286 ) DEMOKRASİNİN TAŞLI YOLLARINDA !..

 

   CHP Olağanüstü Kongresi 10 Mayıs 1946’da toplandı ve Parti kendini demokratikleştirme yoluna girdi. 1938’de Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra İnönü’nün kendisine verdiği Milli Şef unvanı kaldırıldı. Aynı şekilde Parti’nin “Değişmez Başkanı” unvanı da kaldırıldı ; gelecekte, dört yılda bir toplanacak Kongre tarafından başkan seçilecekti.
   Kongre, genel seçimlerin 1947 yerine 1946’da yapılmasını da kararlaştırdı. En büyük anlaşmazlıklara yol açan karar ; herhalde, “sınıf farkı, sınıf çıkarları ve bölgecilik düşüncelerinin propagandasını yapmak amacıyla birlikler” kurmayı yasaklayan CHP tüzüğünün 22. maddesinin iptal edilmesiydi. Bu yasağı kaldırdığında CHP, sınıf çıkarları arasında denge kurmaya çalışan ve dolayısıyla da sınıf mücadelesine karşı olan bir parti olmaya devam edeceğini vurguluyordu. Böyle bir deklarasyonun anlamı açıktı. : CHP “sınıflar üstü” bir partiydi. Eğer böyle ise, DP’lilerin konumu neydi ?.. Bu soruya yanıt vermek DP’liler için kolaydı. Sınıf uyumu uydurması, kalkınma sancıları içindeki yeni bir ulus için gerekli görülmüştü. Toplumsal barışın korunması hem özel sektörün hem de devlet sektörünün yararına olmuştu ; fakat, Cumhuriyet dönemi iş mevzuatının bolca gösterdiği gibi, emeğin çıkarları ihmal edilmişti. Bir sorun hariç, bu politikayı koşulsuz desteklemek, işadamı ve sanayici grupların çıkarına olurdu ; sorun, emek mevzuatla denetim altında tutulurken, özel sektörün de, gelişmesini engelleyen yasal ve bürokratik kısıtlamalara tabi tutulmuş olmasıydı. DP’liler, bu bürokratik müdahaleyi kaldırmak istiyordu ; fakat amaçları esas olarak özel sektörün desteklediği bir sınıf partisi kurmak değildi. Böyle bir parti, Türkiye’nin mevcut siyasi ikliminde gerekli değildi. Çok partili siyasete geçişle birlikte bazı CHP’liler, kendi partilerini, ideolojik temelini yeniden değerlendirmeye zorlamak için, Türk siyaset yaşamına sınıf meselesini sokmak istediler. Tek partili dönemde, halkçılık adı altında bütün sınıfları temsil ettiklerini iddia edebiliyorlardı ; fakat yeni bir partinin meydan okuması karşısında, bazı CHP’liler de belli gruplara başvurma gereğini hissediyordu. Kendi partilerinin köylüler, işçiler, küçük çiftçiler ve küçük işadamları gibi grupların desteğini almaya çalışması gerektiğini düşünüyorlardı.
   DP’liler bir sınıf partisi olarak kategorize edilmekten dolayı rahatsızdılar ; yine de, olumlu bir tavır almadan, partiler arasında hiçbir fark olmadığı iddiasına karşı savunmasız kaldılar. Bu iddiayı sürekli olarak yalanlarken, asla inandırıcı farklılıkları öne çıkaramadılar. Bu durum, DP’lileri şikayet etme, eleştirme ve iktidar partisinden ödün üstüne ödün isteme olumsuz politikasına zorladı. CHP’lileri muhalefetin hiçbir konuyu gündeme getirmeyip, hükumeti sırf eleştiri olsun diye eleştirdiğini iddia ediyordu. Partiler arası ilişkileri keskinleştiren ve demokrasi deneyimine kötü bir başlangıç olan, bu olumsuz politikaydı..
   Bu olumsuz politikanın ilk belirtisi, DP’lilerin hem belediye seçimlerine hem de 1946’da yapılırsa genel seçimlere katılmayı reddetmeleri oldu. Seçimlerin boykotu, İnönü’nün CHP içindeki ılımlı grubunu kızdırdı. Çok partili siyaset denemesinin tehlikeli olacağını ve istikrarsızlığa yol açacağını iddia eden aşırılara karşı bu grup, çok partili siyaset yaşamını desteklemişti.

    

   DP’nin siyasi stratejisi ürünlerini vermeye başladı. Muhalefet partilerinin boykot ettiği yerel seçimlerden hemen sonra, iktidar partisi genel seçimlere hazırlık açısından daha liberal önlemler aldı. Tek dereceli bir seçim sistemine geçişi sağlayan bir yasa kabul edildi, üniversitelere idari özerklik verildi ve Basın Yasası liberalleştirildi. Fakat bu ödünlerle birlikte, ılımlı CHP’lilerden “Demokratik Kargaşa” uyarısı da geldi. Bu uyarı, “toplumsal yapıda derin rahatsızlıklara neden olan ortam devam ederse, bir süre özgürlük defterini kapatıp otoriteyi baştan aşağıya tesis etmek gerekli olabilir” diyen İnönü’nün sözcüsü Nihat Erim’den geldiği için anlamlıydı.
   İnönü’nün o günlerde, sadece DP karargahına birkaç jandarma göndererek yeni partiyi kapattırabileceği herkes tarafından biliniyordu. Halk, partilerin gelip geçişini görmeye alışıktı ve bir protesto için ayağa kalkması olası değildi !..
   Genel seçim tarihi, 21 Temmuz olarak belirlendi ; daha önceki katılmama tehditlerine karşın DP’liler, kararlarını bir “fedakarlık” olarak niteleseler de, seçimlere katılmayı kararlaştırdılar. Seçimleri boykot, Parti’nin kapanması anlamına gelebilirdi, en azından Meclis’te temsili ve bir propaganda platformunu yitirmeyi gerektirirdi. Seçim kampanyasında DP’liler, siyasi sistemde kendisine partiler üstü bir rol vererek İsmet İnönü’yü partisinden ayrılmaya teşvik etmeye çalışan yeni bir taktik uygulamaya başladılar. Bu nedenle, CHP’nin kendi adayı olarak “Milli Şef”i gösterdiği seçim bölgelerinde ( o zamanki yasaya göre, bir aday birden fazla yerde aday olabiliyordu ), DP’lilerin de kendi adayları olarak onu gösterecekleri açıklandı.
   Elbette, karşılık olarak, iktidara geldiklerinde İnönü’nün cumhurbaşkanlığını devam ettirmesi olanağını ellerinde tutuyorlardı. Bu yaklaşım, Türkiye tarihinde yeni bir temel atma arzusuna başvurmak için tasarlanmıştı..
   
   1946 seçim kampanyası siyasi atmosferi sertleştirdi. CHP çatışmadan sakınan bir kampanya yürütmeyi umut ediyordu ve bu nedenle CHP örgütlerine,siyasi ısıyı artıracak konulardan sakınmaları talimatı gönderdi. Ne var ki, DP’liler gerçek ve yakıcı sorunların yerine, çatışmaya dayanarak gelişip güçleniyorlardı. CHP talimatının yayımlandığı aynı gün, DP’liler, aynı uygulamaların genel seçimlerde de gerçekleşme olasılığını ima eden “Müdahale, Baskı ve Usulsüzlük Belgeleri : Mahalli Seçimler” başlıklı bir broşür çıkardı. Bu korkular yersiz değildi ; zira, CHP’nin parti örgütüne verdiği talimata karşın, bürokrasi DP’lilere karşı baskı taktiklerinden zevk alıyordu.
   Seçimler 21 Temmuzda yapıldı ve 465 sandalyenin 390’ını kazanan CHP’lilerin ezici zaferiyle sonuçlandı. DP’liler 65, bağımsızlar 7 sandalye kazandı. O zamanki genel inanışa göre seçimler dürüst olmamıştı ve bu durum daha sert ve talihsiz bir siyasi mirasın tohumlarını ekti ; zira DP’liler, 1950’lerdeki kendi aşırılıklarını haklı çıkarmak için buna işaret edebiliyorlardı. İnönü’nün liderliğinde kendi partilerinden dürüst oynamayı bekleyen çok sayıda CHP’li de uzaklaştı. Ordu içindeki subaylar bile CHP’den soğuyup DP’ye sempati duymaya başladı…

                                   

( FEROZ AHMAD’ın, “Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980)” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir )

Leave a reply:

Your email address will not be published.