214 ) OSMANLI’DA MAHALLE !..

   Eski İstanbul mahallelerini bugün gravürlerden seyredenler hoş bir atmosferin varlığından söz ederler. Oysa yaşanan hayat, bugünkü nostalji derecesinde kolay ve hoş olmamalıydı. Toplanamayan çöpler, yazın toz toprak, kışın çamur, rüzgarlı havalarda bir kıvılcımla başlayıp bütün şehri telaşa veren ve gerçekten de mahalleleri süpürüp kül eden yangınların korkusu ; İstanbul’u önce kargir yapılara ve giderek betonarmeye, hem de çirkin bir betonlaşmaya itti. Mahallelerden gün ışığını, yeşili, en nihayet komşuluk ve mahalle kültürünü de götürdü..
   Eski mahallelerin sıcak atmosferini, doğayla iç içe halini, bugün zaman zaman arıyoruz. Gerçi kimse o ahşap evlerdeki yaşama geri dönmek istemez, ama eskiden mahalle dayanışma demekti ; gizlisi saklısı olmayan bir dünyaydı. Yokluklar ve ihtiyaçlar mahalle halkını birbirine kenetlerdi. Mahalle sakinleri bir büyük aile gibiydi.. Mahallenin güvenliği, temizliği, yangından korunmak için, namus için mahalleli bir araya gelmişti. Yönetim karşısında birbirlerinin kefili olurlardı, onun için de birbirlerinin her işine karışırlardı !.. Mahalleli, gerçekten kederde ve kıvançta ortak bir kitle idi..
   Ahşap evler arasında boş arsalar, bir kuyu, dörtyol ağzında bir çeşme, bir viranenin yanında bir bürokratın şahane konağı, bütün mahalle erkeklerinin uğradığı bir kahve, yanında bir mescit ve mezarlık..
   İstanbul kadını için okul, mahalle idi.. Konuşulan dil onlar arasında gelişirdi. Tulumbacıların argosu gibi, mahalledeki kadınların arasında da, hayallerin zenginleştirip derinleştirdiği bir üslup vardı..

 
   Evlerini yapsatçıya veren İstanbullular (hemen her şehrimiz için geçerli) yıkılan ahşap bina yerine, görünümü daha güzel, çirkin renklerle bezenmemiş bir bina yapılmasını müteahhitten isteyebilirlerdi, ama istemediler..
   İnsanlar ilelebet ahşap evlerde yaşayamazlardı, şehir betonlaşmak zorundaydı ; bunun için gerekli önlemi almak, güzel ve planlı bir biçimde betonarmeye doğru değişimi sağlamak ise, ne yöneticilerin , ne mimarların ve ne de imar yetkililerinin sorunu oldu.
   Başka İstanbul olmadığını söylerler ; bu şehre, 30-40 yıl önce, önce işgüzar bürokratların, sonra da güzellikten nasibini alamamış hırslı kişiler ve kuruluşların diktiği çirkin binalara ses çıkarmadılar. Adettir bizde, imar yolsuzluğuna önce kamu kurumları başlar, vatandaşların açıkgöz olanları da büyüklerimizi izler !… Böylece betonarme vandalizmi eski eserleri tahrip etti veya örttü, park yerleri bırakmadı, yeşillikleri yuttu..
   Lüks apartman dairelerinde oturanlar bile sokakları çamur deryasına, önlerindeki körfez kanalizasyona dönüştükçe, sadece “belediyenin bakmadığından” yakındılar.  Belediyenin önce mahalleli ve şehirli olarak kendilerinin yapması gereken şeyler olduğunu düşünmediler, hala da düşünmüyorlar..

   Şiddetli depremlere bile dayanan ahşap evler ; şöyle hafif bir rüzgar kıvılcımları savurduğunda mahalle mahalle yanıyorlardı. Komşuda yanan evin kirişlerinden fırlayan kızgın çiviler, birer yangın bombası gibi etrafa yağar ve birkaç ev ötedeki hane halkını sokakta bırakırdı.
   Ahşap ev kolay yanardı, ama yangından mal kurtarmak kolay değilse de can kurtarmak kolaydı. Kimse yangında dört duvarın arasında sıkışıp kalmazdı. Can kaybı, asıl taş binalar yanarken olurdu.. 1870 yılı Haziran ayındaki büyük Beyoğlu yangınında ; ahşap binalardan herkes kaçıp kurtulmuşken, kargir binalarda yüzden fazla can telef olmuştu.. Yangında aşırı soğukkanlı davranan ve majestelerinin görkemli elçilik binasının yanmayacağına inanan İngiltere Büyükelçisi de, binanın tutuştuğunu görünce canını zor kurtaranlar arasındaydı !.. Bu yangından sonra hükumet, Macaristan modeline göre bir itfaiye nizamnamesi hazırladı ve kurulan örgütün başına da Macaristan’dan Kont Sechony’yi getirdi. Secheny Paşa, İstanbul itfaiye kumandanı olarak, güzel kızı Vanda ile birlikte başkentin renkli tiplerinden biriydi..
   16. yüzyılda İstanbul’u gezen seyyah Salomon Schweigger ; “Türklerin en güzel ve en görkemli eserleri ibadet yerleridir. Bütün sahte dindarlar gibi onlar da Tanrı’yı aldatmak için bu yolu seçmişler, oturdukları evlerin ise eve benzer yanları yok”  diyor…
   Bazı kamusal yapıların dışında, kargir konut yapacak kadar ne usta, ne malzeme ve ne de yeterince para vardı toplumda.. O zamanlar her yerde tuğla ocakları da yoktu. Kerpiç ve kereste, sivil mimarinin başlıca iki malzemesiydi. Üstelik İstanbul’un dar sokaklarından kum ve taş yüklü araba geçirmek mümkün değildi ; ancak eşekle kereste ve kiremit taşınabilirdi. Başkentin nakliyeci esnafı, “Eşekçi Acemler” denen kalabalık İranlı gruptu..

   Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyılda büyük ve zengindi ama servet özel konutlara, bahçelere hatta saraylara değil ; kamusal binalara, camilere ve bazı askeri tesislere akıtılıyordu. Osmanlı mimarisi büyük gelişmeler gösteriyordu. Suriye’den, Mezopotamya’dan, Balkanlar, Orta Avrupa ve İtalya’dan esintilerle zenginleşirken, yerel sanat ve özellikler de bir potada eriyordu. Mimarlar aynı ocakta, aynı eğitimle yetişen yeniçeri subayları idi ; ülkenin dört bir yanında aynı mimari zevki yansıtan camiler, kervansaraylar, hanlar, sebiller, medrese ve köprüler birbiri ardından ortaya çıkıyordu..
   Osmanlı mimarı ; Tuna’dan Fırat’a, Kuzey Karadeniz’den Afrika çöllerine kadar geniş bir coğrafyayı görerek tanıyan bir sanatçı ve fen adamıydı. Mimarlar bu geniş bölgede orduların sefere çıkması veya askeri ve ticari ulaşımın devamı için köprülerin, suyollarının ve bazı tesislerin yapımı ve onarımıyla görevliydiler : bu nedenle de yerel malzemeyi, iklimi ve yerel işçiliği tanıyarak yetişiyorlardı.
   Mimar Sinan da yetiştiği dönemde üç kıtadaki ülkelerin yapı sanatını, plastik zevkini tanıyıp bunları özümlemişti…

(İLBER ORTAYLI yazılarından alıntılar yapılmıştır..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.