218 ) NOSTALJİ !..

   Bir yerde okuyup da not aldığım cümlelerden birine takıldım geçen gün ; “İnsanoğlu açıklık bir tarlada doğar, karanlık bir ormanda ölür” … Bu cümle üzerine düşündüm sonra ; aslında o “açıklık tarla”ya da karanlık bir ıssızlıktan gelmiyor muyuz ? Dünyaya gelmeden önce hepimiz var olmama halini yaşadığımız bir sonsuzluktan geçmedik mi ?.. Yalnızca bu yüzden bile ölümü, korkup titreyeceğimize, arzu edilen ve mutlu bir olay gibi karşılamamız gerekmez mi ?..
   Can Dündar’ın bir yazısından şu alıntıyı yapmışım not defterime bir zamanlar :
  “Bereketli bir çeşmeden fışkıran sular gibi doğarız.. Çağlarız, gençlik yıllarında gürül gürül.. Yorulmaya yüz tuttuğunda köpüklü dalgalarımız ; durgunlaşır ve olgunluğun sakin havuzuna çekiliriz.. Malum, derin olur sakin sular.. Bulunduğu kabın şeklini alan su gibi şekillenir, derinleşiriz bekleme salonunda zamanın.. Ve nihayet, günün birinde ölüm, kolumuza girip bizi hayatın arka bahçelerine sürükler ; yeniden hayat bulalım, yeni canlarda doğalım diye..”
   Ne güzel özetlemiş yaşam sürecini değil mi ?..
   Doğumdan ölüme giden yol, iyilik ve hayattan zevk alma anlamında da, hep aşağıya doğru gidiyor.. Önce mutlu şekilde hayaller kuran bir çocukluk, neşeli bir gençlik, zahmetlerle dolu yetişkinlik, kırılgan ve genellikle acınası bir yaşlılık, sonra da son hastalıkların işkencesi ve kaçınılmaz son : Ölüm.. Yeni bir doğuma kadar..
   Ben de şu anda, Can Dündar’ın yazısında belirttiği gibi, zamanın bekleme salonundayım artık.. Bilirsiniz, bekleme salonlarında genellikle eski tarihli dergiler bulunur orta sehpalarda.. Elinize alır ve beklerken sıkılmamak için sayfalarını karıştırmaya başlarsınız.. İşte zamanda “geriye zıplama” da bu şekilde oluyor !.. Devreye eski anılar giriyor.. Eski yıllar..Temizliğini henüz yitirmemiş birçok şey.. Kirlenmemiş doğa, bozulmamış insani duygular, arkadaşlıklar, dostlar, güzel müzik, hormonsuz ve GDO’suz yiyecekler, vesaire..
   Özlediğimiz ; o yılların dünyası mı, yoksa o yıllardaki yaşımız mı ?.. Ya da her ikisi mi ?..
   Apartmanlaşma furyasının henüz tam olarak başlamadığı, bahçelerinde meyve ağaçları olan evlerle dolu mahalleler .. Oyun oynanan boş bir arsa.. Karşı evdeki kıza karşı duyulmaya başlanan “değişik” hisler !.. Sık sık kontrol : Acaba pencerede mi ?.. Bana bakıyor mu ?.. Geceleri saat  24:00’de başlayan “Gece ve Müzik” ve çalınan birbirinden güzel parçalar eşliğinde yapılan acemi şiir denemeleri.. Herkesin yatmış olduğu saatlerde, pencerede, dumanını dışarı üfleyerek içilen bir sigara.. Filtresiz Yeni Harman.. Yerli Gitanes !…
 
   

   Yaz tatillerinde, İzmir’de bulunduğumuz dönemde, rahatça ve kimseye yakalanmadan sigara içebilmek için, Üçkuyular semtinde, oturduğumuz semte göre biraz kenarda kalan, bir yazlık sinemaya giderdik.. Şimdiki pazar yerinin karşısında ; 1980’den sonra yapılan ve Evren, Barış, Huzur, Diler  şeklinde “anlamlı” adları olan dört apartmanın olduğu yerde bulunan kendi halinde bir yazlık sinemaydı.. Yarı yarıya toprak ve bozuk bir beton yolu olduğunu, okaliptüs ağaçlarını ve bir de sokaktaki oto tamircilerini anımsıyorum..
   O sinema yalnızca Türk filmleri oynatırdı.. En fırlama dönemimiz.. Milletin elinde mendilleri, ağladıkları sahnelerde ayıp olmasın diye sessizce gırgırımızı geçerdik..
   Yukarıda salkım saçak yıldızlar.. Kağıt külah içinde tuzlu çekirdek, soğukça bir gazoz.. Çamlıca ya da Sensun ?.. Beyaz perdede de Yeşilçam’ın siyah beyaz  yıldızları.. Baş rolde oynayanları hep aynı kişilerin konuşturduğu, bu seslere alışkanlık nedeniyle “aileden” sayılan aktör ve aktrisler..
   O eski filmlerde neler vardı neler … Kendi fukaralıklarını unutup, işportacı yetim kızın kör olan gözlerini açtırmak için para çalan ayakkabı boyacıları .. Pavyonda, kalbini kaptırdığı konsomatris sahnede şarkılarını içli içli okurken, teselliyi içki kadehlerinde arayan yakışıklı ve bıçkın taksi şoförü.. Konağın mutfağında çalışan ve evin kızı, züppe damat adayını değil de, fakir ama yakışıklı genci tercih edince gözleri dolan hizmetliler.. Arkadaşına sıkılan kurşunun üzerine atlayıp, dudağının kenarından kan sızarken “seni kurtardım ya..” diye teselli bularak ölenler.. Zalim düşman kumandanı kırbacını şaklatarak “hanginiz Kara Murat ?” diye sorduğunda, hep birden “benim” diyerek bir adım öne çıkanlar.. O güzelim dünyanın siyah-beyaz insanları..
   Bütün bunlar özlenmez mi ?..
   Ama artık, o günleri özleyenlerin belki de son kuşağıyız.. Şimdiki gençler değişti..
   İzmir’de Bilses Vakfı Başkanı olan Prof.Dr. İbrahim Armağan, 1997 yılında, 4.600 genç üzerinde bir araştırma yapıyor. Bu araştırma sonucunda gençlerin, “Mutlu olmak için en önemli şeyin para olduğuna inandıkları” çıkıyor.. Profesör Armağan 1979 yılında da aynı araştırmayı yaptığında ve gençlere, mutluluğun anahtarının ne olduğunu sorduğunda, çoğunluktan “Sevgi” yanıtını almış..
   Özetle gençler, yirmi yıl içerisinde, parasız mutluluk olmayacağını keşfetmişler !.. 2020 yılında, araştırma tekrar yapılsa, sonuçlar nasıl olurdu acaba ?!..

   Bugün 26 Nisan 2012.. Tam bir yıl önce bugün ilk yazımı yayınladım.. Bir yılda 218 yazı çıktı bu köşede. Bu gün, 35 bini aşan hit ile, gördüğüm ilgiden dolayı çok mutluyum..
   Sizlerle, Arjantinli büyük yazar Jorge Luis Borges’in, çok sevdiğim  “AN’LAR”  adlı şiirini paylaşarak,
“İYİ  Kİ   VARSINIZ”  diyorum..

Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Ve elbette, çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım,
içine az buçuk da ciddiyet katılmış.
Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Korkmazdım daha çok riske girmekten.
Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla ;
hele hele dağlara tırmanın keyfini..
Hiç bilmediğim yerlere giderdim, gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boş verirdim kuru fasulyenin nimetlerine.
Öyle bir şansım olsaydı eğer, dertlerim de yaşamın gerçeğini taşırdı, yalnızca düşlerin değil.
İşte hani onlardan, her dakikasını verimli geçirenlerden biriydim.
Aynı An’lara geri dönebilseydim eğer,
yalnızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim yeniden.
Öğrenemediyseniz hala, öğrenin artık ;
yaşam An’lardan oluşur, sadece An’lardan..
Şimdi’yi yakalayın.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi, 
paraşütü olmadan yerinden kıpırdayamayanlardan biriydim.
Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalın ayak girer,
sonbahara dek unuturdum pabuçlarla yürümeyi..
Hiç bilinmeyen yollara dalardım, tadını çıkarırdım gün ışığının.
Çocuklarla daha çok oynardım,
sil baştan edebilseydim eğer..
Ama heyhat, seksen beş yaşındayım artık
ve biliyorum ki, ölmekteyim..    JORGE LUİS BORGES ( 1899-1986)  



Leave a reply:

Your email address will not be published.