236 ) NAZIM ÜZERİNE İKİ AYRI YORUM !..


   Falih Rıfkı Atay, 2 Mayıs 1965’de, “Pazar Konuşması” adlı yazısında Nazım Hikmet için şöyle yazar :
“… Anadolu emperyalizmine karşı ayaklandığı vakit, ihtilalimizi yalnız Rusya ve Almanya’daki komünist hareketleri tutmuştu. Tek yardımcımız da Lenin Rusya’sı idi. Dört büyük devleti ve Yunan ordusunu topraklarımızdan çıkararak tam bağımsızlığa erişebileceğimiz inancı Kuvvay-i Milliye Meclisinde bile pek sağlam değildi. Bu sırada Almanya ve Rusya’da bulunup da komünist hareketlere katılmış olanlara hak veriyorduk ve onların Türk Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bize katılmalarını samimi buluyorduk. Atatürk, umutsuzluk günlerinde daha çok şaşırmış olanlara bile, yeni bir yol seçme fırsatı tanımak taraflısı idi. Nitekim Anadolu savaşında hizmet etmeyi reddeden bazı yüksek rütbeli askerlerimizin bile ‘Benim iznimle İstanbul’da kalmışlardır’ diye Cumhuriyet ordusunda kalmalarını sağlayan Atatürk’tür..
   Polis bu fikirde değildi. Dar kafalı idareciler de polisle beraber fişlilerin peşindeydiler. Benim bildiklerimden yalnız Nazım Hikmet değil, Şevket Süreyya, Vedat Nedim, İsmail Hüsrev ve Burhan Belge de Spartakist Almanya’sında bulundukları için fişli idiler. Polis ve idareci onları kıpkızıl komünist görür, ama Atatürk iktidarı Vedat Nedim’e basını, Şevket Süreyya’ya Ticaret Okulu müdürlüğünü verirdi. Bunlar yine de işsiz veya iş icatçısı sivil polisin yakıştırma curnallerinden kurtulamazlardı. Pek dar görüşlü Fevzi Çakmak için ben de komünisttim. ‘Yeni Rusya’ kitabımı yasaklar içine almıştı. Ben ise bu kitabı Atatürk’ün gazetesinde tefrika etmiştim ve Atatürk’ün başyazarlığını yapıyordum. Son eseri bir ‘Tevhid’ olan Hasan Ali Yücel’i bile komünistlikle suçlamak isteyen Fevzi Çakmak değil midir ?..
   Türkiye’de bugün olduğu gibi o zamanlar da komünistler vardı. Gözleri kapalı Moskova’ya bağlı idiler. Ancak şimdi olduğu üzere, sosyalistlik bahanesi altında, açıkça Moskova parolacılığı edemedikleri için ‘teşhis’ edemiyorduk. Hangisi gerçekti, hangisi sivil polisin işgüzarlığı veya iftirası idi, bilemiyorduk.
   Nazım ‘Akşam’ gazetesinin yazı kadrosuna girdi. İmzasız yazılarını okuyordum. Nazım’ın bilgi ve kültür iddiaları yoktu. Devamlı peşine düşülmesinden ve kendisinden bir halk kahramanı tehlikesi görülmesinden gurur duyduğunu sanıyorum. 
   Bir gün kulaklarımla Meclis koridorlarında şu sözü duydum : 
‘ – Vesika yokmuş ha, delil bulunmazmış ha.. Biz onu Divan-ı Harbe mahkum ettirelim de gününü görür.’
   Nazım Hikmet hapiste iken bu sözü hatırlayarak yok yere çile çekmesini içime yediremezdim. Anasının yakınlarından Fuad Cebesoy da affı için çalıştı durdu. İnönü, Cebesoy’un ve bizim söylediklerimizi iyi karşılamıştır. Affedilecek ve Ankara’ya gelip adı ‘Ulus’ olarak değişen ‘Hakimiyet-i Milliye’ kadrosu içinde çalışacaktı. Fakat Fevzi Çakmak engelini aşmak güçtü. 
   İnönü bir gündelik gazetede Yahya Kemal’in divan biçimi gazelini göstererek : ‘ Bunları okudukça Nazım’ın hapiste olmasına canım yanıyor’ demişti.  Atatürk’ün sofrasında, bir toplantımızda, Nazım Hikmet’in kendi sesiyle plağa okuduğu ‘Salkım Söğüt’ü dinlerken Ata’nın tatlı dalışını hatırlıyorum.. 
   
  Falih Rıfkı Atay
   Yahya Kemal Osmanlı emperyalizmi destancısı idi. Yeni Türkiye’yi doğuşundan bu yana hiçbir tarafı ile benimsememiştir. Ne Türkçü, ne Türkçeci, ne de Cumhuriyetçi idi. Büyük şair olduğuna inananlar, o benimsemediği için Türkçülük, Türkçecilik ve Cumhuriyetçiliklerini mi bırakacaklar ? Yahut fikirlerini ve inançlarını benimsemedikleri için şiirlerini mi okumayacaklar ?..   
   Nazım Hikmet’in yeni kuşağın en büyük şairi olması komünistliğin en doğru ekonomi mezhebi olduğunu mu gösterir ? Yahut o komünist olduğu için şiiri şiirliğini mi kaybeder ?.. 
   Kaldı ki Nazım, Batı ve Amerikan dünyası için bugünkü sol saldırışlarının yüzde biri kadar yerici olmamıştır. Bundan başka son destanının da gösterdiği üzere, bu günkü maskeli ve üstelik şiirsiz ve hünersiz kaba sol gibi inkarcılık da etmemiş, vatanını, ondan uzakta ölmeyi iki kat ölüm sayacak kadar sevmiş ve aramıştır..
   Nazım’ın Türkiye’den kaçışı, ellisinden sonra askerliğinin soruşturulmaya başlamasındandır. Askerliğe bir borcu yoktu. Doğu’ya yollanarak Sabahattin Ali gibi öldürüleceğinden korktu. Yıllarca hapislerde çektiklerinden sonra yeni bir işkenceye uğramak ona her şeyi göze aldırıcı geldi. 
   İkisinde de tuhaf bir benzerliği içime sindirememişimdir. Ben, yere kapanarak Atatürk’ün ayağını öpen tek adam hatırlarım : Yahya Kemal !..
   Bursa’da ilk rastlayışımda öpmüştür. Acaba Anadolu’ya gitmek üzere kendisine yollanan para ile, Eskişehir bozgunu üzerine paniğe kapılarak Bulgaristan’a gitmiş olduğunu unutturmak için miydi ?.. Öyle de olsa, tozlu ayağını öptüğü Atatürk öldükten sonra, eğer bana anlatılan doğru ise, bir Boğaziçi yalısında : ‘ Mustafa Kemal diye bir kahramanı, o zamanlar lazım olduğu için biz icat ettik ‘ dememeli idi. 
   O ne kadar aydınlık bakışlı Nazım Hikmet’in de uçaktan iner inmez, eğer Tass Ajansı yalan söylememişse, Moskova toprağını öperek Stalin’e secde etmiş olması pek gücüme gider. Bari Stalin öldükten sonra ‘Stalinsizleşme’ devri sahnelerinde onu en çok maskara eden piyesi yazmamalı idi.
   Ah insanlık !.. ”          
  Vala ve Müzehher Va-nu ile


   Müzehher Va-nu, “Bir Dönemin Tanıklığı” adlı kitabında ; Falih Rıfkı Atay’ın yukarıda paylaştığım yazısı üzerine şunları aktarır :
  “Bence, Nazım Hikmet’in uçaktan indikten sonra Moskova toprağını öpmesi yalandır. Tass Ajansı düpedüz ve de kuyruklu yalan söylemiştir, diyorum. Çünkü bu hareket Nazım Hikmet’in iç yapısına ters düşmektedir. Ayrıca mantığa da ters düşmektedir. Eğer Nazım Hikmet, toprak öpecek yaradılışta olsaydı, hatta el öpebilseydi, 13 yıl cezaevinde yatması gerekmeyecekti. Çünkü, daha hüküm giymeden ‘gerekenlerin’ ellerini öper, tövbekar olur, cezaevine girmekten kurtulurdu. Kaldı ki, onu cezalandıranların hiç biriinin vicdanı rahat değildi. O cezaevinde yatarken, Şükrü Kaya’nın bile vicdanı rahatsızdı. Kendisi Fenerbahçe’de otururdu, biz de Kalamış’ta. Tramvaylarda, gece vapurlarında sık sık rastlardık. Nazım’dan haber sorardı : ‘Kurtaramadık gitti ! ‘ diye eseflenirdi. Bana öyle gelirdi ki, içten eseflenirdi. Vicdan azabı çektiğinden.. Nazım’ın başına gelenlerden sanki yalnız askerler sorumluydu. Fevzi Çakmak’ı suçladılar. Suçu silkelemek duygusu, vicdan azabıyla ilgilidir bir yönden.
   Nazım Hikmet, toprak öpecek yaradılışta olsaydı, açlık grevine yatmasına gerek yoktu. Ahmed Emin Yalman’ın önerilerine boyun eğer, tövbekarlık kağıdını imzalar, ‘Vatan’ yazarlarının arasına karışıverirdi. Toprak öpecek yaradılışta olsaydı, aftan sonra : ‘Benden bu kadarı. Artık çoluk çocuk sahibi oldum’ der, devrin dümen suyuna bırakıverirdi kendini. Böylece 50 yaşına gelmişken ‘Yürü Zara’ya !’  diye askerler yakasına yapışmazdı..”
  

Leave a reply:

Your email address will not be published.