260 ) DİPLOMASİNİN ACI GERÇEKLERİ !..

   Bahriye Nazırı ( Donanma Bakanı ) Rauf Bey’le birlikte Hariciye ( Dışişleri ) Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Kurmay Yarbay Sadullah Bey’den oluşan Osmanlı Heyeti, Osmanlı Hükumeti adına mütareke metnini imzalamak üzere 24 Ekim 1918 gecesi saat bire çeyrek kala Galata rıhtımından hareket etti. “Peykişevket” adını taşıyan savaş gemisiyle yola çıkan heyet, ertesi sabah Bandırma’ya, akşam üstü de trenle İzmir’e vardı. 26 Ekim 1918’de “Muzaffer” adlı nir römorkörle yola çıkan heyet üyeleri, yolda İngilizlerin Liverpool kruvazörüne geçmiş ve aynı gün akşam saat dokuzda Midilli Adası’nın Mondros Limanı’na varmıştı.
   Osmanlı delegelerine, yola çıkmadan önce sekiz maddeden oluşan bir direktif verilmişti. Buna göre ; “Osmanlı Devleti’nin idaresine karışılmayacağı, Türk topraklarından herhangi bir noktaya asker çıkarılmayacağı, İtilaf Devletleri’nden para yardımı sağlanacağı” gibi hükümlerin de içinde bulunduğu bir kısım istekler sıralanmıştı.
   Beş oturum halinde süren toplantılar, 27 Ekim 1918 sabahından itibaren, daha önceden Osmanlılara verilmemiş olan Mütareke Projesi Metni’nin okunmasıyla başladı. Ortaya konulan şartlar ağır olmasına rağmen, Osmanlı Heyeti bu metin üzerinde esaslı bir değişiklik yapamayacağını daha görüşmelerin başında hemen hissetti.
   Müttefik grubun baş temsilcisi olarak Mondros’ta bulunan İngilizlerin Akdeniz Donanması Komutanı Amiral Arthur Gough Caltrhorpe’un görevinin ise, bu şartların Türk delegelerine tasdik ve imza ettirmekten ibaret olduğu hemen anlaşılıyordu. Delegeler, karşılarına çıkan bu durumu hemen İstanbul’a bildirdiler. On bir maddeden oluşan yeni bir talimat 29 Ekim’de, İstanbul’dan kendilerine ulaştı.. Talimatta, “İstanbul’un 7. maddenin dışında tutulması, herhangi bir noktaya işgal yapılacaksa, İngiliz ve Fransızlarla birlikte Türk birliklerinin de bulunması, Yunan gemilerinin Türk limanlarından yararlandırılmaması ve Toros tünellerinin işgal edilmemesi” gibi hususlar talimatın en önemli maddeleri arasındaydı. Fakat bu isteklerden hemen hiçbirisi kabul edilmedi !..  
   Osmanlı delegeleri İstanbul’dan yeni talimatlar beklerken Amiral Calthorpe’un 30 Ekim günü mütarekenin akşama kadar ya imzalanması, ya da reddedilmesi ültimatomuyla karşılaşırlar.. Sadrazam İzzet Paşa, 30 Ekim günü Meclis’te yapılan gizli toplantıda, “Mütareke hükümlerinin mülayim ( ılımlı,uygun) olduğunu söylemiş ve oy birliği ile tasvibini ( onayını ) sağlamıştı..” 
   Beklenmedik bir ültimatomla karşılaşan delegeler, İstanbul’dan gönderilecek bu yanıtı beklemeden mütarekeyi hemen imzaladılar !..
   

   Bu arada Amiral Calthorpe, Padişah ve Sadrazam’dan başka hiç görmemesini istediği gizli bir belgeyi de Rauf Bey’e verdi. Belgede, “İstanbul ve İzmir’e Yunan askeri gönderilmemesi hakkındaki Türk dileğini 
( desteklemek suretiyle ) hükumetine bildirdiğini, Osmanlı Hükumeti güvenliğini koruyabildiği sürece İstanbul’un işgal edilemeyeceğini ve İngilizlerle Osmanlılar arasında dostane ilişkiler geliştirilmesi için gayret göstereceğini” ifade ediyordu.  Karşılaştığı ültimatomdan sonra eline tutuşturulan bu yeni belge karşısında şaşıran ve bunun üzerine sorduğu, “Verdiğiniz bu sözleri tutar mısınız ? ” şeklindeki sorusuna olumlu yanıt alan Rauf Bey’de, İngilizlere karşı bir güven duygusu oluşmuştu. Bundan dolayıdır ki, mütarekeyi imzalayıp İstanbul’a geri döndüğünde gazetecilere verdiği ilk beyanatta, “İmzaya giderken bugünkü gibi sevinçli döneceğimi sanmıyordum. Müzakereler sırasında İngilizler çok açık kalpli ve samimi hareket ettiler” dedi. Ayrıca, “İstanbul’a tek bir düşman askerinin çıkmayacağını ve Adana’nın işgal edilmeyeceğini” söyledi.
   Rauf  Bey, döndükten sonra basına verdiği olumlu mesajlarla kamuoyunun bir bakıma yanılmasına ve insanların iyimser beklentilerinin büyük ölçüde artmasına sebep oldu. İşte diplomasinin acı gerçeği. İşte verilen sözlerin uçuculuğu, altına imza atılan belgenin kalıcılığı.. Delegeler daha İstanbul’a döner dönmez gerçekle yüz yüze kalacaklar ve imzaladıkları belgeyle Osmanlı Devleti’ni oldukça zor bir duruma soktuklarını fark edeceklerdir…
   
   Kendilerine sunulan bu beklenmedik iyimser tablo karşısında şaşkına dönen gazeteciler, Rauf Bey’e çeşitli sorular yönelttiler. Yeni Gün gazetesi yazarının, “Sizi bu derece memnun eden bilmediğimiz sebepler nelerdir ? ” şeklindeki sorusuna verdiği yanıtta, “Evvelden İngilizlerin, Türklüğün imhasını hedeflemediğini anlamıştım. İkinci olarak da, memleketimizin zannedildiğinin aksine işgal altına alınmayacağını gördüm. Sizi temin ederim ki, İstanbul’umuza bir tek düşman askeri çıkmayacaktır. Tabii birkaç subay şurada burada görülecektir. Bundan başka, tersanelerimiz işgal olunmayacaktır. İngiliz ve Fransızlar bunlardan sadece tamir vesair hususat gibi konularda istifade edebileceklerdir. Size tekrar ediyorum ki, İngilizler bize fevkalade bir hüsnü muamele ibraz eylemişlerdir. O kadar ki, askerimizin ne miktarının terhisinin lazım geleceğinin tayini hakkını bize terk eylemişlerdir… Evet, yaptığımız mütareke beklentilerimizin üstündedir. Devletin bağımsızlığı ve saltanatın hukuku kurtulmuştur. Yalnız şurası önemlidir ki, memleketimizde asayişi korumalıyız. Aksi takdirde her şeyi kaybetmek tehlikesi vardır..” dedi.
   Rauf Bey mütareke ile ilgili bu yorumu yaparken, Amiral Calthorpe da, gösterdiği inanılmaz başarıdan dolayı İngiliz Harp Kabinesi tarafından takdir ve tebrike mahzar olmuştu. Çünkü, Türklere dikte ettirilen mütareke metninin bu kadar kolay imzalanacağını düşünmüyordu..
   Altına imza konulan Mütarekeden Rauf Bey’in takdim ettiği şekilde olumlu bir sonucun çıktığını ve bunun büyük bir başarı olduğu fikrini dönemin hemen tüm üst düzey idarecilerinin de paylaştığı görülür. Başlangıçta mütareke şartlarını ağır bulduğunu söyleyen Padişah Vahdettin, daha sonra ümitvar bir tavır içine girmiş ve, “Bu şartları, çok ağır olmasına rağmen, kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların müsamahasını daha sonra elde edeceğiz”  demiştir.
   Nitekim İstanbul’a dönen delegeleri Galata rıhtımında karşılayan Şura-yı Devlet ( Danıştay ) Reisi Reşit Akif Paşa da bu başarılarından dolayı delegeleri tebrik ederken, Dışişleri Bakanı Nabi Bey de, “Mütarekede Osmanlı Devleti’nin hükümranlık haklarına dokunmaz” değerlendirmesinde bulunmuştur.
   Bu arada altına imza konulan metni eleştirmeye başlayanlar da oldu. Bu konuda muhalefet gittikçe artmaya başladı. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa da Zaman gazetesine verdiği demeçte, “Mütareke şartlarının tamamen aleyhte olmadığı görüşünü” dile getirdi ve İzzet Paşa kabinesini ve özellikle de bu kabinedeki yakın dostu Rauf Bey’i muhalefetin saldırılarına karşı korumaya çalıştı..
   Bu iyimser demeçlerin etkisine kapılan İstanbul basını, mütarekenin koşullarının hafif olduğuna ve İstanbul’un işgalinin söz konusu olmadığına dair yayınlar yapmaya başladı. Mütarekenin Osmanlı Devleti’nin lehinde olduğu şeklindeki bu yayınlardan İngiliz Hükumeti rahatsız oldu. Nitekim İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, İstanbul’a büyükelçi düzeyinde Yüksek Komiser atanan Amiral Calthorpe’a gönderdiği 9 Kasım 1918 tarihli talimatında bu rahatsızlığın nedenini izah etti : “Türkler mütareke koşullarının kendi lehlerinde olduğu iddiasında bulunmaya başladılar. Böyle bir izlenim oluşturulmasına fırsat vermemeliyiz. Mısır ve Hindistan’daki Müslüman uyruklularımızın, Türklerin kesinlikle yenilgiye uğratıldığını anlamaları gerekmektedir. Bu Pan-İslamizm ve Pan-Turanizme ve İslam’ın genellikle siyasal maksatlar için istismarına öldürücü bir darbe indirecektir..”
   Bu talimatın İstanbul’a ulaşmasının hemen ardından harekete geçen İngiliz yetkililerden diplomat D.G. Hogart, 10 Kasım 1919’da herkesin yüreğini ağzına getiren bir açıklama yaptı ve “Osmanlı Devleti’nin Bursa hükumet merkezi olmak üzere Anadolu’nun bir kısmını içine alacak şekilde olması gerektiğini” söyledi !..
   Bu beklenmedik gelişme üzerine İstanbul basını üzerindeki zafer sarhoşluğu havası da birden bire kayboldu..

KAYNAKÇA : ( Osman Özsoy, “Kurtuluş Savaşı”, s. 34-39 ) ( Selahattin Tansel, “Mondros’tan Mudanya’ya kadar”, c.1, s.23,27 ) ( Ali Fuat Türkgeldi, “Görüp İşittiklerim”, s.32, 34, 62, 66, 155-156 ) ( Türk İstiklal Harbi, c.1, s.32-34 ) ( Belleten, c.28, s.151 ) ( Yenigün Gazetesi, 2 Kasım 1918 ) ( Salahi R.Sonyel, “Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika”, c.1, s.8, 10 )  ( Paul C. Helmreich, “Sevr Entrikaları” s. 1-2, 22 ) ( Celal Bayar, “Ben de yazdım”, c.1 , s.83 ) ( Takvim-i Vakayi Gazetesi, No: 3384, 3 Kasım 1918 ) (İbnülemin Mahmut Kemal İnal, “Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar” , s.1908 ) ( Rauf Orbay, “Rauf Orbay’ın Hatıraları” c.2 , s.50, s. 81 ) ( Bilal N. Şimşir, “Malta Sürgünleri” s. 18-19 ) ( Kadir Kasalak, “Milli Mücadele’de Manda ve Himaye Meselesi” ,s.42 ) ( Gotthard Jaeschke, “Mondros’a Giden Yol”) ( Belleten, c.33, s.109, Ocak 1964, s.151 ) ( Ziya Somar, “Manda ve Meşhur Mandacılar” ) ( Tarih konuşuyor, c.3, No.14, Mart 1965, s.1146 )       
   

Leave a reply:

Your email address will not be published.