249 ) FRANSIZ DEVRİMİNİN OSMANLI’DAKİ İLK ETKİLERİ !..

  

Fransız Devrimi coşkuyla, nefretle, umutla doğdu ; kanla sürdü.. İhtilalin başını yediği kendi çocukları arasında, İstanbullu bir Fransız da vardı : Ünlü şair Andre Chenier.. 1762′de Galata’da, bugünkü Kartçınar Sokağındaki “Sen Piyer Hanı” diye bilinen evde tüccar bir ailenin oğlu olarak doğmuştu. Sonradan ailece vatanlarına döndüler.
Genç Chenier mutlakiyet taraftarı sayılmazdı, ama büyük umutlar beslediği devrim onu da düş kırıklığına uğrattı ; dilini tutamadı, 1794′de o da giyotine gönderildi. Fransız Devrimi, Chenier’nin doğduğu kent olan İstanbul’da nasıl karşılandı sorusuna ise ; bütün Avrupa’dan daha farklı bir tutumla, ne alkışla ve destekle, ne de nefret ve protestoyla, diye yanıt vermek gerekir. Ne saygı, ne de korkuydu bu ; Osmanlı, Fransız Devrimi’ ni daha uzunca bir süre ciddiye almayacaktı..
Osmanlı yönetimi başlangıçta Fransız Devrimi’ne değilse de devrim yönetimine gülümsemiş, devrimi Avrupa’nın kendine özgü bir çılgınlığı olarak değerlendirmiş ve soğukkanlılıkla karşılamıştır. Sultan 3. Selim’in başkatibi olan Ahmed Efendi, Ocak 1792′de kaleme aldığı günlüğünde şöyle diyordu
İnşallah, Fransa’daki kargaşa, frengi illeti gibi, devlet-i aliyyenin diğer düşmanlarına (Avusturya ve Rusya’yı kastediyor) sıçrar ve uzun zaman başları dertten kurtulmaz ve bu da bizim hayrımıza olur..
 
 
18. yüzyıl sonunda İstanbul, Fransızların devrimciliğine işte böyle bakıyordu ve onları müttefik olarak görüyordu. İstanbul’daki Fransız kolonisinin devrimci havası da başkentteki Avusturyalı, Rus ve Prusyalı diplomatların tersine, Babıali’yi pek rahatsız etmiyordu.
Fransızların İstanbul’daki diğer Avrupalı diplomatları huzursuz etmeleri için çok neden vardı. Bütün Avrupa monarşileri ve Papalık, bu dinsiz ve hükümdar tanımaz devrimin düşmanıydı. İstanbul’daki diplomatların, Fransızlarla selamı sabahı kesmesi doğaldı..
Fransız elçiliği mensuplarıyla çok samimi olan İsveç elçiliği müsteşarı Mouredgea d’Ohsson, bu ortamda göze batıyordu. Bir Osmanlı Ermenisi olan ve İsveç uyruğuna geçen, yazdığı Osmanlı yönetim tarihiyle tanınan d’Ohsson’u Prusya elçisi Knobelsdorf ; Fransız Devrimi’ni Osmanlı ülkesine sokmaya çalışıyor diye Babıali’ye ihbar etti. Bu ihbar ciddiye alınmadı ama 1798′de Fransa Mısır’a saldırınca, Fransız dostu d’Ohsson’un kapı dışarı edilmesi uygun görüldü.
III.Selim Paris’te yaşanan devrimi yakından izliyordu. 1793 Haziran’ında, Yurttaş Marie Louis Henry Decorches ya da eşitlik iddialarından önceki adıyla Marki de Saint Croix, Fransa Cumhuriyeti’nin temsilcisi olarak İstanbul’a geldi. 14 Temmuz’da iki Fransız gemisi Sarayburnu’na demirledi. Tarafsız bir tutum içinde, Osmanlıların hilalli bayrağını, Amerika’nın çizgili ve yıldızlı bayrağını ve üç renkli Fransız bayrağını dalgalandırarak top atışlarıyla selam verdi. Boğaz kıyısına törenle bir “özgürlük ağacı” dikildi..
Sekiz hafta kadar sonra padişah Paris’e ayrıntılı bir envanter yollayarak, ordusuna ve donanmasına Fransa’dan geçici olarak istediği teknisyen ve eğitmenlerin uzmanlık alanlarını bildirdi. Fransa’nın kendi sınırları konusunda o sırada hayli kaygılı olmasına rağmen, Kamu Güvenliği Komitesi padişahın isteklerini dikkatle inceledi. Aşağı Tuna’da bir Doğu Cephesi’nin bulunması ya da Karadeniz’de saldırgan bir donanmanın varlığı, Avusturya ve Rusya yöneticilerinin Ren’de ve Kuzey İtalya’da savaşan Fransız ordularına yönelttiği dikkati zayıflatabilirdi. Selim’in danışmanları da zaten Paris’teki devrimcileri seve seve teşvik etmeye hazırdılar. Ama Selim, kendi imparatorluğunu Jakobenlerle yapılacak geri dönülmez bir işbirliğine tümüyle bağlamayacak kadar akıllıydı. Diplomatik sistemini modernleştirmeye karar verdiğinde, sefirlerini Avrupa saraylarına özel durumlarda yollamak yerine, daimi olarak atamaya karar verdi. İlk Osmanlı temsilcisini de Paris’e değil, Londra’ya göndermeyi tercih etti. Kısa bir süre sonra Selim daimi sefirlerini Berlin’e, Viyana’ya ve St. Petersburg’a da gönderdi. Ancak ondan sonra Fransa Cumhuriyeti’ne bir sefir atamaya sıra geldi..
Sultan Selim için Paris’le ilişkiler kurmak, diğer başkentlerden çok daha doğaldı. Çevresindeki yetkililerin bir kısmı, Fransızca’ya daha şimdiden aşinaydı. Padişah da bu dili bilmiyormuş gibi görünmesine rağmen, Fransızca öğrenimini teşvik ediyordu. Avrupa’da hükumet ve yönetim sistemlerini akılcı bir temelde inceleyen ve başka geleneklerin biçimlendirdiği insanlar için projeler üreten yazarlar yalnızca 18. yüzyıl Fransası’nda çıkmıştı.. Selim’in ordu donanma kütüphanelerine istediği eserler Marsilya’dan gemilere yüklenirken, bunlar arasında Grande Encylopedie’nin serisinin de bulunması ilginçtir. Ama bütün bu seçkin öğrenme çabalarından daha genel anlamda etkili olan şey, ticari ilişkiler olmuştur.

       
   
Devrim yıllarında Fransa giyimde yenilikler yaratmıştı. O döneme göre “spor” kaçan, üniforma havalı, devrimin üç renginin kullanıldığı yeni bir giyim tarzıydı bu. Fransız uyruklu tüccarlar ve onlara sempati duyan bazıları, bu yeni modayı izliyorlardı. Kadın erkek şapkalarına ulusal bayrağın üç renginden oluşan kokartlar takıyorlar, kurdeleler sarıyorlardı. Bu propagandist kıyafet ve sembollerden Avusturyalı diplomatlar çok rahatsız oluyorlardı. Avusturya elçiliği baştercümanı bu yüzden Babıali’ye şikayete koştu ve dış ilişkileri yürüten büronun başındaki Reisül Küttab Raşid Efendi’den Beyoğlu’nda Fransız diplomat ve tüccarların devrim kokartları taşıyıp, çevreyi kışkırttıklarını, bu modanın yasaklanmasını istedi. Raşid Efendi’nin yanıtı ilginçtir :
“Dostum, devlet-i aliyye Müslümandır. Buraya gelen yabancıların adet ve giyimi bizi ilgilendirmez. Biz, dost devletlerin tebaasını konuk olarak görürüz ; ister başlarına kokart takarlar, isterse üzüm küfesi geçirirler, bizim derdimiz değildir.  Sen de bize şikayet ederek başımıza iş çıkartma !..”
Fransa elçiliğinin çıkardığı broşür ve bültenler, Beyoğlu’ndaki diplomatları ve din adamlarını Babıali’den çok rahatsız ediyordu. 1795′de Cumhuriyet yönetimi bu iş için İstanbul’da bir matbaa kurdurttu ve gerekli personeli yolladı. Matbaada Türkçe başta olmak üzere yerli dillerde de broşür basılıyordu. Rejimi ihtilal bildirilerinin karşıtı bir yayın da yok değildi. Devrimden önce, Osmanlı ülkesine gelen Blaque ailesine, önce İzmir’de, sonra İstanbul’da gazete çıkarıyordu. Mösyö Blaque, sonra tekrar Fransa’ya gidip Kral 16. Louis’nin avukatlığını yapmış, sonra da Fransa’yı terk etmek zorunda kalmıştı. Blaque’ler, Osmanlı uyruğuna geçti ve bu tür mülteci aileler içinde seçkin bir yer aldılar. Ailenin sonraki kuşağından Eduard Blaque, Beyoğlu belediye başkanlığında ve elçiliklerde bulundu, ilk Washington elçimiz de oydu.. 1895′de İstanbul’da öldüğünde 2. Abdülhamid, “Ehl-i dil kıymetli bir adamdı, pek severdim” demişti..  

( İlber Ortaylı yazılarından ve Alan Palmer’ın “Osmanlı İmparatorluğu- Son Üç Yüz Yıl” adlı kitabından faydalanılmıştır.. )

Leave a reply:

Your email address will not be published.