266 ) İKİNCİ ADAM ..

   Bernard Shaw’a ait olan bir söz vardır : “Birinci Adam güneşi, İkinci Adam gölgeyi sever !..”
   Bu söz belki doğrudur. Ama sanırım ki, Birinci Adamların ardında gölge olan İkinci Adamlar için söylenmiştir.
   İsmet Paşa da bir İkinci Adam’dır ; ama Birinci Adam’a yani Atatürk’e pek çok şey borçlu olmakla birlikte, bir Gölge Adam değildir. Bunun en canlı belgesi ; Atatürk’ün fani hayattan çekilişinden sonra da, İkinci Adam’ın sahneden silinmeyişidir. Pasif bir gölge de değildir. Tam tersine olarak otoritesi, memleketin kaderine ve olayların gelişmesine bizzat müdahale ederek devam edip gitmiştir..
   İsmet Paşa, bir Mustafa Kemal midir ? Elbette hayır !.. Bu iki insan iki ayrı mizaçta, iki ayrı karakterde, hatta iki farklı dünya görüşünde, iki ayrı insandırlar. Zaten İsmet Paşa : “Ben, Atatürk değilim. Atatürk’ten beklediklerinizi, benden bekleyemezsiniz” diyebilmiştir.
   İsmet Paşa, insanüstü bir yaratık mıdır ?  Elbette ki hayır !.. Elbette ki o da eleştiricinin, araştırıcının, yazarın veya tarihçinin terazisinde değerlendirilecektir. İsabetli veya isabetsiz sayılacak davranışları, ulaşılmış veya ulaşılmamış hedefleri, eksik veya yeterli görülen icraatı ile yer alacaktır. Ama gene unutmamalıyız ki, bir terazinin göstergesi de, sonuçta o teraziyi elinde tutanın ölçülerine ve değer hükümlerine göre bir şeyler ifade edecektir. Tarih içindeki bütün olaylar ve kişilikler gibi, İkinci Adam üzerindeki değerlendirmeler de, daima göreceli olarak kalacaktır. Ama bu arada tartışma kabul etmez bir gerçek vardır ki, o da İkinci Adam’ın, bizim yakın tarihimizin, bugün de, yarın da üzerinde durulacak bir şahsiyet olduğudur…

    

   Atatürk, kendine has, güçlü bir önsezi ve mantıktan ayrılmayan bir aksiyon adamıydı. Bu nitelikleri ile bir devlet kurucusu olarak belirdi ve yeni bir devlet kurdu.. Bu kuruluşta, devrimci bir nitelik vardır. Devrimcilik, onun ayırt edici niteliklerinden biridir. Fakat hiçbir zaman bir bürokrat, bir hükumet adamı olmadı. O bir devlet adamıydı ve daima öyle kaldı..
   Hükumete gelince.. Hükumet, bir icra örgütüdür. Belirli kanunlar, kararlar, kararnameler ile işler. Hükumette fiil, irade ve karar, bu mevzuatla sınırlanır. Hükumetçilik, devrimci bir aksiyon değil, bir icra işidir. Normal anlamda hükumetçilik, devrimcilikle çatışır ve hükumet adamı, klasik anlamı ile bir devrim adamı değildir…
   Ama hükumet ve hükumet adamı, devrimin ve devrimcinin emrinde olabilir mi ? Elbette !.. Çünkü devrim ; toplumun, sürekli ve topyekun bir yapı değişmesidir ki, hükumet adamı devrimin kanunlarını icra ile görevlidir. Bu takdirde hükumet, bir devrim organı ve hükumet adamı da bir devrimci olur..
   Bu dönemde çarklar, kanunlara rağmen işler. Ya da öyle kanunlar hükumete rehber olur ki ; bu kanunların, klasik amme hukuku ile açıklaması mümkün olmaz. Çünkü devrimlerde bir önderin ve onun etrafında bir azınlığın iradesinin, çoğunluğun iradesine, zor kullanarak müdahale ve baskısı yürürlüktedir..
   1920 ile 1938 yılları arasında yeni Türkiye, bu hükumet şekillerinin ikisini de yaşadı. Çünkü yeni devletin devrimci karakteri, daha Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunda vardı. Bu kuruluş bir isyandı.. Hem imparatorluktan gelen saltanat şekline ve yönetimine, hem bu imparatorluğun dışarıya karşı olan yükümlülüklerine ; yani kapitülasyonlara, Mütareke şartlarına ve teslimiyet kayıtlarına karşı bir isyan..
   Bu isyan, ulusal egemenliğin zorla, hem içeriye hem de dışarıya doğru kabul ettirilişi ve sonrasında bir dizi devrimler şeklinde yürüdü. Ve bütün bunlar, İstanbul Hükumeti tarafından idama mahkum edilmiş, devrimci önderlerin ve devrimci bir yönetimin sayesinde oldu..
   Bütün bu işlerin yürütülmesi sırasında, önderler devrimci, hükumet bir devrim hükumeti ve kanunlar da devrimci kanunlardı. Ama Lozan’dan sonra, rejim yerleştikçe, devrim sona erip de normal yönetim, içeriye ve dışarıya doğru kesin şeklini ve istikrarını buldukça, devrimcinin yerini hükumetçi ve hükumet adamı aldı. İşte bu devrede İsmet Paşa, bir hükumet adamı olarak belirdi ve öyle kaldı…

  

   Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı kitabında şöyle yazar : “Atatürk, büyük hareketler adamıdır. Ayrıntılarla uğraşmaktan hoşlanmazdı. Hükumet işleriyle pek başını ağrıtmamıştır. Yeni bir devlet kuruyordu. Bunun bin bir sorunu ile uğraşan bir ehil yardımcı lazımdı. İnönü, yeni devletin kuruluşunda ve hükumet işlerinin yürütülmesinde, belli başlı etken olmuştur..”
   Bu öncelikle şu demektir ki, Atatürk bir diktatör değildi ve yürütmeye müdahale etmiyordu. Bu mekanizmanın işleyişinin, genel olarak, dışında kaldı. Yani Başbakan, icra mekanizmasının kontrolünü ve sorumluluğunu, daima üstünde topladı..
   Bu şartlar içinde İsmet İnönü, Atatürk döneminde, yalnız icraatı ve tasarrufları ile değil, sorumlulukları ile de gelişigüzel bir parlamento adamı, bir parlamento başbakanı olmanın dışında bazı nitelikler taşır..
   F.R.Atay’ın bir gece Çankaya’da dinlediği ve Atatürk’ten naklettiğini yazdığı şu sözleri bazı anlamlar taşır :
“Çocuklar ! Eğer Çankaya’da rahat edebiliyorsam, İsmet’in sayesindedir..”
   Kaldı ki Atatürk, bu sözlerinin içtenliğini doğrulayan ve etrafındakilerin, her başları sıkıştığında İsmet Paşa’ ya baş vurmalarını öneren görüş ve kanılarını, kendi el yazısıyla da belgelendirmiştir. Bu, öyle bir belgedir ki, yalnız Atatürk’ün İnönü’ye mutlak güvenini değil, ikisi arasında ve devletin kaderine değinen her sorunda olduğu gibi, hükumet ve yönetim işlerinde de, ortak prensip ve ahlak haline gelmiş olan fikir ve ölçü birliğini de gösterir..
   Bunlara, Yakup Kadri’nin, Atatürk’ten aktardığı şu sözleri de eklemek gerekir :
“Çocuklar, ben ölürsem İsmet Paşa’nın peşinden gidin !..”

  

   1923-1938 döneminde, bir güdümlü demokrasi, bir Şef’lik yönetimi oldu. Bu dönemde Türk halkının bir şansı da, Mustafa Kemal’in başta olması nedeniyle, yönetimin bir diktatörlüğe, bir polis rejimine kaymaması oldu. Bu yönetim, bilhassa bazı “eski arkadaşları” tasfiyelerinde görülen, katı yöntemlere başvursa da, hükumet ile halk arasında, aşırı baskıdan doğan çatışmalar patlamadı.
   İsmet Paşa’nın başbakanlığı, parlamento ve kabine hayatı, bir kabine başkanı olduğu sürece, işte bu hava içinde yürüdü. Onun icraatını, hataları ve sevaplarıyla, ancak bu hava içinde değerlendirebiliriz !..
   Rejim gerçi tek partili bir “Şef” rejimi idi.Ama devlet, bir Parti Devleti değildi. Hükumet, bir Parti Hükumeti değildi, hiçbir zaman da olmadı. Çünkü parti ve hükumet başkanları daima partinin üstünde kaldılar. Hükumetin mekanizmasını da daima partiden üstün, partiden daha etkili kıldılar. Parti politikası, parti mücadelesi, partinin emri ve direktifi, daima şekilde kaldı. Örgütlü, disiplinli, bilinçli bir parti kadrosu hiçbir zaman yaratılmadı..
   Gerçi parti içinde bir zümre, partinin ülkede güçlü ve egemen bir organ haline gelmesini düşünmüştür. Bu hareketin yürütülmesinde, parti genel başkan yardımcısı olmasına rağmen İnönü’nün direktif ve aktif müdahale ve çalışmalarını ortaya koyan önemli belge ve işaretler yoktur. Öyle görünmektedir ki İnönü bu harekete, sadece katılmıştır..
   CHP’ye az çok totaliter bir nitelik verme denemeleri gene de olmuş, fakat bizzat Atatürk tarafından önlenmiştir..
   Genel Katip Hasan Rıza Soyak, bu konuda çok ilginç bir anısını nakleder : Recep Peker, Almanya ve Rusya’daki parti durumlarından esinlenerek, her şeyi partide toplayan bir statü hazırlar. Buna göre partinin en üst kademesinde bir siyasi komite, üçler komitesi ( Tabii Atatürk, İnönü ve Recep Peker ) mutlak yetkileri ellerinde toplayacaklardır. Hatta Recep Peker bir fırsat bularak bunu İsmet Paşa’ya da imzalatır. Bu statüyü Hasan Rıza Soyak ile Atatürk’e gönderirler. Bütün gece bunu inceleyen Atatürk, sabah Hasan Rıza’ya emir verir :
” – Bunu İsmet Paşa’ya göster..
   – Ama Paşa’nın imzası var Paşa’m..
   – Okuyamamış olacak, sen götür..”
   Ve sonra bir dikta rejiminin ve bir dikta komitesinin aleyhinde, ne mümkünse söyler. Nitekim bu statü de böylece ortadan kalkar !..
   Özetle Atatürk bir diktatör veya diktatörlük heveslisi olmadığı gibi, İsmet Paşa da mutaassıp bir partici değildi.
      
   

   İnönü bazı tahriklerden tedirgindi. Müdahale saydığı şeylere karşı titiz ve asiydi, belki de yorgundu.. Ama ne var ki bu direniş hakkını ve cesaretini, resmi konumunun kendisine verdiği yetkiden ziyade, Atatürk’le ortaklaşa geçen çetin ve çileli bir geçmişten alıyordu..
   Atatürk’e gelince ; hasta ve yalnızdı, sinirliydi. Etrafındaki tahrikçiler de herhalde onu rahatsız ediyorlardı. Belki de daha uysal ve söz dinleyen bir başbakan, O’nun muhtaç olduğu dinlenme havası için kendisine, daha uygun geliyordu. Ve galiba şu da vardı ki, hükumeti biraz daha hareketli ve atak görmek istiyordu. Hükumetin ise, bürokratik bir görünüş havasında, kendi içine kapandığı kanaatine varmış olması, onu sarsmak, kımıldatmak ihtiyacını duymuş olması da mümkündür..
   Atatürk’ün bazı yakınları, bilhassa İş Bankası teşkilatında söz sahibi olanları, bu banka etrafında çıkar sağlama konusunda ve iş alanlarında, başbakanın hoşuna gitmeyen bazı şeylerin cereyan ettiği, kendisinin bunlara karşı direndiği ve hatta mücadele halinde olduğu bilinmektedir. Bu işlerde ilgili olanların, olayları ve İsmet Paşa’nın direnişini ve davranışlarını Atatürk’e yanlış yansıtmaları da mümkündür.. 20 Eylül 1937’deki istifasının ( ya da istifa ettirlmesinin ) ardındaki nedenlerden biri de bu olabilir..
   Falih Rıfkı Atay şöyle yazar :
“İsmet Paşa, Mustafa Kemal’in gittikçe kuvvetlenen otoritesini kendi çıkarları için istismar edenlere karşı mücadele ederek, Atatürk’e belki de en büyük iyiliği yapmıştır. İsmet Paşa’nın etrafındaki bütün hasımlıkların baş sebebi, bu mücadeledir..”
 
 
                 

AĞIRLIKLI OLARAK ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’İN “İKİNCİ ADAM” KİTABINDAN YARARLANILMIŞTIR..

Leave a reply:

Your email address will not be published.