265 ) NAZİ ALMANYASI İLE TÜRKİYE ARASINDA EĞİTİM KÖPRÜSÜ ..

  
Holzmeister

   Cumhuriyet’in kurucu kadroları birçok alanda gerçekleştirdiği köklü reformlar içinde önceliği eğitim alanına vermiştir. Yaşam ve uygarlık düzeyi olarak hedefe Batı düzeyi konulduğundan bunu gerçekleştirebilmenin yolunun eğitimden geçtiğinin bilincine sahiptiler. Onun için 1928 Harf Devrimi’nin gerçekleştirilmesinden kısa bir süre sonra 1933’te Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşümü sağlandı. Reformun içeriği yalnızca isim değişikliğinden oluşmuyordu, aynı zamanda eğitimin yapısında da önemli değişikliklere gidildi. Örneğin üniversitelerde araştırma yönteminin öğrenilmesi bu temel üzerinde geliştirildi.
   Cumhuriyetimizin kuruluşunun onuncu yılıydı. Yeni cumhuriyet rejimi, batılılaşmak istediği için hukuk, tıp gibi akademik disiplin alanlarında kitaplıkların ve öğretim sistemlerinin kurulmasında, arkeologların yetiştirilmesinde Alman bilim insanlarına güvenmişti. Bu bilim insanları tıp, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya alanlarında da hizmet vermişlerdi.
   Bu yabancı hocaların önce bir çevirmen aracılığıyla ders vermesi uygun görülmüş ama Türkçe öğrenerek üç yıl içinde bu dilde ders verir hale gelmeleri şart koşulmuştu. Alman profesörler, Türk meslektaşlarından beş kat daha fazla maaş alıyorlardı.
   Aslında Başbakan ve Bakanlar Kurulu bu konuda olumsuz tavır sergilemişti. Ama, bu bilim insanlarının Türkiye’ye gelmesinde ısrar eden, ülkenin acilen modernleşmesini isteyen Atatürk idi..
   İlk bilim insanı grubu geldiği zaman onları Dolmabahçe Sarayı’nda konuk İran Şahı şerefine verilen bir ziyafete davet eden de yine Atatürk idi. Hepsiyle tek tek görüşmüş, onlara hoşgeldiniz demişti. Hatta Profesör Alfred Kantorowicz İran Şahı’nın dişlerini tedavi etmiş, göz hekimi Joseph Igersheimer, Şah için yeni gözlük reçetesi yazmıştı.
  İstanbul Üniversitesi’nin yeni kurulmasına aktif olarak yardımcı olanlar ve kalıcı değişiklikler gerçekleştirenler  
Hitler iktidarından ve zulmünden kaçan Alman bilim adamlarıdır. Ama sadece İstanbul Üniversitesi değil aynı zamanda Ankara’da da birçok önemli kuruluşun yapılanmasına  imza attılar.
   Bazıları onlarca yıl kalmış, hatta öldüklerinde vasiyetleri üzerine Türkiye’de gömülmüşlerdir. Boğaziçi’ndeki Aşiyan Mezarlığı’nda Curt Kosswig ile Prof.Dr. Erich Frank’ın mezarları yan yanadır. Ünlü mimar Bruno Taut Edirnekapı Şehitliği’nde, arkeolog Clemens Bosch ise Feriköy Mezarlığı’nda son uykularını uyumaktalar..
   Prof. Fritz Neumark İktisat Fakültesi’ni kurmuş, Türkiye’de on dokuz yıl kalmıştı. Sonra Almanya’ya dönmüş, Frankfurt Üniversitesi’ne iki kere rektör seçilmişti…
   Örneğin Karl Ebert, Ankara Konservatuvarı’nın kurucularındandır. Hirsch sadece İstanbul Üniversitesi’nde değil, 1943’den itibaren dekan Esad Arsebük’ün isteği üzerine Ankara Hukuk Fakültesi’nde de öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.
  1945 yılında Almanya’ya dönüşü sonrası Berlin Belediye Başkanı olan Ernst Reuter, Ulaştırma Bakanlığı’nda  uzman olarak çalışmıştır. Katkıları o kadar önemlidir ki, ona Türkiye Cumhuriyeti’nde öğretim görevlisi olmadığı halde, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kamu yönetimi konusunda ders verme olanağı sağlanır. İskan ve Şehircilik Enstitüsü’nü kurmuştur. Bu alandaki birçok terim yine ona aittir..
   Ord.Prof. Wilhelm Rüpke ünlü bir iktisatçı, Prof. Clemens Holzmeister kentbilimci, Prof.Dr. Kurt Bittel arkeolog…   Yüzlerce isim…
     Solda Hirsch, sağda Taut

   Bunca isim arasında birisi daha çok sivriliyor : Prof. Ernst Hirsch.. Yazılanlara göre bu ünlü hukukçunun “Pratik Hukukta Metot” adlı kitabı hala bütün hukukçuların başucu kitabıydı. 1933-43 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi’nde davetli öğretim üyesi olarak çalışmıştır.  Hirsch 1934 yılında Türk uyruğuna geçmişti..
   Edebiyat eleştirisinin en büyük isimlerinden biri olan Erich Auberbach, “Mimesis” adlı esrini burada yazmıştı..
   Türkiye o dönemde haksızlığa uğrayan ve can güvenliği olmayan insanlara kucak açarken, onların bilgi birikimlerinden de geniş ölçüde yararlanmayı bilmiştir..
  
   1930’lu yıllara bakıldığında Türkiye, siyasal ilişkilerinin iyi olmasından dolayı Almanya’ya Türk öğrenciler gönderir. Fakat 1910 ve 1930 yılları arasında büyük bir fark vardır. Nazi yönetimi kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen ve bunu dile getiren her insanı tutuklamaktadır. Bu insanlar, çoğunlukla ya işkencelerde ya da Nazi kamplarında tutuklamadan kısa bir süre sonra keyfi uygulamayla öldürülmektedir. Bunu bilen Türkiye, yine de Almanya’ya öğrenci göndermeyi sürdürürken aynı zamanda onlar için endişelenir. Türk konsolosluğu, “Acaba 1935’de yürürlüğe girmiş olan ırk yasası, Türk öğrenciler için de geçerli midir ? ” diye 1936 yılında Alman Dışişleri Bakanlığı’na başvurur. Bu başvuru sonucu Almanya İçişleri Bakanlığı, Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve “Führer”in ırk politikası dairesinde oturan yardımcısı, 30 Nisan 1936’da Türkiye’nin lehine şu kararı alır :
“15 Eylül 1935’de ırk yasaları olarak yürürlüğe giren Nürnberg yasaları artık ari ve ari olmayan kişiler şeklinde bir ayrıma gitmeyecektir. Bundan sonra bu yasa Alman, Alman ırkına yakın, Yahudi  ve Yahudi ırkına yakın kişiler arasında bir ayrıma gidecektir. ( RWTH Arşivi-Aachen, 30 April 1936 Z II a Nr.1676,M. ) 
   Bir halkın kandaş bir topluluk olarak Alman ırkına yakın olabilmesi için ırksal oluşumunda Almanlara benzer bir evrimi geçirmiş olması gerekir. Bu açıklama Avrupa’da yaşayan bütün halklar için geçerli olduğu gibi, Avrupa dışında yaşayan ve aynı soydan gelen ve ırksal bozulmamaya uğramamış bütün halklar için de geçerlidir. Türk halkının bizim ırkımıza yakın olup olmadığına karar verebilmek için, Türklerin Avrupa bünyesine yerleşmiş bir halk olup olmadığına karar verilmelidir. Modern Türkiye, kendisini Avrupa halkları arasında görmektedir. Bunu gerçekleştirebilmek için de her koşulu değerlendirmeye çalışmıştır. Alman tarafı olarak biz bu çabayı, özellikle de Birinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiklikten dolayı destekliyoruz. Bundan dolayı Almanya’da bulunan bütün Türkler bir Avrupalı halkın mensubu gibi muamele görecektir. Irk yasası da bu durum dikkate alınarak uygulanacaktır. Bu karar yalnızca Türk ırkına ait olanlar için geçerlidir. Eğer T.C. vatandaşı olup Yahudi ise veya başka bir renge ( kökene ) sahipse, bunlar temiz ırk kategorisine girmemektedir. Sonuç olarak diğerleri gibi aynı uygulamaya tabi tutulacaktır..”
   Bu durumun sonucu olarak görülüyor ki, Türkiye, bir yandan kendine sığınan insanları kendi çıkarlarına uygun olduğu için korur ve kollarken, öte yandan koşullardan yararlanmayı da ihmal etmez. Bu konuda Türk yöneticilerin kendilerine güveni o kadar yüksektir ki, Milli Eğitim Bakanı 1933 yılında Philip Schwartz’a şunu söylemekten çekinmez :  “İstanbul Üniversitesi’nde çalışmayı her kim kabul ederse, ister serbest olsun, ister hapishanede ya da Nazi kamplarında, biz onları T.C’nin bir memuru olarak görüyoruz ve bizim korumamız altındadırlar. Onlar ( yani Naziler ) bize zorluk çıkaramazlar. Biz onlarla nasıl baş edeceğimizi gayet iyi biliyoruz..” 
   Bakan son derece haklıydı, çünkü silah üretiminin temel maddesi ve Almanya’nın vazgeçilemez gereksinimi olan krom madeni, Sovyetler Birliği’nden sonra en çok Türkiye’nin elinde bulunmaktaydı !..

Yukarıdaki fotoğrafta, Cumhuriyetin ilk yıllarında Almanya’ya öğrenim için gönderilen öğrencilerin bazılarını yıllar sonra bir arada görmekteyiz..
Ayaktakiler ; soldan sağa : Nüvit Arıcan, Necip Tolon, Emin Ünalan, Haşim Şensoy, Lütfullah Ulukan, Mustafa Bayram, Tahsin Önalp, Şükrü Topsakal..
Oturanlar ; soldan sağa : Prof. Seyfettin Saraçoğlu, Adnan Erkmenol, Bedrettin Sarp, Suat Seyhun..

( İktisat Tarihçisi MERAL AVCI’nın ve gazeteci yazar ZÜLFÜ LİVANELİ’nin yazılarından faydalanılmıştır.. ) 

Leave a reply:

Your email address will not be published.