216 ) ESKİ İZMİR !..

   19. yüzyılda İzmir’deki hayatı, o günleri yaşayan Şükrü Yeşilpınar şöyle anlatıyor :
1870’li yıllarda İzmir’de mahalle halkı üç sınıfa ayrılırdı. Birincisi büyük tüccarlar ve gelir sahipleriydi. Bunlar eşraf olarak anılırdı. İkincisi esnaftı. O vakitler İzmir’de kutuculuk, demircilik, keçecilik, kunduracılık gibi meslekler sanat sayılırdı. Üçüncü sınıf ise baldırıçıplak dedikleri takımdı. 
   Her mahallenin eşraf kısmı aynı şekilde giyinirdi. Başlarında uzun püsküllü, geniş, kulaklara kadar inen bir fes, yakasından ve belinden bir karış eninde şal yahut kuşak, ayaklara kadar inen çuhadan kırmalı ve gayet geniş bir don, en üste de yere kadar uzanan siyah renkli bir cüppe ; ayaklarında da mest kundura veya sırf kibarların giydiği kaloç potin…
   Aynı yıllarda halkın çoğu uzun, kaba, mavi püsküllü Tunus fesi ve kısa mavi şalvar giyerlerdi. Jandarmalar, pazvantlar (gece bekçisi), palamutçular, esnaf ve kabadayı sınıfı olarak geçinenler hep bu kıyafetteydi.
   1870’lerde herkes akşamdan önce dükkanının tezgahını kapatır ve akşam namazını kıldıktan sonra doğru evlerine giderler, geceliklerini giyerler ve hemen sofraya otururlardı. O zamanlar her mahalle eşrafının evlerinin yanında selamlık denen, erkek misafirlerin ağırlandığı kısım bulunurdu. Komşular için her gece burası açıktı..
   Henüz gaz lambası her yerde bulunmazdı. Sadece mum ve çırağman dedikleri zeytinyağı kandilleri vardı. Her evde bir, üç, beş mumluk şamdanlar bulunurdu. Bir de zengin evlerinde tavalarda büyük, süslü avizeler vardı. Bir ziyaret veya toplantı sırasında bunlardan kırk elli mum birden yanardı. Bütün sokaklar çok karanlıktı. Sokağa çıkmak ya da uzak bir yere gitmek gerekirse fenerle gidilirdi. Zenginlerin önlerinde uşakları, fakirlerin önlerinde ise çocukları bu fenerleri taşırdı. 
   O zamanlar her mahallenin gençleri, delikanlıları için geceleri kahveye çıkmak çok ayıp sayılırdı. Zaten doğru dürüst kahvehane de yoktu. Koca Kemeraltı’nda bir Hacı Hasan kahvesi vardı, içerisi de deve hanıydı.
   Zabıta teşkilatı yoktu. Midhat Paşa zamanına kadar ne polis, ne de jandarma gibi bir güvenlik memuru görülmezdi. Yalnızca Hükumet civarında ara sıra şalvarlı, poturlu, cepkenli, başı sarıklı, belinde geniş bir kuşak, üstünde çakmaklı büyük tabanca ve bir de uzun kulaklı bir kama sokulmuş silahlıklı, o zamanın jandarma görevini gören zeybeklere rastlanırdı.  Şehrin ve bütün mahallelerin asayişi Allah’a kalmıştı. Bununla beraber hırsızlık, namusa tecavüz gibi olaylar pek görülmezdi. Şayet böyle bir olay olursa bütün mahalle erkekleri, bilhassa gençler, derhal silahlarını kaparak olay yerine yetişirlerdi. O zamanlar sadece mahalleleri dolaşan Arnavut bekçiler vardı. Hükumetin bunlarla hiç ilgisi yoktu. Kendi kendilerine geceleri mahallelerde dolaşır, her ay kapılardan para toplarlardı. Bu bekçilerin ne zaman çıktığına dair hiç bilgi bulamadık…”


 
   Dr. Çınar Atay’a göre İzmir’de her türlü dini inanışa sahip insanı bulmak mümkündü. Fakat gene de Müslümanlar kesin bir çoğunluğa sahiptiler. Ticari bir şehir olmasının nedeni olarak, İranlılar’dan Yörüklere kadar büyük bir serbesti vardı. Ayrıca Müslümanlara ait birçok tekke de mevcuttu. Bunların en önemlileri Mevlevi ve Bektaşi tekkeleri idi..
   Müslümanlardan sonra en faal topluluk ise Hıristiyanlardı. Birçok değişik mezhepleri vardı ve her birinin ayrı ibadet yerleri bulunuyordu. Bunlar Rum Ortodoks, Ermeni Sismatik, Katolik (Latin) ve Protestanlardan oluşurdu. Sayıca en fazla olanlar ise Rumlar ve Ermenilere aitti.
   Ermenilerin İzmir’e gelişleri iki ayrı tarihte geçer. Birinci yayılışları, Rupen Monarşının düşmesiyle 1375 yılında 30 bin kadar Ermeninin Kıbrıs’a doğru göç etmesiyle olur. Buradan kafileler halinde Rodos, Hanya ve Antalya’ya ulaşırlar. Bu dağılım sırasında bir kısmı da İzmir’e gelip yerleşir.
   Ermenilerin İzmir’e toplu halde ikinci gelişleri 1688 yılında İran’dan batıya göç etmeleriyle olmuştur.
   Ermeniler St. Gregoire tarafından yayılan Erivan mezhebine bağlıydılar ve İzmir’de ilk dini tesisleri 1688’den sonra olmuştur. Bu grubun İzmir’de en ünlü kiliseleri Ste. Etienne idi..
   Kapusin rahipleri 1610 yılından itibaren St. Polycarpe Kilisesi’ni kurmuşlardı. Günümüzde, İzmir’de bulunan en eski kilise olan bu yapı, 1630’dan sonra Fransızlar tarafından yönetilmeye başlandı.
   Anglikan Kilisesi, İngiltere Kraliyet Kilisesi adıyla anılırdı. 1625 yıllarında I. Jacques tarafından Levant şirketinin kuruluşuyla aynı tarihlerde temeli atılmıştı.
   Hollanda kraliyet kilisesi olan Wallone Kilisesi, 1612 yılında Osmanlılar’dan din serbestisini alan Cornelis Haga tarafından kurulmuştu. 1633’de ise Fransız himayesine geçmişti..

   
    St. Polycarpe Kilisesi


   İngiliz kaynaklarına göre 1914’lerde 300 bin kadar olan İzmir nüfusunun 140 bin kadarı Hıristiyan idi. Bu Hıristiyanların çoğu Türk tebaası Rum olup, bir miktar da Ermeni vardı. Kalan 160 bin kişinin 20 bin kadarı Yahudi olarak kabul edilirse, Türk nüfusu 140 bin civarında olmalıdır..
   İzmir’de bulunan etnik gruplar arasındaki ekonomik ve sosyal ilişkilerin ardında çok yoğun bir yarışma, kıskançlık ve zaman zaman da kanlı çatışmalarla sonuçlanan bir düşmanlık, nefret havası vardı. Museviler hem Rum ve Ermeni, hem de Avrupalılara düşmandılar. Türkler ise genellikle Musevilerle iyi geçiniyorlar, onları Rum ve Ermenilere karşı koruyorlar, hatta Musevilerle birlikte Rum ve Ermenilere karşı mücadeleye giriyorlardı.
   Etnik grupların fertleri arasında hemen hemen günün  her saatinde görülen bireysel kavga ve münakaşalardan sonra Musevilerin evlerinin yağmalandığı görülüyordu..

(MELİH  GÜRSOY yazılarından alıntılar yapılmıştır..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.