271 ) 11. YILINDA, 11 EYLÜL’ÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ !…

  

   Bu gün, 11 Eylül saldırılarının 11. yılı..
“Korkunç bir Eylül sabahı dünya değişti. Ve o gün BİZ DÜNYAYI DEĞİŞTİRDİK” demişti George W. Bush.. Sonra da bu tekerlemenin, kısa süre içinde, Amerika’da devlet politikası haline gelişine tanık oldu dünya..
   ABD’nin, eski Amerika olmamaya karar verdiği andan itibaren hiçbir ülkenin de eskiye, eski Amerika’ya nostalji duymasını istemediği açıktı. Bu arada ABD’nin gözünde uluslararası hukuk, uluslararası kuruluşlar da eskinin mamulü sayıldığı için piyasadan çekilmeliydi. Washington, kararlarında Birleşmiş Milletler’i teğet geçmeye başladı. Başına buyrukluk, dediğim dedik tavrıydı bu !.. Yoksa 21. yüzyılın süper gücü, 21. yüzyılın Roma İmparatorluğu olma yolunda mıydı ?. Son yıllar içinde yeni Amerikan sağı adım adım, yudum yudum yeni hegemonya reçeteleriyle ABD’nin dünyadaki rolünü tanımlamakla meşguldü zaten. Kısaca bütün mesele “güç” ile olan ilişkiye odaklandı. Tarihteki örnekleri gibi çıldırtan, yozlaştıran, baştan çıkartan, pusulayı şaşırtan güç.. 11  Eylül’de kendi bağrında vurulan dev, zembereğinden boşaldığında dünyaya, “Hegemonyamı yeniden tanımlıyorum. Emperyalliğimi diğer ülkelerin hissetmesini istiyorum. Koalisyonları misyon belirler, eski ittifakları sırtımda taşımam” mesajını veriyordu. Washington yeni stratejisinin adını koydu :“Tehlikeyi belirmeden ortadan kaldırırım. Ne başka ülkelerin görüşünü alırım, ne de uluslararası kuruluşları dinlerim.” Bunun adı Bush Doktrini oldu..
   Dünya şaşkına dönmüştü. ABD değiştiği için her ülke değişmeliydi. ABD ile olan eski ilişkiler gözden geçirilmeliydi. Pek çok ülke, süperliğini yarı emperyal tonlamalarla ifade eden 11 Eylül Amerikası ile nasıl başa çıkacağını, tekneye nereden, nasıl atlayacağını kestirmekte zorlandı.
   İlk sınav Irak Savaşı’nda verildi. Bu savaş yeni Amerika gerçeğini ve “yeni dünya düzensizliği”ni bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
     

      Olaya geniş bir perspektiften bakıldığında bütün bu gelişmelerin miladının 1989’a kadar uzandığını görmek zor değil !. Yani Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ve ABD’nin kendisini Soğuk Savaş’ın galibi ilan ettiği gün dünya değişti !.. O gün iki kutuplu dünya dengesi de Berlin Duvarı’nın molozları altına gömüldü. Molozların altından da denge değil, tek kutuplu dengesizlik çıktı.. ABD’deki bazı yorumculara göre 3. Dünya Savaşı diye tanımlanan Soğuk Savaş Amerika’nın zaferiyle sonuçlandı. Bu topsuz, tüfeksiz galibiyetin sonucunda ABD müthiş bir üstünlük duygusuna, yenilmezlik gururuna saplandı. 90’larda ABD, ne oldum delisi oldu.. Aynı yıllarda yeni ekonomiyle canlanan, globalleşmenin liderliğine soyunan, işsizlik ve suç oranı düşen bu tek süper gücün iyimserliği yarı tanrısal, yarı emperyal  bir karaktere bürünmekte gecikmedi.  Yani sonu nereye varacağı belli olmayan bir narsisizm !.. ABD, “Tarih bitti. Tarihi biz bitirdik. Askeri gücü olan dilediği gibi tarihi bitirir ve başlatır” demekteydi o sıralarda. Ve de bir kahin ( ! ) “Uygarlıklar Çatışması”nın, yeni zamanlara en uygun düşen kavga olduğunu zerk etmekteydi beyinlere !..
   Vietnam Savaşı’na katılmış emekli albay Andrew Becevich’e bakılırsa, savaş Amerikan toplumunu baştan çıkardı. Hatta Amerikalılar savaş estetiğinin büyüsündeler. Ve akıllı silahlar, ileri teknolojinin ürünü bombalar tahribat tutkusu yaratıyor.
   Son yılların siyasi mesajları tarandığında dikkat çekecek kadar barış sözcüğü telaffuz edilmiyor bu ülkede. Oysa 90’larda McDonald’s ürünü yiyenlerin birbirleriyle savaşmayacakları masalı anlatılıyordu. “McDonald’s sandviçini yiyince ortalık toz pembe olacak, dünya barışa kavuşacak” derken bu kadar askeri harcamaya ne gerek vardı ?.. İlginç olan şu ki, her zaman olduğu gibi savaş lobisi barış zamanında da etkisini hissettiriyordu.
   11 Eylül gelip çattığında McDonald’s’lı barış kuramı buharlaştı !. Zaten 90’lar Amerikasının vur patlasın çal oynasın rehavetine öfkelenen yeni muhafazakar kadro, George W. Bush’un çevresini sarmıştı. Yani savaş ekibi hazırdı. Bu kadronun sesi gürleşti : “Gücü olan gücünü kullanır, gücü olmayan da çenesini kapatır. Amerika Mars gibi güçlü kuvvetli, Avrupa ise Venüs gibi dişi ve zayıf.”
  
   

   Yeni muhafazakarların tanınmış simalarından Robert Kagan’ın veciz bir yorumla, “Amerika 11 Eylül’de değişmedi, sadece kendisini buldu” dediği gibi !.. Gerçekten de Amerika kendisini mi buldu yoksa Washington’daki bir avuç radikal yıllardır bekledikleri fırsatı 11 Eylül’de yakalayıp savaşın ideolojik çılgınlığına mı sarıldı ?.. Başkan George W.Bush da Tanrı’nın kendisine verdiğine inandığı kutsal görevi mi sahiplendi ?..
   Tarih bilinci bu noktada çok önemli. Çünkü tarihte trajediye neden olmuş olaylar çoğu kez cinneti içerir. Yani gücün şehvetine kapılıp liderlerin kendilerini kaybetmesi belirler olayların akışını ve dizginlenemezliğini !..
11 Eylül sonrasında ABD’nin sergilediği tavır “gücümü kullanmak için düşman yaratırım” tavrıydı. Amerikan popüler kültüründe, “elindeki tek aleti çekiç olana her şey çivi gibi gözükür” denmesi gibi..
   11 Eylül saldırısı oldu ve elli yıllık sistemi çökertmek için düğmeye basıldı. Yıkıcılar 2. Dünya Savaşı kurumlarını ve uluslararası hukuku çökertmek için balyozu indirdiler. Nedense yalnızca IMF ve Dünya Bankası gibi ABD’nin dediğini yapan kurumlar istimlak ve yıkım planının kapsamına alınmadı !..  11 Eylül bahanesiyle yıkıma başlayanların amacı, 11 Eylül’ün enkazından kendi istedikleri bir dünya düzeni çıkarmaktı. Avusturyalı ünlü iktisatçı Schumpeter’in yaratıcı tahribat teorisini siyasete uygulamaya çalışıyorlardı..
   Neocon ( Yeni muhafazakar ) grubun hükumetteki temsilcisi Paul Wolfowitz idi. Petrol lobisini, doğrudan olmasa da petrol sanayiine iş yapan Halliburton gibi şirketlerle mevcut bağlantılarıyla Başkan Yardımcısı Dick Cheney temsil ediyordu. Savunma sanayii lobisinin hükumette kapı gibi Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’i vardı. 11 Eylül’den sonra bu gruba, kıyamet senaryolarıyla yatıp kalkan Evanjelikler eklendi. Onları ise ABD’nin en güçlü adamı yani Başkan, yani George W. Bush temsil ediyordu. Bush hem petrol lobisinin hem de Tanrı’nın elçisiydi !..
   1950’lerde Başkan Eisenhower “askeri-sanayi kompleksinin” gayri meşru bir nüfuz elde ederek devlet mekanizmasını etkisi altına alabileceğini söyleyerek Amerikan toplumunu uyarmıştı. Eisenhower İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da savaşan Amerikan birliklerinin komutanıydı. Başkanlık döneminde ise modern cumhuriyetçiliği savundu. Üstelik de Teksas doğumluydu. Yarım asır sonra, Eisenhower’ın dikkat çektiği “asker-sanayi kompleksi” tehlikesi, “silah-petrol  sanayii, yeni muhafazakar çete ve Evanjelik kompleksi” şeklinde ortaya çıktı !..

 

( ZEYNEP ATİKKAN’IN “AMERİKAN CİNNETİ” ADLI KİTABINDAN DERLENMİŞTİR ) 

Leave a reply:

Your email address will not be published.