245 ) HÜRRİYET GEYİĞİ !..

   “Haziranın 12 ve 13’üncü perşembe ve cuma günleri arasındaki gece, artık Selaniği, ailemi, maddi geleceğimi terk ederek, sadece halkın içinden bir birey gibi, hükumetin bütün güçlerine karşı, açıkça ve silahlı olarak isyan ilan ediyordum. Önce Allah’a ve Peygamber’e, sonra da cemiyetimizin örgütü ile, hükumet zulmünden bıkmış olan millete, güvenim tamdı. Vatanın geleceğini, çok parlak görüyor, bunun için, benim maddeten kararan geleceğimin bu karanlığına önem vermiyordum..”
   Artık karar verilmişti. Enver, emel yolculuğuna çıkacaktı. Dağlar yolunu tutacak ve orada isyan bayrağını açacaktı. Bu hareketinden, cemiyetin merkez yönetimi ve yakın arkadaşları haberliydi. Rahmi Bey ( sonradan İzmir Valisi), Tikveş’e gitmesini, orada çalışmayı tavsiye ediyordu. Kendisi Manastır’a gitmek istiyordu..
   Enver’in kendine, kimliğini saklamak gerektiğinde kullanmak üzere seçtiği takma ad malumdur : Suavi !.. Şöyle anlatır : “Merhumun cesaretine daima hayrandım. Ben de aynı adı, takma ad olarak almıştım. Genel Merkez evrakına imza atarken hep bu adı kullanıyordum. Gene öyle yapacaktım. Bu adı, dört köşe, kufi bir yazıyla yazardım. Suavi merhumun istibdat duvarına çaktığı çivi, benim bu duvara tırmanmama yardım edecekti..” 
   Suavi ; 20 Mayıs 1878’de, Çırağan Sarayını basarak, Abdülhamid’i devirip yerine V. Murad’ı geçirmek için yaptığı eylem sırasında öldürülmüş olan Ali Suavi idi..
   O gece önce Fethi Bey (Okyar) ile biraz Olimpos gazinosunda otururlar. O sırada Manastır’dan gelen Resneli Osman Efendi (Niyazi Bey’in kardeşi olsa gerek) ile görüşürler ve sonra da aynı gece, Talat Bey ile buluşurlar. Cemiyet kasasından Enver Bey’e 10 lira verilir.. Yanında küçük bir tabanca ile Selanik’ten ayrılışını şöyle anlatır : “Vardar kapısından çıkarken nişanlarımı söktüm. Küçük bir üzüntü hissettim. Artık belki de eski hayallerim gibi, iyi bir asker olamayacaktım. Ve bu andan itibaren bir hiçtim. Kim bilir hangi kurşunla ve nerede vurularak, bir yerlerde kalacaktım. Bir asi diye cesedim, bir köşeye atılacaktı.  Ama bir gün gelecek, beni elbette, rahmetle ananlar da bulunacaktı. Artık hayatla irtibatım kalmamış gibiydi..”
   Kolağası Niyazi Bey’e göre, bu genel isyan Resne’de başlamalıydı. Çünkü Bulgar Makedonya Komitesi de önce Resne’de kurulmuş ve ilk Bulgar isyanı Resne’den başlamıştı. 20 haziran (  3 temmuz ) cuma günü, herkesin cuma namazıyla meşgul olduğu bir saatte, kışla önünde toplanan isyan kafilesi, son hazırlığını tamamladı. Şehre hakim tepelerden birinde ve şehirden yarım saat uzak olan Resne kışlasından 160 isyancı, önde Kolağası Niyazi olduğu halde, dağlar yolunu tutarlar. Rumeli’de ayaklanma başlamıştır !..
   Yola çıkarken, Bulgarca yayınladığı bildiride ise şunlar yazmaktadır : Ey Hıristiyan Vatandaşlarımız, biz de bugünkü zulüm idaresinden memnun değiliz. Memnun olmayan görüyorsunuz ki yalnızca siz değilsiniz. Biz, Avrupalıların yurdumuza göz dikmesinden, işlerimize karışmasından çekinmediğimiz için şimdiye dek milletin dayanılması güç bu durumlara katlanmasına ses çıkarmamıştık. Baskı yönetiminin günden güne gücünü artırarak Türk, Bulgar, Ulah, Rum, Arnavut yurttaşlarımızın yok olmakta olduklarını gördüğümüz için biz, yurda özgürlük güneşini getirecek, hürriyetin aydınlığını yayacak bir yönetimin kurulmasına çalışıyoruz..”

   Şimdi de Resneli Niyazi’nin anılarına kulak verelim : “Yolda çeteye katılmak üzere o gün Manastır’dan birkaç gün önce kaçmış olan altı jandarma, birkaç sivil, yanlarında bir geyik olduğu halde bize katıldılar. Birliğimize kabulleri hakkında cemiyet tarafından yazılı güven belgesini gösterdiler. Tüm gözler geyiğe çevrilmişti.  Jandarmalardan biri, bunun henüz iki yaşını bitirmemiş bir dişi geyik olduğunu ve Prester sırtlarında önlerine çıkan bu insancıl hayvanın okşamalara aldanarak kendilerini çekinmeden izlediğini anlattı. Herkes bu hayvanı okşuyor, seviyor, kutsallığına inanıyordu. Davranışındaki insana yakınlığı gönüllerimizi kendisine bağlayan bu sevimli yaratığı bize gönderen Tanrı’ya şükürler ediyor, bu gelişte bir hayrın, Tanrısal bir müjdenin işaretini görüyorduk.  Daima önde giden ve askerin önünde sıçrayan geyik, adeta bize kılavuzluk ediyor, bir içgüdüyle bizi amacımıza doğru koşturuyordu..”
   Adına türküler söylenen bu düşünce özgürlüğü savunucusuna destek verenlerden biri de Ahmet Samim’dir. Genç gazeteci, Niyazi Bey’e “Hürriyet Kahramanı” denmesinden esinlenerek, iki yüz adamına kılavuzluk eden geyiğe “Gazal-ı Hürriyet” adını koyar. Aslında gazal, ceylan anlamına gelen bir sözcüktür. Halk ise bu yanlışa düşmez, “Niyazi Bey Geyiği” adını verir !..
 
   24 Temmuz 1908’de, Necm-i Şevket gemisinden atılan topla, Selanik şehri İkinci Meşrutiyet’in başladığından haberdar olur.. Hürriyetin ilanından sonra Manastır kentine dönen Niyazi Bey ve adamları şanlarına layık bir şekilde  kahramanlar gibi karşılanırlar. Manakis kardeşlerin çektiği fotoğraflarda o gün ölümsüzleşir. Fotoğraflarda geyik, dağda olduğu gibi, özgürlük isteyen insanların önünde poz verirken görülür…
   Geyiğin gerçek olduğunu duyan İstanbul halkı, Hürriyet Kahramanı Niyazi Bey ve adamlarının yolunu gözlemeye başlar. Beklenen gün gecikmez ve Niyazi Bey, Abdülhamid rejiminin yıkılışının bir göstergesi olarak İstanbul’a adım atar. Kendisi el üstünde tutulurken, geyik o dönem İstanbullularının eğlenmek amacıyla gittikleri Direklerarası Meydanı’nın bir köşesinde bulunan Letafet Apartmanının bodrum katına tutsak edilir. Evet, yanlış okumadınız ; Hürriyet Geyiği ışık girmeyen, hava almayan bir bodruma kapatılır !..  Zavallı hayvan “Cemiyet-i Mukaddese” adına toplanan 1 kuruş karşılığında meraklılara gösterilir. İstanbullular, öyküsü dilden dile dolaşan geyiği görmek için apartmanın önünde kuyruk oluşturur. O kuyruğun içinde on yedi yaşında bir genç de vardır, sonradan “Karay” soyadını alacak olan Refik Halid !.. Şimdi onun anılarında neler yazdığına bakalım : “İçeriye girince yaş gübre ve mayhoşlaşmış kuru ot kokusundan genzim yandı, gözlerim sulandı. Önce karanlıktan ne tarafta durduğumu sezemedim ; loşluğa alıştıktan sonra dır ki, kenarda bir kıpırdama fark ettim. Artık iyice görüyordum : Biçareyi kalın kirli bir iple dipteki kazığa bağlamışlar. Önünde nemli ot kırpıntıları ve boyaları yer yer dökülmüş porselen eskisi, çamurlu tortu ile sıvanmış bir leğen.. Güya su kabı !.. 
   Niyazi Bey, İstanbul sokaklarında alkışlanırken, dağların temiz havasından, berrak sularından ve çimen kokusundan uzak kalan geyik bir deri bir kemiğe dönüşür ; zamanla İstanbulluların ilgisini çekmez olur. Geyiğin gözden düşmesi yüzünden ona yapılan masraflar da gereksiz görülür.. Geyiğe ne mi olur ? Bunu da o sırada on dokuz yaşına gelmiş olan Refik Halid’den öğrenmeye devam edelim : Rejim değişikliğinin ilk mahzuru bu Hürriyet Geyiği olmuştu. Ölmüş müydü ? Yoksa kesilip eti bir Beyoğlu lokantasına satılmış mıydı ? Bilmem. Fakat o devirde, mesela Tokatlıyan gibi maruf lokantalarda, geyik değilse de av etleri arasında karaca eti bulundurmak adetti ; belki dirisinden umduğu faydayı temin edemeyen hürriyetperverlerin bir uşağı, Meşrutiyet tarihinde yer eden şu bedbaht geyiğin ölümünden birkaç mecidiye kazanmıştır..”
   9 Haziran 1910 akşamı, Bahöekapı’da üç el silah sesi duyulur. Kuruçeşme’deki bir yalıya davetli olan, gazeteci Ahmet Samim’dir bu..
   Böylece, dağda Resneli Niyazi Bey ile başlayan olaylar zincirinin ilk kurbanı “Gazal-ı Hürriyet”, ikincisi ise, ona bu adı veren yirmi altı yaşındaki gazeteci olur..

   Resne’de, Louvre Sarayı’ndan esinlenerek yukarıda görülen saray gibi malikaneyi yaptıran Niyazi Bey, 1913 yılında karşılaştığı Binbaşı Bekir Fikri Bey’e şunları söylemiştir : “Bekir, ah Bekir !. Sen ne kadar mutlusun. Yoksunluklar içinde görevini yerine getirdin. Ben, ah, ben çok üzgünüm. Hastayım, tifoya yakalandım. Görevimi yerine getiremedim. Çok üzgünüm !..”
   Niyazi Bey, Balkan Savaşı’ndan dolayı düşman Çatalca’ya kadar dayandığı için, Arnavutluk’un Avlonya limanından İtalya’ya, oradan da İstanbul’a geçmek niyetindedir.
   Tarihlerden 29 Nisan 1913 günü, vapur iskelesine sivil giyimli sekiz kişi gelir. İçlerinden biri bilet almaya gider. Tam bu sırada üç el silah atılır ve iki kişini yere düştüğü görülür. Birkaç el daha silah atılır.. Herkes çil yavrusu gibi kaçışır.. Yerde yatanlardan birisi Niyazi Bey’dir.. Kendi koruması tarafından vurulduğu için, “Ne şehittir, ne de gazi ; pisi pisine gitti Niyazi” deyimi halkın hafızasına kazınmış olsa da, ölümünün üzerindeki sır perdesi hala kalkmış değildir..

MANASTIR ASKERİ İDADİSİ


( ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR  VE SUNAY AKIN YAZILARINDAN ALINTILAR YAPILARAK DERLENMİŞTİR..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.