239 ) ENDÜLÜS’TE SON RAKS !..

   Endülüs çok güçlü bir devletti ancak iç çatışmalar ülkeyi zayıflattı. Etnik olarak Berberi-Arap, tarihi olarak Emevi-Abbasi çatışmalarının sonu gelmedi. Mezhep çatışmaları da had safhaya ulaştı. Tüm İslam coğrafyasının aksine Maliki mezhebi Endülüs’te en çok taraftarı olan mezhepti. Bunun nedeni, Abbasi hilafetine duyulan düşmanlıktır. Endülüs’te önceleri Evzai mezhebi üstündü, fakat Hicri 200’lerden sonra Maliki mezhebi hakim olmaya başladı. Malikiliği Endülüs’e ilk getiren kimse, İmam Malik’in seçkin öğrencilerinden biri olan, Ziyad bin Abdurrahman olmuştur. Endülüs Emevi Devleti’nin Abbasilerle kötü ilişkileri, onların, Maliki mezhebini devletlerine hakim kılmalarına neden olmuştur..
   1009’da ülke iyice karışmıştı. İhtiraslı iktidar mücadelelerine konu olan Endülüs Emevileri Halifeliği 1031’de sona ermiş, yerine Tavaif-i Müluk denilen on dört küçük sultanlığa bırakmıştır. Sevilla ( İşbiliyye ), Cordoba
( Kurtuba ), Toledo ( Tuleytule ), Badajoz ( Batalyavs ), Zaragoza ( Sarakusta ) tek tek Haçlı koalisyonu tarafından yok edilir.. En son Granada (Gırnata) kalmıştır ve hala çok güçlü bir devlettir..
   Bu devirde Fatımiler de Septe civarını ellerine geçirmişler ve bağımsız özerk bir bölge kurmuşlardır. Kuzey Afrika’da da Fatımiler, Sanhacalar, İdrisiler çok güçlüdürler ve Endülüs’e baskı yapmaktadırlar. Abdülmümin reisliğindeki Muvahhidler ( Kuzey Afrika kökenli Berberi Müslümanlar ), Tunus ve Fas’ı ele geçirip, 1161 yılında İspanya’ya geçerler. İşbiliyye’yi ( Sevilla ) başkent yaparlar. Endülüs’teki Sünni Müslümanların tepkisini, Şii Fatımiler ve Hıristiyanlarla ittifak kurarak bastırırlar.
   Museviler bu dönemde Endülüs’te çok rahattırlar. İlim ve sanat alanlarında büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir. Ayrıca Endülüs ordusunda paralık askerlik de yapmaktadırlar.. ( Mehmet Özdemir, “Endülüs’ün Yıkılış Süreci Üzerine Mülahazalar”. A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1997 , Sayı : 36, s.236-240 ) 
 
   İstanbul’un fethiyle gelişen Türk yayılışı karşısında Gırnata’nın kendileri için tehlikeli bir durum arzedeceğini hisseden Katolik krallar, bölgenin Müslümanlardan arındırılmasına büyük bir önem verirler. 1469 yılında IV: Henry’nin kız kardeşi, Kastilla Kraliçesi Isabella ile Aragon Kralı Ferdinand evlenirler ve ülkelerini birleştirirler..Bu evlilik Museviler ve ülkede Hıristiyan kimliği ile yaşayan Musevi dönmeleri tarafından da desteklenir. Ferdinand ve Isabella iki ayrı krallık olarak birleşirler. Ayrı kraliyet konsülleri vardır ve konsüllüklerdeki en önemli görevler yine Musevi dönmelerin elinde bulunmaktadır. ( Mayer Kayserling, “Christopher Columbus and the Participation”,  s.25-28 )
   Bu ittifak on sene ( 1481-1492) gibi kısa bir sürede Gırnata’nın hakimiyetini tümüyle ele geçirir. Endülüs 1492 yılında tamamen yok olur.. İslam’ın hükmü geçmez olur.. Böylece Müslümanlar Katolik kralların insafına terk edilirler. İşkence ve sürgün dönemi başlar..
   Endülüs’ten Müslümanların haricinde Museviler de sürgün edilir. Bu sürgün olayının altında başka nedenlerin ( özellikle Türk Musevileri Başhahamı İshak Saffeti’nin mektubu ) olduğuna dair kuvvetli kanıtlar vardır.. Tarihi kaynaklar incelendiğinde Musevilerin İspanya’dan sürülmelerinin ardındaki birinci derecedeki gücün, yine bu ülkedeki üst makamları ele geçirmiş olan Museviler olduğu görülmektedir. İspanya’da, başpiskoposluk başta olmak üzere devletin yüksek makamlarını ele geçiren Museviler kendi dinlerine gizliden gizliye bağlı kalmakta, İspanya Kilisesini Hıristiyan görünerek ellerine geçirirken de bu bağlılıktan bir şey kaybetmezler..
( Frederic David Mocatta, “The Jews of Spain and Portugal and the Inquisition” , s.70 )
   Sadece dini mevkiler de değil, ülkedeki birçok makamın Musevilerin elinde olduğu görülmektedir. Örneğin Hazine Bakanı Aragon, Saragossa’da sinagogu olan bir Musevi dönmesidir. ( Kayserling, a.g.e., s.36 ) Hatta vergi memurlarının pek çoğu yine dönme Musevilerdir. ( Jean Plaidy, “The Rise of Spanish Inquisition”, 1975 , s.107 ) 
   İspanya sürgünlerinin baş sorumlusu Engizisyon’un başkanı Rahip Torquemada’nın da Musevi dönmesi olması ve kraliçeyi Musevilerin ülkeden çıkartılmaları için ısrarla zorlaması, en dikkat çekici konulardan biridir…( Plaidy, a.g.e., s.125 ) 
   Zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslüman bir ailenin torunu olan İspanyol tarih profesörü Rodrigo de Zayas, Kilisenin zorla din değiştirme olayında yekvücut olmadığını örneklerle açıklar. Özellikle Gırnata Başpiskoposu zorla din değiştirtmeye karşı çıkar : “Çok doğru, Katolik kralların günah çıkaran papazı Hernando de Talavera iyi ve hoşgörülü bir adamdır. Heyhat !. Çok geçmeden yerini Jimenez de Cisneros alır. Bu adam Gırnata’ya 1499 yılında gelir. Yaptığı ilk iş, on bir bin Müslüman’ı Katolikliğe döndürmektir..” ( Rodrigo de Zayas, “Endülüs’ten İspanya’ya”, s.14 ) 
  

   Kraliçe Isabella’ya Engizisyon kurması ve Musevileri göç ettirmesi konusunda destek veren Museviler yalnızca Torquemada ile kalmamaktadır : “Alonso de Spina 1460’da, dönmelerin ikiyüzlülüğüne dikkat çeken oldukça sert bir doküman yayınladı. Ama ilginç olan, kendisinin de bir dönme olmasıydı.. Alonso de Spina, dışta Hıristiyan görünüp, gizlice Museviliği uygulayan dönmelerle ilgilenmesi için Castil’de Engizisyon kurulmasını istedi..” ( Plaidy, a.g.e., s.107 )

   Sürgünün Musevi liderlerce provoke edilmesi olasılığını destekleyen en önemli sebep Osmanlı’ya göçün gerçekleştirilmesidir. O dönemde, Osmanlı Devleti Avrupa’nın en güçlü devletidir. Yunan ve Bizans döneminden kalan az sayıda Musevi, Osmanlı topraklarında son derece iyi şartlar altında yaşamaktadırlar. Musevilerin Kudüs’e ulaşmaları, Osmanlı Devleti’ne yerleşmelerine bağlıdır. Elbette yüz binlerce Musevi’nin kendiliğinden Osmanlı Devleti’ne yerleşmesi olası değildir ; bunun makul bir nedeni olması şarttır.. Bütün bunları göz önünde bulundurunca, İspanya sürgününün perde arkası daha iyi anlaşılır. Endülüs Musevileri evlerini, işlerini, eşyalarını bırakıp, yeni ülkelerde, hiç tanımadıkları topraklarda ev ve iş kurmak, hayata yeniden başlamak zorunda kalırlar. Elbette ki, çok büyük zorluklar, güçlükler yaşarlar. Onların yaşadıkları bu zorlukların sorumlusu, sadece Katolikler değildir ; bizzat kendi ırkdaşları, kendi dindaşları olan Musevilerdir..
   Sonuçta üç yüz bin civarında Musevi çeşitli ülkelere dağılırlar. 1492’de Sefardi ( İbranice’de İspanya ) diasporasının büyük kısmının gittiği yer Osmanlı Devleti olur. Doksan bin kadar Sefarad Musevisi Osmanlı topraklarına yerleşir. Portekiz’e giden diğer bir bölüm ise, Portekiz’in İspanyol egemenliğine girmesinden sonra, 1497’de Osmanlı topraklarına göçerler..
 
   İslam hukukuna göre, Müslümanlar ile barış yapan ve İslam’ın egemenliğini kabul eden gayrimüslimlere “zimmı” adı verilir.Osmanlı Padişahı II. Bayezid, 1492 senesi ilkbaharında İspanya’dan çıkarılan Musevileri zimmet akdinin hükümlerine uymak şartıyla Osmanlı ülkesinin belirli yerlerine ve özellikle de Selanik, Edirne, Ağriboz’a bağlı Livadiye ve Tırhala çevresine yerleştirmiştir.. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti, Sefarad Musevilerinin en yoğun yerleştikleri yer haline gelir. Selanik ise, Avrupa’daki bu en büyük Musevi topluluğunun merkezi olur. Osmanlı topraklarındaki Musevi nüfusu da kısa süre içerisinde yüz binlerle ifade edilen bir sayıya ulaşmıştır..Selanik’teki Musevi nüfusu o kadar artar ki, diğer milletler (Türkler, Bulgarlar, Rumlar vs. ) bu şehirde azınlık durumuna düşerler. Museviler, Osmanlı Devleti bayrağı altında Avrupa, Asya, Afrika hatta Hindistan’a kadar rahatlıkla ticaret yapabilmektedirler. O kadar güçlenirler ki, Papa’nın İtalya’da bulunan Maron Musevilerine yaptığı baskılar dolayısıyla bir keresinde İtalya’ya ambargo uygulayıp ticari açıdan bu devleti zor durumda bırakırlar.. İstanbul, Selanik, Bursa, Edirne, Halep, Kahire, İskenderiye, Ankara, Amasya, Tokat, Trablusgarp, Şam, Sofya, Vidin, Manastır, Üsküp, Gelibolu gibi yerler önemli Musevi ticaret merkezleri haline gelirler.. ( Aryeh Shmuelevitz, “The Jews of the Ottoman Empire in the late 15. – 16. Centuries”, 1984 , s. 128-130 ) 
   Türkler ve Museviler tarihleri boyunca hiç savaşmamıştır. Ayrıca Museviler çok zor bir durumdan Türklere sığınarak kurtulmuşlardır. Bu nedenle her iki taraf da birbirlerine dostça yaklaşır. ( Joseph Nehama, “Historie des Israelites de Salonique”, c.6, s.427 )

 
   Gelelim Endülüs Müslümanlarına… Geniş çaplı tasfiye sonucu, İspanya’daki üç milyon Müslüman’ın çoğu öldürülür, geri kalanı da ülkeden çıkartılır.
  “Krallığın her yanından toplanan Müslümanlar, yaya olarak limanlara getirilirler. Çoğu yollarda ölür ; açlıktan, susuzluktan ve bitkinlikten. Onları taşıtmak için Napoli’den, Ceneviz’den ve başka yerlerden kadırgalar getirtilir. Çok geçmeden askeri filolar yetersiz kalır. Bunun üzerine şahıslara ait gemiler kiralanır. Kaptanlar, Müslümanları taşımak için kelle başı ücret alırlar. Fakat İspanyol limanlarından gözle görünmez olunca onları denize atmayı ve hemen dönüp yeni bir yükleme yapmayı daha karlı bulurlar..” ( Rodrigo de Zayas, a.g.e., s.23 )
   Endülüs’ten sürülen yüz binlerce Müslümandan bir teki bile Osmanlı topraklarına gelemez !..

Leave a reply:

Your email address will not be published.