276 ) KAYZER’ İN CİHADI !..

   Kayzer’in, Doğu halklarını ve aşiretlerini Almanya’nın düşmanlarına karşı ayaklandırma planının Berlin’de pek çok taraftarı vardı. Bu şahinlerin en başında, konuyu ilk başta ortaya atan ünlü doğu bilimcisi Max von Oppenheim geliyordu. Von Oppenheim, savaştan bir süre önce Kahire’de diplomatik kimlikle çalışırken, Dışişleri Bakanlığı’ndaki amirlerine gizli bir rapor hazırlamış ve burada, bir savaş durumunda, militan İslam’ın Alman savaş mekanizmasına “hesap edilemeyecek kadar etkin biçimde” bağlanabileceğini göstermişti. Bu raporun Wilhelm’in hayallerini beslediğine dair kanıtlar vardır. Savaş başladığında Oppenheim derhal Berlin’e çağrıldı ve İtilafçılar’a, özellikle de İngiltere’ye karşı böyle bir terör planı hazırlaması istendi.
   Cihadı Alman stratejisinin önemli bir parçası olarak gören bir diğer kişi de, Genelkurmay Başkanı General Helmuth von Moltke’ydi. General, Hindistan ve Kafkasya’da şiddetli ayaklanmalar başlatarak “İslam fanatikliğinin” İngiliz ve Ruslar’a yöneltilmesi için ısrar ediyordu. Böyle bir planın uygulanabilirliğini garantileyen ise, İngiliz ve Ruslar’a duyduğu antipati yüzünden çok önemli doğu deneyimini Wilhelm’in hizmetine sunmuş olan İsveçli kaşif Sven Hedin’di..
   Alman ileri gelenlerinden fikri tümüyle destekleyenler içinde, Hindistan ile paha biçilmez hammaddelerinin İngiltere’nin pençesinden koparılmasını isteyen Prusyalı çelik kralı August Thyssen de vardı.. Almanya’nın ortaya attığı cihadın diğer bir savunucusu da, Berlin Üniversitesi’nde Türk Tarihi profesörü olan Ernst Jackh’ dı. Kayzer’in müthiş güvendiği bu ateşli yayılmacı, hükümdarı bu büyük serüvene itmiş, onu, Doğu’daki bütün yerli halkların bu çağrıyı beklediğine inandırmıştır.
   Kimi yüksek rütbeli askerler, planın başarı şansı hakkında kuşkuluysalar da, cihad komplosu Dışişleri Bakanlığı’nın tam desteğini almıştı. Planlamanın başında ise, sonradan Dışişleri Bakanlığı’na getirilecek olan Dışişleri Müsteşarı Arthur Zimmermann vardı. Proje çok geçmeden Zimmermann Planı olarak anılmaya başlandı.
   Planda bir diğer önemli kişi de, Almanya’nın İstanbul Sefiri Baron Konrad von Wangenheim’dı. Boğaz ufuklarına hakim ve cephesi İran, Afganistan ve Hindistan’a dönük dev sefareti, cihadın başlatılacağı üs olarak kullanılacaktı..
      Ernst Jackh

   Amerikan Sefiri Morgenthau yıllar önce şöyle anlatıyor :
“Odasında oturmuş, kocaman kara bir Alman purosu tüttürürken, bana Almanya’nın, fanatik İslam dünyasının tümünü Hıristiyanlara karşı ayaklandırmayı planladığını açıkladı.” 
   Ama önce, o zaman hala tarafsız olan Türkiye’yi Alman saflarında savaşa sokmak gerekliydi. Çünkü, ancak Halife sıfatıyla Sultan, cihad ilan edebilirdi. Amerikalı, bu nedenle, “Kayzer’in dünya hakimiyeti için kurduğu komplonun başarısı sadece Wangenheim’a bağlıdır” diye yazıyor. Morgenthau ayrıca şöyle diyor : “Wangenheim bu görevi başardığı takdirde, yıllardır son hedefi olarak gördüğü Almanya Şansölyeliğini alacağına inanıyordu.”

   Cihadın en çekici yanlarından biri de, insan gücü ve para bakımından ucuz olmasıydı. Dost ve sempatik aşiretlerin yardım ettikleri birkaç ajan, normalde birkaç piyade tümeni gerektirecek bir işi başarabilirdi. Ancak, amacın gerçekleştirilmesi, planlamanın mükemmelliğine bağlıydı ve Almanlar da bu konunun ustasıydılar. Uygun liderler bulmak, onları yüklenecekleri olağanüstü görev için eğitmek gerekecekti.
   Sonra olaylar bir çorap söküğü gibi gelişti. Daha önce bu dönemle ilgili değişik olayları anlattığım için, ülkemizin bu büyük savaşa nasıl girdiğiyle ilgili bölümleri es geçiyorum…
   Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesinden üç hafta sonra, İngiltere ile müttefiklerine karşı Sultan tarafından resmen cihad ilan edildi. Cihad fermanı ülkede, Sultan’dan sonra, en büyük dini yetkili olan Şeyhülislam tarafından törenle okundu. Ertesi gün, Sultan’ın bu çağrısı Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün camilerinde okundu ve bütün gazetelerde yayınlandı..
   Ancak, Berlin ve İstanbul, Sultan’ın fetvasının İngiliz ve Rus hakimiyeti altında yaşayan milyonlarca Müslümanı kapsamasını istiyordu. Cihad bayrağı altında oralarda ihtilalci ayaklanmalar başlatmayı, İngiliz ve Rus ordularındaki Müslüman birliklerin Türkiye ya da müttefiki Almanya’ya karşı savaşmayı reddetmelerini istemekteydiler. Bu nedenle, İstanbul matbaalarında Mısır ve Hindistan’a, Kafkasya ve Orta Asya’ya ve diğer İslam ülkelerine gizlice sokulmak üzere binlerce broşür hazırlandı. Broşür, her taraftaki molla ve imamların, anlayıp cemaatlerine iletebilmeleri için Kuran’ın evrensel dili Arapça ile yazılmıştı..
   Cihadı başlatmak ilk kez Kayzer Wilhelm’in fikriyse de, Enver Paşa da bunun kendi emellerini gerçekleştirmenin bir yolu olduğunu kısa zamanda görmüştü. Bu nedenle, Berlin onun önerisiyle, Türkiye savaşa girmeden haftalarca önce, hedefi İran ile Afganistan’ı savaşa katmak olan gizli bir Türk-Alman heyetinde yer alacak bir subay grubu gönderecekti. Seçilmiş Türk askerlerinin eşliğindeki heyet, cihad ilan edildiği anda İran sınırından içeri girecekti. İranlılar, İngiliz ve Ruslardan o kadar nefret ederlerdi ki, Enver Paşa, Tahran’ın cihada katılacağını ya da tarafsız da kalsa, heyetin kendi topraklarındaki faaliyetine göz yumacağını umuyordu. Heyet Kabil’e varınca, Afganistan Emiri’ni kutsal davaya katılmaya ve askerleriyle aşiretlerini geçitlerden İngiliz Hindistanı’na sürmeye ikna edecekti.. Aynı sırada, Türk ajanlarının ardından yola çıkan bir Osmanlı ordusu Kafkasya’yı istila edecek, oradaki Müslümanları cihad bayrağı altında toplayarak Rusları kovacak ve sonra da Orta Asya’ya gidip oradaki Türk kardeşlerini özgürlüğe kavuşturacaktı.. Bütün bu toprakların İstanbul ile Berlin arasında nasıl paylaştırılacağına sonra karar verilecekti !..

   1915,Tahran’da Türk-Alman keşif grubu
   
Wilhelm Wassmuss    Oskar von Niedermayer, 1916, Afganistan’da

   Almanlar, ortak Afganistan misyonu için ekiplerini, Türkiye’nin savaşa girmesinden ve cihad ilan edilmesinden iki ay önce hazırlamaya başlamışlardı. İlk seçilenler arasında Doğu’da uzun yıllar hizmet görmüş 35 yaşlarında bir diplomat olan Wilhelm Wassmuss vardı. Basra Körfezi’ndeki Buşir’de Alman Konsolosu olan Wassmuss, iyi Farsça ve Arapça konuşuyordu. Güney İran aşiretleri arasında uzun süre bulunmuş, bunlardan bazılarının reisleriyle de yakın dost olmuştu. Güçlü fiziği ve acımasızlığıyla, karışıklık çıkartmak için birebirdi. Zimmermann ve Oppenheim, Wassmuss’u Alman heyetinin başına geçirdiler ve Afganlarla işlerin diplomatik yanını yürütmek için görevlendirdiler.
   Heyetteki ikinci adam ; İran, Belucistan ve Hindistan’da, büyük olasılıkla Alman istihbaratı adına, çok gezmiş olan Yüzbaşı Oskar von Niedermayer’di. Çok güçlü, acımasız ve becerikli olan Niedermayer, çağdaşlarından birinin tanımıyla, “Alman ordusunu yenilmez kılan” insanlardan biriydi. Heyetin tüm askeri yanıyla da o ilgilenecekti.
   İki adam, üstlendikleri güç ve tehlikeli görev için ideal bir çift oluşturmuşlardı.  Bunlar, Almanya’nın “Lawrence”ları ya da bir İngiliz subayının deyişiyle, “Karanlık Melekler”i oluşturacaklardı.. Aldıkları emir, cihad bayrağı altında şiddet ve karışıklık yaratmak, Doğu halklarını İngilizlerin ve müttefiklerinin aleyhine çevirmekti..
   Görev için seçilenlerin sayısı kesin değilse de, ele geçirilen günlüklerden ve diğer belgelerden, İngiliz istihbaratı 84 ad saptayabilmiştir. Üç Hintli ihtilalci, davaya sempati duyan aşiret mensupları, İranlı paralı askerler, Orta Asya’daki esir kamplarından kaçarak bunlara katılan Alman askerleri bu sayıya dahil değildir..
   Artık, heyetin cihadın merkezi olan İstanbul’a hareket zamanı gelmişti. Ancak, askerlik yaşında ve yapılı erkeklerden oluşan böylesine büyük bir grubun, tarafsız Romanya’dan geçerken hem Romen yetkililerinin hem de İngiliz casuslarının dikkatini çekmemesi olanaksızdı. Heyetin, enterne edilme tehlikesine karşı, gezici bir sirk olarak yola çıkması kararlaştırıldı. Bagaj ve teçhizat buna uygun olarak etiketlendi. İstanbul’daki Wangenheim’la iletişim için kullanılacak uzun antenler, konşimentolarda “çadır direkleri” olarak yer aldı !.. Ancak, uyanık bir Romen gümrük memuru bundan kuşkulandı ve ambalajı açınca da beyaz seramik izolatörleri gördü. Araştırma derinleştirilince gezici bir telsiz istasyonu, tüfekler, makineli tüfekler ortaya çıktı. Almanlar o sırada İstanbul’a varmışlardı, ama bu mühimmat olmadan yola çıkamazlardı. Alıkonulan malzemenin yerine yenisi sağlandı ve Bükreş’teki Alman ajanlarının gerekli rüşveti vermelerinden sonra, Romanya’dan geçirilebildi. Birkaç haftalık bir gecikmeden sonra malzeme İstanbul’a vardı..
   Bu arada, Alman heyetinin üyeleri sabırsızlanırken Türklerle aralarında bir gerginlik başlamıştı. Bunun sorumlusu, büyük ölçüde Berlin ve heyeti seçip oluşturan Zimmermann ve Oppenheim’dı. Böylesine güç bir görev için olağanüstü yetenekli insanlar seçmiş olmalarına rağmen, böyle ortak bir hareketin gerektirdiği politik ve kişisel duyarlılıktan yoksundular. Onların kalabalığı ve burnu büyük tavırları, kendi meslektaşlarından başka Türkleri de rahatsız etmeye başlamıştı. Enver Paşa çok geçmeden onların geri gönderilmelerini istedi. Bu, sonunda gerçekleştirildi ; ancak bu kişiler, İstanbul’da lokantalarda ve diğer yerlerde açık açık Afganistan’a gideceklerini söyleyip övünerek, göreve ağır zararlar vermişlerdi. Bu haberler İngiliz gizli servisine ulaşmıştı bile !..

     Wassmuss
   İşi daha da kötüleştiren, gruptaki askerler ve asker olmayanlar arasındaki bölünmeydi. Berlin’deki Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay, diplomat Wassmuss’u heyetin başına, profesyonel asker Niedermayer’i de yardımcılığına getirmişti, ama diğer üyeler arasında emir-komuta zinciri kuramamıştı. Bir başka güçlük de, Enver Paşa’nın ; heyetin ve Doğu’daki operasyonların genel komutasının Türklerin elinde olmasındaki ısrarı idi.. Almanlar bu sırada, bir rastlantı eseri, Enver’in gizlice Kabil’e küçük bir diplomatik heyet gönderdiğini de öğrendiler. Heyet oraya varamamıştı, ama bu durum Almanları rahatsız etmeye yetmişti..
   Sefer üzerindeki tek gölge bu değildi. Sarıkamış yenilgisi ve Süveyş Kanalı bozgunu sonucu, Enver Paşa artık Orta Asya’ya Napolyonvari bir yürüyüşten çok, karşı karşıya bulunduğu gerçekleri düşünür olmuştu. Bu nedenle, kuzey İran sınırındaki Rus askeri yığınağı tehdidini Afganistan seferinden daha acil bir durum olarak görüyordu.
   1915 Ocak ayında, Wassmuss Alman heyetinin komutasını Niedermayer’e bırakıp kendi başına bir sefere çıkmaya karar vermiştir. Ayrılmasının nedeni ne olursa olsun, Wassmuss arkadaşlarına, savaş öncesi günlerden pek çok aşiret reisini tanıdığı güney İran’a gideceğini ve cihad çağrısını oraya yayarak, İngilizleri aşağı körfezdeki çıkarlarını korumak için askerlerini oraya yerleştirmeye zorlayacağını bildirdi. Ondan sonra, aşiretleri arkasına alarak doğuya, Afganistan’a yürüyecek ve orada Niedermayer ile buluşarak Hindistan saldırısına katılacaktı. Ama Wassmuss asla Afganistan’a kadar gidemedi.. Yine de, güney İran’daki İngiliz çıkarlarına payına düşenden çok ağır bir darbe indirdi..
   Enver Paşa, Alman ve Türklerden oluşan Afganistan grubuna, son darbesini Bağdat’da vurdu. 1915 yılı Şubat ayının ilk haftasında, sefere katılacak üst düzey Türk subayı olan Rauf Bey, Niedermayer’e şöyle dedi : “Üç gün önce, Afganistan’a yapılacak Türk seferinin iptal edildiği konusunda emir aldığımı üzülerek bildiririm. Tüm personeli, silahları ve teçhizatı Basra bölgesinde İngilizlere karşı kullanılmak üzere Irak’taki Türk komutanlığına gönderme talimatını aldım.”  

( PETER  HOPKİRK’ün  “İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun” adlı kitabındaki yazılardan derlenmiştir ..) 

Leave a reply:

Your email address will not be published.