251 ) İZMİR’İN İŞGALİNİN TEMEL ATMA TÖRENİ !..

Konferansın kare ası..Üstteki resim,oturanlar soldan sağa ; Orlando ( İtalya ), Lloyd George (İngiltere), Clemenceau (Fransa) ve ABD Başkanı Wilson..


   1919 yılı başında Fransa’nın başkentinde görüşmeler başladığında çok sayıda devlet, devlet olmak isteyen grup ve baskı grupları dünyanın en geniş barış konferansına delegasyon gönderdiler. Haydutlar, prensler, tahttan indirilmiş krallar, Arnavut askeri diktatörleri, devlet başkanları ve başbakanlar savaştan saçılanlardan bir parça koparmak için birbirlerini yiyorlardı.
   Konferansın en önemli dört oyuncusu muzaffer İtilaf Devletlerini temsil ediyorlardı ve her gün iki kez toplantı yapıyorlardı. Toplantılar genellikle Wilson’ın ofisinde gerçekleşiyordu. Dört farklı çevreden gelen ve farklı ruh halindeki dört adam.. Wilson “bir tezi eleştiren üniversite profesörü gibi” ciddi ve resmi idi. Bazı İngiliz diplomatlar onu “iğrenç” buluyordu. “Gülmediği zaman dişleri hiç görünmüyor” diye yazmıştı birisi, “güldüğü zaman da çok berbat görünüyor”.. Clemenceau daha hırslıydı ve çabuk sinirleniyordu ; aptallardan nefret ederdi. Konferansın resmi açılışında İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour silindir şapka takarken Clemenceau melon şapka takmıştı. Törendeki davetlilerden Harold Nicolson, “Balfour şapkası için özür diledi” diye yazmıştı. “Bana bunun mecbur olduğu söylenmişti” dedi Balfour. Clemenceau yanıtladı, “Bana da !”. Clemenceau, Wilson’a ve on dört adımlı barış planına tahammül edemiyordu. “Tanrı bile on emirle yetindi, Wilson alçakgönüllülükle bize on dört maddeyi kabul ettirmeye çalışıyor” diyordu..
   Fransız başkan, Lloyd George’un nezaketi karşısında pes etmiş olsa da ona da aynı derecede kızıyordu. İki adam sık sık Lloyd George’un özel dairesinde buluşup çay içiyordu.
   Bu dörtlünün son üyesi Orlando çok gergindi ve alınan kararlar kendi aleyhinde olduğunda ağlamak gibi bir alışkanlığı vardı. Cesur İngiliz grubu böyle duygu gösterilerini tatsız buluyordu. İçlerinden biri, eğer oğlunu Orlando gibi ağlarken bulursa döveceğini söyledi !..
   Başkan Wilson’ın barış konferansına katkısı, kendi kendine yetme ilkesiydi. Buna göre, mazlum ufak devletler, sonunda kendi kendilerini yönetebileceklerdi. Ayrıca azınlıklara kendi kendini yönetme ve yeni devlet kurma umudunu da veriyordu. Ama yine de konferansa katılanların çok azı başkanın “self determinasyon” ile neyi kastettiğini anlayabilmişti. Yani Ermenistan artık bir ulus devlet mi olacaktı ? Anadolu’ daki Yunanlılar kendi kendilerini mi yöneteceklerdi ? İzmir bu kapsamda nereye düşüyordu ? Eğer kendi kendini yönetme durumu olacaksa bunun için en uygun yer, Türkiye’nin çoğunluğu Hıristiyan olan tek şehri olmalıydı !..
   1919 sonunda Wilson sözcük seçiminin birçok mazlum halka umut vermiş olsa da çok talihsiz olduğunu bıkkınlıkla kabullendi. “Bu sözleri söylediğimde, bu kadar çok halk olduğunu bilmiyordum, bunlar her gün kapımı aşındırmaya başladılar” diyordu.. Hatasını kabullendiğinde yeteri kadar zarar verilmişti zaten. Çok kişi tarafından sonuç olarak algılanan self-determinasyon prensibini en etkili kullanan Yunan başbakanı olmuştu..
   
   Venizelos, Paris’e gelirken, yenilmiş Osmanlı Devleti’nden yeniden canlanmış bir Yunan İmparatorluğu yaratma amacını en sonunda gerçekleştirebileceği umudundaydı. Buna erişmek için gece gündüz uğraşıyordu, onu destekleyenleri her zamanki nezaket ve hitabetiyle etkiliyordu. Lloyd George’un cömert desteğini uzun zaman önce kazanmıştı ; şimdi de konferansa katılan diğerlerini elde etmeye çalışıyordu. Bunu yapmak için konferansın önde gelenlerini restoranlarda öğle yemeklerine davet ediyor ve Mercedes Otel’deki özel suitinde baş başa geceler düzenliyordu. Çok iyi bir anlatıcı olduğu için konuklarını Girit dağlarında yaptığı kaçamakları anlatarak eğlendiriyordu !..

 
   Venizelos, Barış Konferansı önüne ilk defa 3 Şubat 1919’da çıktı. Yunanlıların İzmir ve Anadolu kıyılarına olan taleplerini sunmak için bu onun ilk şansıydı. Çok iyi hazırlanmıştı, konusuna son derece hakimdi, ve Wilson’ın self-determinasyon  prensibinin altında yatan zayıflıktan sonuna kadar faydalandı. Klasik eğitim almış dinleyicilerini çok eski, asil çağları düşünmeye zorladı. Küçük Asya’daki Yunanlıların neredeyse üç bin yıldır kesintisiz orada yaşadıklarını ve Helen ırkının en saf kısmını oluşturduklarını savundu. Yanında Yunanistan’a katmak istediği adalarda yaşayan sünger avcılarının neşeli hallerini gösteren fotoğraflar getirmişti. Başka hiçbir liderin cüret edemeyeceği şeylerdi bunlar ama etkileyici olmuştu..  Venizelos pohpohlamaya da her zaman hazırlıklıydı ; Türkiye’de yaşayan Yunanlıların çoğunun Yunanca konuşamadığını kabul ediyordu, ama ona göre bu onları daha az Yunanlı yapmazdı. Bazı yakın arkadaşlarının evlerinde Arnavutça konuştuğunu söyledi ve ekledi :  “Aynı Bay Lloyd George’un çocuklarıyla Galler dili konuşması gibi”.. Bu övgü tam da Venizelos’un tarzıydı ; İngiliz Başbakan kendi atalarından bahsedilmesinden çok duygulanmıştı !..
   Venizelos hemen bir sonraki cümlesinde Başkan Wilson’a iltifatta bulunmayı da ihmal etmedi. Yunan çocuklarının çok iyi eğitimli olmalarının nedenini Amerikan misyon okullarına bağladı ; bu, Wilson’ın çok hoşuna gitmişti..
   Venizelos’un hedefi yüksekti. Ana amacı İzmir’di ama Ege’deki Türk adalarını, İtalyanların kontrolündeki On İki Ada’yı, Kuzey Epir bölgesini ve Trakya’nın tümünü istiyordu. Çok zekice bir şekilde İstanbul için bütün taleplerinden vazgeçmişti. Şakayla karışık kendisinin, “dünyada İstanbul’u reddedebilen tek Yunanlı” olduğunu söylüyordu. İngiliz kontrolü altındaki Kıbrıs’tan ise hiç söz etmiyordu..
   İzmir etrafındaki bölgede yaklaşık 800.000 kadar Yunanlının yaşıyor olması, bunların ekonomik  ve kültürel açıdan etkin oluşları, yerleşim merkezlerinden konferansa gönderilen yüzlerce dilekçe hep Yunan liderinin iddialarına destek oluyordu.. Paris’teki liderlerin bir an önce karara öncelik vermesini istiyordu. “Osmanlı’nın Hıristiyan nüfusunun geleceğini bir yüzyıl süren trajik deneyimden sonra, yeni reform çabalarının eline bırakmamak lazım” diye anlattı. Türkleri “çalışkan ve dürüst” olarak ilk niteleyen oydu ama yönetici olarak “desteklenemezlerdi ve uygarlığın yüz karasıydılar”..
   Venezilos taleplerini iki uzun oturumda anlattı. İkinci günün sonunda lider ülkelerin dördü de onu tebrik ediyordu. Bu usta sunum Clemenceau’da saygı uyandırmıştı. Sekreteri Jean Martet’ye döndü ve klasik dünyanın başarıları hakkında bir nutuk çekti. “Kendini Yunanistan’a ver Martet !” dedi, “beni ateşleyen şey budur. Politikanın aptallığı ve boşluğundan ne zaman bıksam yüzümü Yunanistan’a dönerim. Başkaları kafalarını boşaltmak için balık tutar. Her koyun kendi bacağından asılır”..
   İtalyanlar 1917’de İtilaf Devletleri liderleriyle imzaladıkları gizli bir anlaşmaya dayanarak İzmir’i talep ettiklerinde komitenin işi daha da zorlaştı. Batı Türkiye’nin klasik Helen uygarlığının beşiği olduğunu söyleyen Venizelos’a karşın, aynı bölgenin Roma İmparatorluğu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia ediyorlardı. İtalyanların iddiası da mantıksız değildi, ama ne Orlando’da ne de Sonnino’da Venizelos’un ikna ikna gücü ve dost kazanma yeteneği vardı…
   Türkiye’nin büyük kısmının Yunanistan’a verilmesinden doğacak ciddi problemler İngiliz ve Fransız barış delegeleri tarafından göz ardı edilmek üzereydi. Çok ısrar ettikten sonra Amerikalılar da buna rıza gösterdiler. Mart ayı geldiğinde Venizelos’un sevgili rüyası artık gerçekleşecek gibi görünüyordu..
   O sıralarda İtalyanlar farkında olmadan Yunanistan’ın eline büyük bir koz verdiler. 24 Nisan’da İtilaf Devletleri’nin İtalyanlara Adriyatik’te bir liman kenti olan Fiume’yi vermeyi reddetmelerinden sonra Orlando ve ekibi konferansı terk etti !.. İzmir çevresinde bir İtalyan etki alanı yaratmak için, İtalyanlar küçük birliklerini Ege kıyılarındaki çeşitli noktalara çıkartarak işleri kontrol altına almak istediler. İlk denizci grup Adalia (Antalya) kıyılarına yollandı. Bunu Fethiye ve Marmaris izledi. Bu defa birlikler içerilere sokuldu. Ülkedeki İtalyan ajanlarının Türklerle işbirliği yaptıkları ve olası bir Yunan çıkartmasına karşı halkı direniş için yüreklendirdiği bildirildi. Kısa bir süre sonra, konferansa daha da kötü haberler ulaştı. Wilson ; Lloyd George ve Clemenceau’ya İtalyanların İzmir’e savaş gemileri yolladığını haber verdi. Clemenceau, ABD başkanına bir iğneleme yapmaktan kendini alamadı : “Milletler Cemiyeti’ne çok iyi bir başlangıç yaptık !”..
   Bunu izleyen günlerde kriz daha da derinleşti. 5 Mayıs’da, İtalyanların yakında tamamen Anadolu’ya yerleşecekleri konusunda Lloyd George uyarıldı. Hemen harekete geçilmesini önerdi. “Yunanlıların İzmir’i işgal etmelerine izin vermeliyiz ; orada katliamlar başlıyor ve Yunan nüfusunu koruyacak kimse yok” dedi..
   Orlando ve Sonnino 6 Mayıs’da geri dönüp konferansa tekrar devam etmek istediler ama iş işten geçmişti. Lloyd George, “Benim fikrimce” dedi, “Bay Venizelos’a birliklerini İzmir’e göndermesini söylemeliyiz. Problem veya katliam tehdidi olan yerlere Yunanlıların çıkartma yapmasına izin vermeleri için amirallerimize emir vermeliyiz”.. Kabul ettiğini belirtmeden önce Wilson kısa bir süre düşündü. “Neden onlara hemen çıkarma yapmalarını söylemiyoruz ?” dedi, “buna bir itirazınız var mı ?”.. Lloyd George “Hiç yok” dedi. Clemenceau, “Benim de” dedi, “ama İtalyanları uyarmamız gerekmez mi ?” .. Lloyd George, “Benim düşünceme göre” diye yanıt verdi, “Hayır”..
   Üç adam yemeklerini bitirir bitirmez Lloyd George, Venizelos’a telefon etti ve Quai d’Orsay’a çağırdı. İngiliz başbakan kısa ve öz konuştu. Venizelos’un günlüğüne göre konuşma şöyleydi :
“Birlikleriniz müsait mi ?”  
“Evet, ne için ?”
“Başkan Wilson, M. Clemenceau ve ben, bugün sizin İzmir’i işgal etmenize karar verdik”
“Biz hazırız.”..

( “Kayıp Cennet, Smyrna 1922”, GILES MILTON )

Leave a reply:

Your email address will not be published.