284 ) MUDANYA SAVAŞI !..

   Savaş kazanılmıştı. Şimdi de barışın kazanılması lazımdı. Barışa çıkan yol önce bir mütareke aşamasından geçecekti. Mütareke konferansı 3 Ekim 1922’de Mudanya’da açıldı. Başkumandanlık bu konferansa, Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’yı Türk temsilcisi olarak gönderdi..
   Kurtuluş Savaşında Türkiye, görünürde Yunanlılar ile savaşıyordu ve son taarruzla yenilen Yunan ordusu idi ama aslında arka planda yer alanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan büyük devletlerdi. Mudanya’da toplanan mütareke konferansında da İsmet Paşa’nın ve onun şahsında Türkiye’nin karşısına çıkanlar, Yunan temsilcileri değil, İngiltere, Fransa ve İtalya işgal ordularının kumandanları oldular !..
   İsmet Paşa mücadelelerini, Yunan ordusunun mağlup temsilcilerine karşı değil, Birinci Dünya Savaşının galipleri olarak konuşan ve Mudanya’da kendi adlarına söz söyleyen mağrur insanlara karşı yürüttü. Zaten onlar adına da söz sahibi, içlerinden yalnız biri, İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Sir C. Harrington’du..
   “Bizim pek çok gemilerimiz, toplarımız, uçaklarımız vardır. Bu sebeple İngiltere’yi kızdırmak, akıllıca bir iş değildir..”
   Bu sözler de gösteriyor ki, Mudanya’da konuşan, Yunanlılar değil İngiltere’dir. Zaten konferans masasında bir Yunan delegesi yoktur..

   Konferansta İngiltere’yi General Harrington ( soldan ikinci ), Fransa’yı General Charpy ( soldan birinci ) ve İtalya’yı General Monbelli ( sağ başta ) temsil ettiler. Onlar için konu, askeri harekatın durdurulması ve bilhassa, işgal kuvvetleri ile Türk birlikleri arasında olası çatışmaların önlenmesiydi. Türkler için ise dava, Yunanlıların en kısa zamanda Türk topraklarını boşaltarak, Türk askerlerinin Meriç nehrine kadar vatan topraklarına yayılmalarıydı.
   Konferans oldukça soğuk bir hava içinde başladı. Müttefik generallerin Türklerle böyle bir masa başı toplantısını yadırgadıkları belliydi. Kaldı ki karşılarına, Türk orduları temsilcisi olarak çıkan adam da, ilk bakışta gözlerini doldurmamıştı.. Örneğin Harrington, bir mektubunda şunları yazmıştı :
“İsmet Paşa’yı ilk gördüğüm vakit,  beni fazla etkilemedi. Görünürde, gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bundan başka -bir eksiklik mi, yoksa bazı durumlarda bir meziyet mi bilinmez- çok da ağır işitiyordu..
  Öyle sanıyorum ki aşağı yukarı 42 yaşlarındadır. Bizimle münasebetlerinde önceleri çok inatçı görünüyordu. Onun güldüğünü hemen hemen hiç görmedim. Yalnız ‘ nasılsınız ?’ veya ‘ Allah’a ısmarladık ‘ derken biraz gülümsüyordu. Elbette ki Ankara’dan aldığı kesin talimata göre hareket ediyordu. Ama ayrıntılar konusunda bir Üstat’tı..
   Her satırı gayet dikkatle inceler ve baştan sona kadar okur, notlarını hızla alır ve satır aralarında gizli bir anlam bulunmadığına kanaat getirmedikçe fikrini söylemez. Ama daima nazik davranır.
   Heyecanlandığını asla belli etmedi. Bir tür hukukçu kafası var. Bir belgeyi baştan sona kadar okur,sonra birkaç dakika düşünür ve ondan sonra her paragraf hakkında fikrini söyler.
  Çalıştığımız sürece onu büyük bir dikkatle inceledim. Bunun için her fırsattan yararlandım. Fakat bütün çabalarıma rağmen onu biraz daha insancıl kılmayı başaramadım..
  Hiç şüphesiz ki iyi bir generaldir. Ordusu da ona güvenmektedir. Mustafa Kemal’in çok yakın arkadaşıdır. Ama sanıyorum ki, bir sofra başında oturup yemek yemek, sohbet etmek için iyi bir sofra adamı değildir..”
  ( Bu sözler General Harrington’ın 10 Ekim 1922 tarihli ve her yerde yayınlanmayan bir mektubundan alınmadır. Bu mektup onun tarafından, ileride barış konferansında da müttefiklerin karşısına çıkacağını tahmin ettiği İsmet Paşa hakkındaki izlenimlerinin Lord Curzon’a iletmesi için Londra’da Mr. Horace’a yazılmıştır. Mektubun aslını, Atatürk hakkında bir kitap yazmış olan Lord Kinros görmüş ama kitabında yayınlamamıştır. Ancak bunun bir suretini, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal’a vermiştir.. )
 

   Bu konferansa “Mudanya Savaşı” demek çok yanlış olmaz !.. Çünkü Londra’da bir kabine, Anadolu savaşının son aşamasında Yunanlıları biraz daha kendi kaderlerine terk etmiş olsa da, şimdi Türklerin de, zaferlerinin bütün meyvelerini toplamalarını önlemek kaygısı içindeydiler.. Yeni bir savaş açarak, Orta Doğu’ da sarsılan İngiliz prestijini kurtarma girişimine başlamışlardı. Bu girişimlerin hemen bütün belgeleri yayımlanmıştır.
   Türklere karşı yeni bir hareketin baş tahrikçileri, Başbakan Lloyd George ile Churchill olmakla birlikte, bu girişim kabinenin tüm üyeleri tarafından benimsenmişti. Başbakanın mektubunda, Krala bu konuda güvence vermek isteyen şu cümleleri okuyalım :
“Kemalistler, Çanakkale tarafındaki kıyıyı işgal etseler bile, donanmamız Çanakkale Boğazının hürriyetini garanti altına almaya hazırdır. Kemalistler Çanakkale’ye iki yoldan silah getirebilirler ki, bunların ikisi de hem havadan, hem de denizden bombardıman edilebilir. Britanya kara, deniz ve hava kuvvetlerinin ilk anlardan itibaren Gelibolu yarımadasından, kendi varlıklarını duyurmalarına karar verdik. Ayrıca doğuda hareket için emre hazır durumda bir tugay bulundurmaya da karar verdik. Hava kuvvetimiz Mısır’dan derhal kuvvetler gönderecektir..”
   Bu hazırlıklara girişildiği sırada, Trakya henüz Yunan işgali altındaydı. Müttefiklerin daha 1920’den itibaren İstanbul ve Boğazlarda 31.000’i İngiliz olmak üzere 65.000 kişilik askeri kuvveti, 250 topları, hava ve deniz filoları vardır.
   Ama Türklerin lehine işleyen şartlar da vardır. Öncelikle Yunanistan artık ihtilal içindedir. Anadolu bozgunu Yunanistan’ı karıştırmıştı. Nitekim ilk ağızda hiç olmazsa Trakya’da tutunmak ve maneviyatı kurtarmak çabalarına giriştiler. Ama 24 Eylül’de Midilli, Sakız ve diğer adalardaki silah artığı Yunan birliklerinin isyanı ve ihtilalci uçakların Atina’ya, Kral ve hükumetine karşı bildiriler atması, Selanik’in de ihtilalcilere katılması sonucunda şu belli olmuştu ki, artık Yunanistan’dan hayır yoktur !..
   Müttefiklerin arasındaki ilişkilere gelince, o da sarsılmıştır. Aralarında o kadar sağlam bir dayanışma yoktur.
   İşte Mudanya konferansı 4 Ekim 1922’de bu şartlar içinde açıldı..
   Müzakereler kolay yürümedi, çetin oldu.. Karşı tarafın direnişi, İngiliz temsilcinin şahsında düğümleniyordu. Diğerleri onun itaatli müşavirleri gibiydiler. Türklerin istekleri bir maddede toplanabiliyordu. Meriç kıyısına kadar Türk topraklarının Yunanlılar tarafından derhal tahliyesi. Diğer işgal kuvvetleri meselesi barış konferansında temizlenmek üzere, şimdilik Doğu Trakya’ya 10.000 kadar jandarma görevli Türk kuvvetinin sevki. Fakat o sırada İngilizleri İstanbul ve Boğazlar durumu tedirgin ediyordu. Çanakkale’de İngiliz ve Türk birlikleri iç içeydiler. Kocaeli üzerinden ilerleyen Türk birlikleri de devamlı olarak İstanbul yönüne sokuluyorlardı. Müttefiklerin daha ilk adımda ortaya attıkları bir tarafsız bölge durumunu daha önce Mustafa Kemal tanımamıştı. Ankara, Yunanlılardan başka, müttefik kuvvetlerin de Doğu Trakya’yı boşaltmalarını istiyordu.
   6 Ekim’de görüşmeler çıkmaza girmiş görünüyordu. Ankara o gün İsmet Paşa’ya verdiği talimatta, istenilen noktalarda anlaşma olmazsa, Türk askeri kuvvetlerinin ileri harekete geçirileceğini, bildiriyordu… Gazi’nin tebliği şöyle idi :
“Ekimin 6. günü için kararlaştırılan içtimaınızda Trakya’nın İzmir’de kararlaştırılan esaslar dahilinde TBMM Hükumetine iadesini kabul etmedikleri takdirde, tasavvur buyrulduğu gibi, 6-7 Ekimde derhal İstanbul üzerine harekete geçiniz..”
   Durum gerçekten de gergindi. Bu gerginlik derhal çözülmezse, atılacak tek adım, savaş demekti..
   Müttefik generaller o gün ve beklenilen saatte Mudanya’ya gelmediler. İstanbul’da ve toplantı halindeydiler. Bu toplantının ne sonuç vereceğini ise Mudanya bilmiyordu. Eğer o gün ufuktan Müttefik delegelerinin gemi dumanları gözükmezse, gecenin örtüsü Marmara topraklarına indiği zaman, Çanakkale’de ve İstanbul Boğazı yönünde silahlar patlayabilirdi !..
   Tam bu sırada, İzmir’de, Mudanya konferansına zemin hazırlayan Fransız generali Pellé de dahil olmak üzere Fransız yetkilileri bizzat Gazi’ye telgrafla başvurarak aracılık girişimlerini başlattılar. İtalyan delegesi de Türklerin görüşünü kabul etmiş görünmeye başladı.
   6 Ekim’de, akşama doğru, müttefik generalleri getiren gemiler ufukta gözüktüler.. Biraz geç saatte konferans toplandı ve anlaşıldı ki bu geliş, ancak durumu kurtarmak içindir. Çünkü Harrington, hükumetinden henüz talimat almadığını, ancak “telsiz ajansından sızan haberlere göre, gelecek yanıtın olumlu olacağını tahmin ettiğini ve toplantının 8 Ekime ertelenmesi” isteğini bildirdi. Belli olmuştu ki İngiltere cephesinde de bir kararsızlık vardır… Belki de Londra hazırlıklarını tamamlamak peşindedir. Nitekim sonradan anlaşılmıştır ki, o sırada İngiltere Dışişleri Bakanı olan Lord Curzon, Paris’e koşmuş ve orada destekçiler aramıştır. Ama İsmet Paşa da boş durmaz.. 7 Ekim akşamı Mudanya karargahından millete bir beyanname yayınlayarak durumu halka açıklar..
   8 Ekimde de beklenen toplantı olmaz. 9 Ekim akşamı ise Mudanya’daki Fransız ve İngiliz temsilcileri İsmet Paşa’yı ziyaret ederek, eski beyanlarına uymayan çekingen şartlar ileri sürerler..
   Ankara’da da gergin ve sinirli bir hava esiyordu. 8 Ekim’de Bakanlar Kurulu İsmet Paşa’nın yeni bir raporu üzerinde konuşmak üzere toplanmıştı. Öyle görünüyor ki İsmet Paşa, krize bir çözüm yolu bulunması peşindeydi. Ankara’nın 9 Ekimde İsmet Paşa’ya son talimatı ulaşmış bulunuyordu.
   General Harrington, 9 Ekim akşamı geç bir saatte yapılabilen toplantının havasını, daha önce değindiğimiz mektubunun başka bir yerinde şöyle anlatır :
“Son bir yanıt için konuşmaya oturacağımız vakit, kesinlikle iyimser değildim. Fakat oturum salonuna vardığım zaman, farklı bir atmosfer içinde bulunduğumu anladım. İsmet’in kendisi de daha munis idi. Konuşmaya başlayınca ortada halledilmesi gerekli, belli başlı birkaç nokta bulunuyordu. İkisini hallettik. İkisini de konferansın genel heyetinde görüşmeye başladık. Geri kalan ikisi ise Boğazlarla, jandarma sayısının saptanması konularıydı. 
   Daha önceki konuşmalarımda İsmet, beni anlamadığını ifade etmiş ve Çanakkale hususundaki fikirlerini kabul etmemi istemişti. Bunu kesinlikle reddetmiştim. Ne vakit ki bu konuda daha fazla bir şey elde edemeyeceğini anladı : ‘ J’accepte ! ( kabul ediyorum) ‘ diye bağırdı… 
   Jandarma sayısı konusunda da daha fazla zorluklar bekliyordum.  10.000 rakamını kabul edeceğini söyledi. 8.000 rakamı üzerinde anlaştık. O da, ben de rahatladık..
   Ondan sonra İsmet, daha munis ve güler yüzlü oldu ve beni özel olarak görmek istedi. Konumuz İstanbul’daki Türklerin durumu idi. Bu arada ve ayrıca ben ona askeri durumumuzdan ve Mezopotamya ( Irak ) hakkındaki fikirlerimden bahsettim. O da bana, kendi mesleki ve asker hayatı hakkında bazı konuşmalar yaptı..”
   Kriz atlatılmıştı. Ondan sonra da işler daha kolay yürüdü. Ancak, 6-8 Ekim krizi iledir ki müttefikler, yeni Türkiye’nin karar verme ve direniş kudreti hakkında, yakından bir fikir edinmişlerdir. Bu deneyim, daha sonraki gelişmelerde de, yeni devleti anlamak bakımından çok yararlı oldu..
      

( ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’İN YAZILARINDAN DERLENMİŞTİR..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.