M A D D İ B Ü H A L !…

   

    2. Abdülhamid herkesten ve her şeyden kuşku duyardı. Kısacası vesveseli bir tipti.. Sarayında bile sıradan muhafızlara güvenememiş ve kendisine yeni bir muhafız alayı kurdurmuştu. “Karakeçili Alayı” denilen bu alaydaki askerler ; Söğüt, Bilecik ve Eskişehir yörelerinde ikamet eden ; mertlikleri, cesaretleri ve dürüstlükleriyle tanınan Karakeçili Aşiretindendi. Osmanlı soyunun da bu aşiretten geldiğini savunan padişah, onlara “hemşehrilerim” diye hitap ediyordu…Onlara o kadar güveniyordu ki, her gece yatak odasının kapısının önünde bile bu askerlerden birisi nöbet tutardı..
   Yatak odasında ise, genellikle yatmadan önce polisiye öyküler okumaya bayılırdı Hünkar.. Kuşkucu olduğu için mi seviyordu bu türü, yoksa polisiye öykü ve romanları okuya okuya mı kuşkucu olmuştu, tartışılır !..
   Abdülhamid, dönemin bütün önemli yabancı dergilerine abone olmuştu ve sarayda oluşturduğu bir çeviri bürosunda bunları bir ekibe Türkçe’ye çevirtiyordu. Abone olduğu dergilerden birisi de “The Strand Magazine” idi. Bu derginin Ekim 1903 sayısında bir Hintli tarafından padişah ile ilgili bir makale çıkmıştı. İngilizce’den bu makaleyi çeviren “Corci” adındaki çevirmen, bu çeviriyi yaparken, dergide Conan Doyle’ un bir öyküsüne de rastlamış ve okuyunca çok beğenmiş, padişahın da beğeneceğini düşünerek onun da çevirisini yapmıştı. Abdülhamid gerçekten de bu öyküyü çok beğendi ve Londra elçimiz Musurus Paşa’dan Doyle’ a ait yayımlanmış tüm kitapların bulunup gönderilmesini istedi.
   Türk okuru ilk Sherlock Holmes öyküsünü, 1908 yılının sonlarında Faik Sabri Duran’ın çevirisiyle okumuştu. Halbuki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’ ndeki “Yıldız Esas Evrakı” diye adlandırılan belgeler içinde ve 2. Abdülhamid’ in kitaplarının şu anda bulunduğu İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ nde saptanan, Abdülhamid için çevrilmiş özel polisiye öyküler içinde, pek çok Sherlock Holmes öyküsü yer alıyor..
   Conan Doyle ise, ilk karısı Louise 1906’da öldükten sonra bir yıl içinde, Jean Leckie ile evlenmiş ve balayı gezisi için İstanbul’a gelmişti. Hayranı olan Padişah ile tanışmak istemişse de, Ramazan ayında olunduğundan, bu buluşma gerçekleşememişti..
   Yine de 2 Kasım 1907 tarihinde kendisine padişah tarafından 2. dereceden Mecidiye Nişanı verilmiş, eşine ise yine aynı rütbeden Şefkat Nişanı takdim edilmişti..
   Kırk sene önce ise, 17 Temmuz 1867’de, ilk Avrupa gezisinde ikinci olarak Londra’ya gelen Sultan Abdülaziz’e, İngiltere’nin en prestijli nişanı olan “Dizbağı Nişanı”, Kraliçe Victoria tarafından verilmişti. Bu nişan dünyada sadece 20 kişiye veriliyor ve bu 20 kişiden birisi ölmedikçe bir başkasına verilemiyordu. Çapkınlığı ile ünlü 3. Edward tarafından verilmeye başlanmıştı.
   Kral, güzel sevgilisi Kontes Salisbury şerefine verdiği bir davette açılış dansını sevgilisiyle yapmış, dans ederken kontesin mavi jartiyeri yere düşmüştü. Etraftakilerin kıskançça gülüşleri arasında jartiyeri yerden alan Kral, bunu kendi dizine bağlamış ve, “Kötü düşünenler utanacak, pek yakında bu diz bağına kavuşabilmek için insanların yapamayacakları şey kalmayacak” demişti.. O gün söylediği “Kötü Düşünenler Utanacak” sözünü nişanın üzerine işlettirmişti. İlk olarak 23 Nisan 1348′ de verilen bu nişan, ülkenin en prestijli sivil nişanı haline dönüşmüştü…
   Yalnız, bu nişanı alacak olanların uyması gereken bir protokol vardı. Üzerinde kocaman bir haç olan bir pelerin ve tüylü bir şapka giyiliyor, altın bir zincir takılıyordu. Kiliseye gidiliyor, Canterbury Başpiskoposu’ na  kılıç teslim edilip, önünde diz çöktükten sonra bir de yemin ediliyordu !..
   İnsan, ister istemez, günümüz kuşkuculuğu ile düşünmeden yapamıyor. Yıllardır Avrupa’ ya kök söktürmüş bir devletin başındaki insana diz çöktürtme sevdasından mı bu nişan verilmişti diye !..Ama bu kuşkumuz yanlışmış ki, padişaha özel bir protokol uygulanmış…
   İçinden derin bir “Oh !” çeken ve tören kafilesinde yer alan iki kişiden birisi Abdülhamid, diğeri ise Londra sefiri Musurus Paşa idi. Zavallı, bu gezi sırasında padişahın yer alacağı balolarda, galalarda koşuştururken kalbi aniden duruvermişti !.. Giritli Rum bir ailenin Osmanlı ferdiydi paşa..Yunanlılar tarafından hain olarak kabul ediliyordu. 37 yıl sonra , padişahın kendisinden Conan Doyle kitapları isteyeceği kişi ise aynı ismi taşıyan oğluydu… Yalnız, oğulun kötü bir namı vardı. Felaket derecede cimriydi..Bu kötü huyu yüzünden devleti pek çok kez zor durumda bırakmış ve prestijini zedelemişti.
   Paşa, hiçbir daveti kaçırmayarak her yere gittiği halde, kendisine, bir davet vererek Osmanlı’ nın saygınlığını artırması önerildiğinde, “aman efendim, İstanbul sefarethanenin eşyalarını yenilemek için bile para ödemiyor, bu halde nasıl davet verelim ?” diyerek geçiştiriverirdi…
   Bu cimrilik bazen diplomatik sorunlara sebep oluyordu. Roma elçiliğinde bulunduğu günlerde, İtalya Kralı av partisine davet ettiği Musurus Paşa’ ya, avladığı geyiklerden birini hediye ederek güzel bir jest yapmıştı. Paşa ise, “ben bu koskoca geyiği tek başıma nasıl yerim ? ” diye düşünerek kralın hediyesini semt kasabına satmış, fiyatı artırmak için de kasaba, “Bu geyiği İtalya Kralı avladı” demişti.. Ancak kasap, paşadan daha uyanık çıkmış ve vitrine koyduğu geyiğin altına, “İtalya Kralı’nın avlayarak Osmanlı sefirine hediye ettiği geyiktir” diye yazmıştı..Bu durum üzerine, halk geyiği kapışmıştı. Olay Roma’da büyük yankı yaptı ve diplomatik kriz halini alıp basına da yansıdı…
   Biraz daha uzatırsam bu da bir geyik hikayesine dönüşecek. Esenlikler dilerim…

Leave a reply:

Your email address will not be published.