir subaydı ; fakat Sultan Hamid’in kindar bir düşmanıydı. Ondan daima ‘Şeytan Hamid’ diye bahsederdi. Ama, bunu babama duyurmazdı. Babam padişah hakkında ileri geri söz söylenmesini, hatta onun resminin ellerde dolaşmasını bile hoş görmezdi. O, padişahı, milletin büyüğü sayardı. Bütün büyükler gibi ona da, içten gelen, samimi ve saygılı bir itaati vardı..
  Edirne’den gönüllü taburları hareket ederken ihtiyarlar, çocuklar, hatta kadınlar bile bu orduya katılmak istiyorlardı. Gidenlerin de bayraklarında ‘Ya Hürriyet ! Ya ölüm ! ‘ yazılıydı. Fakat şimdi her nedense bu sözler Rum, Bulgar vatandaşlarımızın kalpaklarından silinmişti. Papazlar, çeteciler, voyvodalar, kaptanlar, özetle Rum, Bulgar eşkıyası kendilerini artık kenara çekmişlerdi. İstanbul’a, hürriyeti kurtarmak için hareket eden orduya bunlar katılmadılar. Bunun üzerine, hürriyetin getirdiği dört kelimeden ; önce ‘uhuvvet’ yani ‘kardeşlik’ kelimesi kendi kendine ortadan kalktı ve unutuldu. Sonra da ‘adalet’, ‘müsavat’ (eşitlik) kelimeleri her nedense eskisi kadar söylenmemeye başladı. Ortada yalnız ‘Hürriyet’ lafı kaldı. Üzerlerine ‘Ya Hürriyet ! Ya Ölüm !’ yazılı bayraklar gene şurada burada görülüyordu ama Tanrı, imparatorluğun kaderine hürriyeti değil, galiba artık ölümü münasip görmüştü..”           

Leave a reply:

Your email address will not be published.