219 ) BABIALİ…

   “Sublime-Porte”, “Hohe Pforte”, “Verhovniv Dvor” ; Londra, Berlin, Paris, Viyana ve St.Petersburg gibi Avrupa başkentlerinde, Osmanlı hükumeti böyle adlandırılırdı.. Babıali’nin yabancı dillere çevirisiydi bu sözcükler…
   Aslında İstanbul’da sadrazamın, şeyhülislamın, kadının belli bir ofisi yoktu. Kamusal binalar, yani bugünkü gibi resmi daireler, yakın zamanların icadıdır.
   Her yüksek memurun konağı, onun ofisiydi aynı zamanda. Kanuni dönemi vezirleri Babıali’de oturmazdı. İlk defa 17. yüzyılın ortalarında, Derviş Paşa’dan itibaren bugünkü Babıali, sadrazamın konağı ve resmi ofisi olarak devamlı kullanılmaya başlandı.
   İlk hali ahşap olan bina yangınlara alışıktır. 18. yüzyılda birkaç yangın geçirdi. 1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa, konağa saldıran yeniçerilere karşı, haremde kalan bir cariyesini ve kendini silahla savundu, sonra da cephaneliği ateşleyip, konakla birlikte birkaç yüz yeniçeriyi de havaya uçurdu. O olaydan sonra Babıali ve konak yeniden yaptırıldı, fakat sadrazam konutu olmaktan çıkıp, sadece devletin başbakanlık ofisi olarak kullanılır oldu.. 19. yüzyıl sonunda sadrazamlara resmi bir konut da verildi, Nişantaşı’nda.. Bu konakta şimdi İstanbul valileri oturuyor..

   Yanıp yanıp yeniden yapılan Babıali’yi, yangına karşı duracak biçimde yeniden yaptıran Sultan Abdülmecid oldu. Babıali’nin ahşap dönemi Tanzimat’la bitti. Şimdi İstanbul Valiliği’nin bulunduğu kargir bina, yani eskinin sadrazamlığı budur ve 1844 yılında bitmiştir..

   Osmanlı başkentindeki Avrupa devletlerinden veya Buhara hanlığından, Hind’den ve İran’dan gelen elçiler, padişahın huzuruna saraydaki Arz Odası’nda çıkarlardı. Kapıkule askerine ulufe dağıtıldığı gün saraydaki görkemli, şatafatlı törene bütün elçiler, Osmanlı’nın haşmetini görsünler, anlasınlar diye çağrılırlardı… Sarayla ilişkilerinin hepsi buydu. İşleri asıl Babıali ile olurdu. Sadrazam Paşa ve Reis’ulküttab Efendi’yle görüşürlerdi. Sadareti ilk ziyaretleri veya yeni sadrazamı tebrike gelişleri bir geçit törenine neden olurdu. Hele Venedik elçileri böyle şatafata pek düşkündü ve doğrusu herkese de tören düşkünlüğünü önce İtalyanlar aşılamıştır.
   Babıali’de çarşamba ve cuma günleri dışında, öğleden sonraları ikindi divanı kurulurdu. Ülkenin dört bir yanından gelen şikayetçiler, davacılar doluşurdu Babıali’ye. Yerel bürokrasi usulüne uygun iş görmeyi öğrenemediği için ; hala başbakanın, bakanların, meclis başkanının odası önünde benzer kuyruklar oluşuyor..

   Babıali hükumetle basının burun buruna oturduğu bir semtti. Adeta basının üzerindeki hükumet denetimini, hatta baskısını somutlaştıran bir yer seçimiydi bu. İlk özel gazetemiz, Babıali’nin bürokrat aydınlarının girişimiyle çıktı. Bir Osmanlı uyruklu kişi ; ister Türkçe, ister Rumca, isterse başka dilde olsun, gazete çıkaracağı zaman hükumete izin için başvururdu. İzin ; Meclis-i Vala mazbatası ve sadaretin saraya arzı üzerine padişah iradesiyle verilirdi. Yazışmalarda yer alan beylik ifade şuydu : Muzır fikirler ve yasak haberlerin gazetede yer alamayacağı ve basılmadan önce, gayrimüslim cemaat gazetelerinin Hariciye Nezareti’ne, diğerlerinin Dahiliye Nezareti’ne ; kitap, risale ve dergilerin Maarif Nezareti’ne sunulması şarttı. Böylece Osmanlı Maarif Nezareti ömrünün ilk yıllarında sansür gibi bir karartıcı görev yükümleniyordu. Zamanla özellikle Abdülhamid döneminde sansür daha geniş ve daha yetkili bir örgüte dönüştü. Abdülhamid rejimi sansürü başlatmamış, güçlendirmişti.. Ama ne o zaman, ne de Tanzimat’da hükumetin içte ve dışta haberleri ve düşünceleri denetleyip, yönlendirmesi için sansür yetti…
   Tanzimat döneminin aydın despot yöneticileri, çare olarak yabancı gazeteleri ve gazetecileri satın almaya da başladılar. Bu yolla bazen istenilen elde ediliyor, telkin edilen haber ve yorumlar Avrupa gazetelerinde yazdırılabiliyorsa da, daha çok sahtekarlar besleniyordu. Bu çıkmaz yola, buna rağmen, dünyanın her köşesindeki otoriter rejimler dün olduğu gibi, bugün de başvururlar…

   Basın Avrupa’da ticaret nedeniyle doğdu. Ticaret haberleriyle başlayan gazetecilik, siyasete ister istemez bulaştı. Gazete gelişip, kamuoyunu oluşturan etkin bir araç niteliğine ulaşınca ; yöneticiler de sansürü getirdiler. Sansür, gazete ile çıkmış değildi, ama gazete ile gelişti, kurumlaştı ve kültür tarihinin kara mizah dolu sahifeleri de sansür sayesinde zenginleşmeye başladı. Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu, basının devlet eliyle yaratıldığı iki ülkeydi. Bu yüzden yöneticiler, basın özgürlüğünün ne olduğunu kolayca anlayamadılar ; basın yönetimin sesi olarak kurulmuştu, yönetimin dünya görüşünü anlatan, propagandasını yapan bir araç olarak anlaşılmalıydı. Büyük Petro 1703’de Moskova’da “Vedomosti” gazetesini reformlarının propagandası için kurdu. II. Mahmud da aynı  şeyi yapmıştır. Büyük Petro’nun kurduğu gazete, sadece iç basını değil, dış basındaki Rusya ile ilgili haber ve yorumları etkilemeye çalışan bir organ durumundaydı. 18. yüzyılın ulaşım ve haberleşme şartlarını göz önüne alırsak ; Fransa veya İngiltere’de çıkan bir gazete, muhabirleri aracılığıyla Rusya’daki bir ayaklanmanın veya yönetimin taşradaki işlemlerinin gerçek yüzünü öğrenene kadar bazen haftalar geçmekteydi. Onun için Vedomosti gazetesi eğri veya doğru, haber ve yorumlara kaynak oluyordu.
   Sultan II. Mahmud’un çıkarttığı Takvim-i Vakayi ; Büyük Petro’nun Vedomosti’sinin şansına sahip değildi. Çünkü Takvim-i Vakayi’nin doğduğu dünya ; buharlı gemi, demiryolu ve kısa bir süre sonra da telgrafın devreye gireceği bir çevreydi. Beyrut’dan, Selanik, İzmir ve İstanbul’dan haberler, hızla Batı Avrupa’nın merkezlerine ulaşıyordu. Yurt içinde de birçok yabancı dilde gazete çıkıyordu ; yabancı dil gazetelerin kimi kapitülasyon rejiminden yararlandığı gibi, dış basının muhabirleri de ortalarda dolaşıyordu. Bunlar doğru veya yanlış yorumlarla, Avrupa gazetelerinin sütunlarını Osmanlı ile ilgili haberlerle doldurmaktaydılar..
   O zamanki dünya bambaşkaydı. Bugün New York Times’da, Le Monde’da her gün Türkiye ile ilgili haber ve yoruma rastlanmıyor, ama 19. yüzyılda “Constantinople” kaynaklı haberler dünyanın her yerinde her gazetenin ilk sahife sütunlarını doldururdu. Osmanlı ülkeleri dış dünyayı ilgilendiriyordu. Dış dünyadaki kamuoyu da Osmanlı için önemliydi. Tanzimat bürokratları daha ilk anda dış basını satın alarak Osmanlı yönetiminin propagandasını yaptırma gayretine düştüler.

   Doğrudan Avrupa gazetelerini veya onların Osmanlı başkentindeki muhabirlerini satın alarak, yönetim lehinde yazdırmak bizde II. Abdülhamid’e özgü bir politika olarak bilinir. Kuşkusuz onun döneminde bu işlem pek sık tekrarlanmış ve kötüye kullanılmıştır. Galiba Avrupa gazetelerini satın almak bahanesiyle ödenen paraların bir kısmı da Avrupa başkentlerindeki bazı temsilciler ve hafiyelerin cebine dönüyor ; açıkgöz Avrupalı gazeteciler, naylon gazetelerle bu işten kazanıyorlardı..
   Başkentte ve İzmir, Selanik gibi merkezlerde yabancı dilde çıkan gazetelerin sahiplerine ara sıra nişan ve hediye vermek gibi masumane görünüşlü ödüllendirmeler dışında, gazete ve gazeteciler satın alınıyordu. 1846 yılı Nisan ayı başlarında, sadrazamın bir yazısı üzerine çıkan bir irade ( padişah onayı) ile ; Frankfurt gazetesinden belirli miktarda satın alarak desteklenmesi için 23.155 Osmanlı kuruşu (tahminen 5-6 milyon lira ) ayrılması emrediliyordu. Güya Frankfurt gazetesi her yerde okunan yaygın bir gazete imiş, devletin çıkarına bazı yazı ve haberler bastırılıp her yıl böyle bir ödeme yapılageldiğinden ; bu işe devam olunması, aksi taktirde gazete sahibinin kızıp aleyhte bir dil kullanmaya ve propaganda yapmaya başlayacağı belirtiliyordu. Aynı yazıda devamla ; “İstanbul’da çıkan Konstantine jurnalinin yazarı Mösyö de Şan’a (des Champs) da ara sıra hediye ve para verilmesi gerektiği, gerçi bu adamın güvenilir biri olmayıp, devlet-i aliyye lehinde yazdığı gibi diğer Avrupa gazetelerine aleyhte dedikodular ve haberler de verdiği, ama ne çare ki tamamen def edilse daha da muzır işlere kalkışacağı” hatırlatılır !..

  

(Sayın İLBER ORTAYLI’nın yazılarından yararlanılmıştır)

Leave a reply:

Your email address will not be published.