248 ) ONU YALNIZ OKYANUS YENEBİLDİ !..

 
   O gün, neredeyse tüm İstanbul halkı Edirnekapı dışında bulunan Kazıklıbağ Çayırı’nda toplanır. Koca Yusuf ile Çolak Mümin arasındaki güreş son derece çekişmeli geçmekte, izleyiciler galip gelecek pehlivanı merak etmektedirler. Maçın hakemi, bir dönemin ünlü güreşçilerinden Kel Aliço’dur. Koca Yusuf, Aliço’yu yendikten sonra ünlenir ve Çolak Mümin’le tuttuğu güreşin de mutlak favorisidir. Ama, zaman ilerledikçe, Çolak Mümin’in de kolay yutulur bir lokma olmadığı izleyiciler tarafından kabul edilir.
   Bir ara, Mümin rakibini savurmayı başarır. Bunun üzerine Kel Aliço, Koca Yusuf’un açık düştüğünü ve güreşi Çolak Mümin’in kazandığını ilan eder. İzleyiciler, kararın doğru olmadığını, Aliço’nun intikam almak için taraflı davrandığını haykırırlar. Koca Yusuf, Kel Aliço’nun sırtını yere getirmeyi başaran tek güreşçidir. Fakat, o karşılaşmada Yusuf’un 25, Aliço’nun ise 50 yaşlarında olduğunu da bilmeliyiz !..
   Tepkiler verilen kararı değiştirmez. Koca Yusuf’un haksızlığa uğradığını söyleyenlerden biri de, Suyolcu Mehmet Pehlivan’dır : “Ben, Çolak Mümin’in ustası olduğum için elbette onun kazanmasına sevinirim. Ama Allah’tan da korkarım. Mümin asla Yusuf’u yenmiş değildir..”
   Koca Yusuf yerden kalkar ve ” A be usta, yendi mi beni şimdi bu molla ?” diye sorar hakeme. Kel Aliço son derece anlamlı bir karşılık verir : “Senin gibi bir pehlivan ancak böyle yenilir.”
   1895 yılında Paris’e giden Koca Yusuf, Fransa birincisi ve dünya şampiyonunu yenmeyi başarır. Geri döndüğünde, doğduğu yer olan Şumnu yakınlarındaki Karali Köyü’ne bir ev yaptırır. O yıllarda en çok sevilen sporlar sıralamasında başı güreş çekmektedir. Organizatörler peşini bırakmazlar Koca Yusuf’un. Üç yıl sonra yeniden Avrupa yollarına düşen güreşçi karşılaştığı tüm rakiplerinin sırtını yere yapıştırır. Üstelik, bu güreşler Koca Yusuf’un yeni öğrendiği grekoromen dalında yapılır.
   Ünü okyanusu aşan Koca Yusuf, Amerika’dan gelen teklifi kabul eder ve uzun bir yolculuğun ardından Yeni Dünya ile tanışır. Burada güreşler serbest dalda yapıldığı için karşılaşmaları zorlanmadan kazanır. Son rakibi ise Amerika şampiyonudur. Organizatör para kazanmak için bu güreşi sona ayırır. Kara tenli güreşçi biraz reklam olsun, biraz da Yusuf’un morali bozulsun diye hakaret dolu, son derece ağır demeçler verir gazetelere. Bu haberleri okuyanlar arasında Koca Yusuf’un, ülkesine geri dönerken, bindiği geminin güvertesinde, karşılaşmadaki halini düşünüp gözyaşlarına boğulacağına inananların sayısı giderek artar. Öyle ki, Washington Elçisi Naum Paşa bile hastalık bahanesiyle güreşe çıkmamasını önerir Koca Yusuf’a !..
   Beklenen gün geldiğinde güreşin yapılacağı alanın etrafında izdiham yaşanır. Ringin önüne yerleştirilen orkestra çaldığı parçalarla iyice coşturur kalabalığı. Ama, davul patlar ve kullanılamaz hale gelir. Güreş ise çoktan bitmiştir. Çünkü Koca Yusuf, büyük laflar eden Amerika şampiyonunu tuttuğu gibi havaya kaldırmış ve davulun içine doğru fırlatmıştır !..
   
   Yorgun güreşçiyi ülkesine taşıyan “La Bourgogne” adlı gemi, 4 Temmuz 1898’de, Halifax’ın 180 mil doğusunda sis içerisinde yol alırken, kireç yüklü bir yelkenliyle çarpışır.
   Rus güreşçi Hakimşmit, 1949 yılında, Koca Yusuf için Paris’te şu açıklamayı yapar : “Dünyada onun sırtını yere getirebilecek birinin bulunabileceğini hiç sanmıyorum. Buna imkan yoktur. Hatta onun Atlas Okyanusu’nun derinliklerinde sırtüstü değil, yüzükoyun yattığına yemin edebilirim.”
   Hürriyet gazetesinin 1970’li yıllarda okurlarına verdiği “100 Ünlü Türk” adlı kitapta, çocukluğunda danalarla boğuşarak güreşe başladığı yazılan Koca Yusuf’un son anları şöyle anlatılır : “Denize dökülenler filikalara atlayıp canlarını kurtarmak istiyorlardı. Koca Yusuf da can havliyle bir filikanın kenarına yapışmıştı. Filikada bulunanlar onun heybetli vücuduyla sandalı devirmesinden korktular. Önce yüzüne, kafasına kürekle vurmaya çalıştılar. Fakat dev yapılı adamın çelik pençeleri sanki filikaya kilitlenmişti. Yarılan kafasından ve suratından akan kanlar posbıyıklarının üzerine iniyordu. Onun bu hali filikada bulunanlara daha büyük bir dehşet vermişti. İçlerinden canavar ruhlu birisi, filika içinde bulunan ipleri kesmek için kullanılan ufak bir baltayı kaptığı gibi o çelik pençelere vahşi bir ihtiras içinde rastgele indirmeye başladı. Bileklerinden kesilip kopan o çelik pençeler gevşedi ve Koca Yusuf’un o dev vücudu Atlantik Okyanusu’nun derinliklerine doğru gömülüp gitti..”
   Atlas Okyanusu Koca Yusuf’un mezarı sanılırken, yazar Murat Sertoğlu’nun eline, 1964 yılında, Amerika’da yayınlanan “Wrestling” adlı dergi geçer. Koca Yusuf’un anlatıldığı sayfalarda gemi kazasıyla ilgili bölüm oldukça şaşırtıcıdır : “Gemi battıktan bir süre sonra oralardaki küçük adalardan birinin kıyısına yirmi ceset vurmuş. Cesetlerin kazaya uğrayan vapurun yolcularına ait olduğu anlaşılmış. Hemen hemen hiçbirinin kimliği saptanamamış. Cesetlerden biri çok heybetliymiş. Üzerindeki kılıktan hangi milletten olduğunu köy papazı bile anlayamamış. Yalnız belinin çok uzun bir kuşakla sarılı olduğu görülmüş. Bu ceset de diğerleriyle birlikte kilisenin mezarlığına defnedilmiş.”
   Koca Yusuf’un elleri baltayla kesilmiş olsaydı, boyunun, ten renginin ve hatta belindeki kuşağın bile tarif edildiği yazıda, elsiz olduğu da yer almaz mıydı ?.. Bu soruların yanıtı belki Atlas Okyanusu’nda yatıyor, belki de Asor Adaları’nın birindeki kilise mezarlığında !…

Leave a reply:

Your email address will not be published.