235 ) OSMANLI VE ARAPLAR ! …

 

   Portekizliler 1500’lü yıllardan başlayarak Hindistan- Ortadoğu ticaretini baltaladılar ve bu ticareti kendi tekellerine almak için mücadele ettiler. Bu ticaretin Yakındoğu’ya iki büyük yolu vardı ; birincisi, Basra Körfezi, öteki Kızıldeniz.. Vasco de Gama gelmeden önce bu ticaret, Ortadoğu’nun servet kaynağıydı. Avrupa ; baharatı ve diğer Hint eşyalarını Kahire, İskenderiye, Beyrut, Tripoli gibi şehirlerden alırdı. Bu şehirler çok gelişmiş şehirlerdi. Mekke ve Medine’ye Hindistan’dan, Endonezya’dan, Sumatra’dan Müslüman hacılar geliyor ; Portekizliler bu ticareti baltalamak için Müslümanlara ait gemileri zapt ediyorlardı. Hacıları yakalayıp, burunlarını ve kulaklarını kesip çuvallara dolduruyor, sonra da bunları Kahire’ye, Arabistan’a gönderiyorlardı ; dehşet vermek için…

 
   Portekizlilerin “Karavel” denilen yüksek bordalı gemileri vardı. Müslüman gemiler o gemilere ve ateşli silahlara karşı koyamıyorlardı.  Portekizliler kıyılarda küçük kaleler yaparak, her kaleye de 50-100 kişi yerleştirerek bütün Hint Okyanusunu kendi kontrolü altına almışlardı. Lizbon, Avrupa- Hint ticaretinin merkezi haline gelmiş, kuzeyde Anvers yoluyla tüm Avrupa’ya bu malları gönderiyordu. Lizbon da, Anvers de, büyük ticaret merkezleri olarak yükselmişti.
   Böylece Portekizliler, Kızıldenize de girmek için her yıl saldırdılar. 1509’da Basra Körfezinde Hürmüz’ü aldılar.. Kızıldeniz’e de girdiler, Cidde’yi alıp Medine’ye girmeyi, orada Hazreti Muhammed’in mezarından kemiklerini alıp, Kudüs’te St.Spulcure yani Hazreti İsa’nın mezarı ile takas etmeyi bile düşündüler.. İslam dünyası işte o zaman, ateşli silahlarda dünyada en ileri milletlerden birisi olan Osmanlı’dan yardım istedi..
   Memluk Sultanı, II. Bayezid’e “Donanma ve ateşli silahlar gönderin” diye yalvardı. Böylece Türkler, daha Yavuz Sultan Selim Kahire’ye girmeden, 1509 yılında, Süveyş’te tersane kurdu, bir donanma oluşturdu.. Osmanlı denizcileri Hamid Reis, Selman Reis, Süveyş’te faaliyette idiler ; Irak’ta, güneyde, Basra Körfezinde isyan halinde olan Şiiler de Osmanlı’dan tüfekli, paralı asker edinmek için girişimde bulundular. Osmanlı askeri RUMİ adıyla ( Al-Rum, Anadolu demek) Arap ülkelerinde, Hindistan’da ateşli silahlar kullanan özel asker olarak hizmete gittiler.
   Yani, İslam dünyası Portekizlilere karşı himaye için gözlerini Osmanlılara çevirmişti. Modern Araplar tarihlerinde bunlardan hiç bahsetmezler !.. Aksine Türk devri bir sömürü ve baskı dönemi olarak okutulur.
   Arapların tekrar eski zenginliğine kavuşması Osmanlı zamanında olmuştur.. Osmanlılar Suriye, Mısır ve Basra’ya hakim olunca Avrupa’nın baharat tekelini kırdılar ve Hint Okyanusunda gemileriyle Ortadoğu- Hint ticaretini ihya ettiler. Osmanlı yılda 30.000 kantar ( yaklaşık 1600 ton) baharat ithal edip dağıtıyordu.
   Bugün Araplar ders kitaplarında, Osmanlı’nın gelip, onları geri bıraktığını yazarlar. Aslında Osmanlı’nın bu ticareti ihya etmesi sonucunda Kahire, Halep, Şam gibi eski Arap şehirleri nüfus ve ihtişamını devam ettirmişlerdir ama Araplar bunu görmezler ya da görmezden gelirler..
 
   Arap dünyası Sultan Selim geldiğinde kollarını açarak karşıladı Osmanlıları. Biliyorlardı ki Hıristiyan dünyasının saldırılarına karşı İslamı koruyabilecek yegane Müslüman devlet Osmanlılardır.. Hiç isyan olmadı. Kahire’de bazı yeniçerilerin uygunsuz davranışları yüzünden biraz direniş oldu o kadar, yayılmadı.. Osmanlı, bugünkü Irak’ta olduğu gibi, bir direniş ve isyanla karşılaşmadı. Çünkü İslam dünyasının koruyucusuydu. Selim’in unvanı HADİMÜL HAREMEYNİ’Ş-ŞERİFEYN ( Mekke ve Medine’nin hizmetkarı, koruyucusu) idi..
   Halife unvanını çok sonradan aldı, padişahlar.. Okul ders kitaplarında yazdığı gibi merasimle, camide Abbasi Halifesinden Halifeliği devralması gibi bilgiler yanlıştır, hurafedir..
   Asıl Kanuni Süleyman almıştır, bütün İslam dünyasının koruyucusu sıfatını..
   “HALİFE MİN KUREYŞ” yani, “Halife, Hz. Muhammed’in kabilesi olan Kureyş’tendir” diye bir hadis vardır. Gerçek Müslüman olarak Osmanlılar, bu hadisi çiğneyemezlerdi.. Gazi sultanlar olarak hilafete başka bir şekil verdiler ve “Bütün İslam dünyasının koruyucusu” sıfatını benimsediler..
 
   27 Kasım 1914’de, Fatih Camii’nde okunan, hatta orada bile kalabalık bir dinleyici kitlesi bulunmayan Cihad-ı Mukaddes, aslında hiçbir Müslüman çevresinde duyulmayacak, hiçbir Müslümanın kılı kıpırdamayacaktı. Hindistan gibi, Cezayir gibi İslam ülkelerinden ise dalga dalga gelen gençler, egemen ulusların bayrakların bayrakları altında ve onların verdikleri silahlarla, Halifenin ordusu üzerine yürüyeceklerdi.

( HALİL İNALCIK VE ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’DEN ALINTILAR YAPILMIŞTIR )

Leave a reply:

Your email address will not be published.