210 ) İŞGAL ALTINDAKİ İZMİR…

   15 Mayıs 1919 sadece İzmir tarihinin değil, bütün Türklerin en kara günlerinden birisidir. Bu yıllar İzmirli Türkler için kayıp yıllar olup, pek çoğu İzmir dışına kaçmış ve gençlerin büyük kısmı da Milli Mücadeleye katılmak üzere Anadolu’nun içerilerine gitmişti.
   İzmir’deki yabancı iş çevreleri Yunan işgalini önlemeye çalışmışlardı. Zamanın ticaret odası, bir raporunda durumu şöyle değerlendiriyordu : “İzmir şehri gelişmesini İngiliz ve Fransız işadamlarına borçludur. Demiryolları, rıhtım, liman onların elindedir. Levant Co.’dan o tarihe kadar ihracat büyük ölçüde İngilizlerin elinde bulunmuş, ithalat işleri ise çeşitli milletlerin mensupları arasında dağılmıştır. Gemiler İngiliz, Fransız ve İtalyan bandıralıdır. Madenler, halı sanayii, meyan balı ticareti tamamen İngilizlerin, Amerikalıların ve İtalyanların elindedir.”
   Bu gerekçeyle İngiliz Ticaret Odası “Times” gazetesine gönderdiği bir telgrafta,” şehrin Yunanlılara verilmesinin felaketlere yol açacağını” belirttikten sonra, Hıristiyan halk kadar Türk halkının da bir İngiliz, Amerikan veya Fransız himayesini sevinçle karşılayacağını ileri sürüyorlardı. Bu değerlendirmelere rağmen Yunanlılar İzmir’i işgal etmiş ve bu işgal çok kanlı olmuştur. Gümrükteki mallar ve şehirdeki bazı mağaza ve dükkanlar tamamen yağma edilmiştir. Gümrükteki malların çoğu Fransızlara ait olduğu için Fransız Konsolosu bunların tazmin edilmesini Yunanlılar’dan isteyeceğini bildiriyordu.. 
   1919-1923 yılları arasında Hollanda Konsolosluğu’nun Hollanda Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporları Dr. R. Anhegger, 1983 yılında Milli Türkoloji Kongresinde bir tebliğle açıklamıştır. 17 Eylül 1920 tarihli bir 
konsolosluk raporunda, Başkonsolos Pieterse Staal, İzmir’in geleceğinin pek iç açıcı olmadığını ve bu durum dolayısıyla bazı zengin Museviler’in İzmir’i terk ettiğini belirtiyor.. 
   15 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 arasında gönderilen raporlarda, işgal sırasında ve daha sonra yerli Rum halkın bir kısım Türkler’e karşı yaptığı taşkınlık ve zulümler açık bir şekilde anlatılmaktadır..
   Hollanda’nın yeni başkonsolosu Lamping, 1 Ağustos 1922 tarihli raporunda, Yunanlılar’ın kendilerine yardım ettiği için Lloyd George’a bir mektup yazdığını ve bu mektubun zamanın İzmir Belediye Başkanı Hasan Paşa tarafından da Türkler adına imzalandığını bildiriyor ve böyle bir mektubun Türk belediye başkanınca nasıl imzalandığı yolundaki hayretini de gizleyemiyor..
   Eldeki belgelere göre İzmir’in işgal yıllarında Yunanlılar’la işbirliği yapan Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa, 6 Eylül 1922’de körfez vapurlarından birisini Güzelyalı iskelesine yanaştırarak ailesi ve hazinesiyle birlikte Midilli’ye kaçmıştı. 9 Eylül’de Türk ordusunun İzmir’e girmesi sonucu bir süre belediye hizmetlerini askerler yönetmişti. Sonradan İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, 1923 yılında İzmir’e atanan ilk sivil belediye bakanıydı.
   Annesi Whittall ailesinden olan Miss Ray Turrell, 1988 tarihinde Londra’da yayımlanan aile hatıralarını ve İzmir’de yaşadığı yıllara ait hatıralarını canlandıran kitabında, İzmir’in işgal yıllarını şöyle anlatıyor : 
Dedem Charlton Whittall’in Bornova’daki ‘Büyük Ev’ini ziyaret eden ve bu evde ağırlanan asillerden birisi de Yunan Prensi Andrew’du.  Prens Andrew’un Büyük Ev’i ziyareti, İzmir’in Yunanlılar tarafından Lloyd George’un teşviki ve Versailles’daki diplomasisi sayesinde işgali yıllarına rastlar. Avrupa’da müttefiklerle Almanya arasındaki savaş 1918 yılında sona ermişti. Almanya’nın yanında savaşan Türkiye’ye de bazı işgaller kabul ettirilmişti. İzmir 1915 yılında Yunanistan’a verilen bir rüşvetti. Kaizer’in kayınbiraderi olan Yunan Kralı Konstantin bu rüşveti reddetmişti, bunun üzerine Yunan Başbakanı Venizelos hemen istifa etti.
   Daha sonra İtalyanlar, St. Jean de Maurienne Konferansı’nda Lloyd George tarafından İzmir’in kendilerine söz verildiğini ileri sürdüler. Venizelos tekrar Yunan Başbakanı seçildikten sonra Türkiye’ deki bazı milliyetçi hareketleri bastırmak üzere Türkiye’ye asker göndermeyi teklif etti ; Lloyd George ve Clemenceau bu teklifi kabul ettiler. İtalyanlar bu teklife karşı çıktılarsa da fikirlerini kabul ettiremediler, çünkü ABD Başkanı Wilson da Lloyd George ile aynı fikirdeydi..
   15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan işgali başlamıştı. Amerikan, Fransız ve İngiliz savaş gemilerinden oluşan bir donanma Yunan ordusunu İzmir limanına çıkarmıştı. Şehirdeki Yunanlılar, Yunan askerlerini delice bir coşku ile karşıladılar ve gördükleri Türk’ü öldürerek sevinçlerini gösterdiler. Sokaklarda Yunan güruhları evlere, dükkanlara saldırdılar, çaldılar, yağmaladılar ve öldürdüler..
   1920 Nisan’ında San Remo Konferansı Yunanlılara bütün Aydın vilayetini işgal etme yetkisini tanıdı. Ağustos 1920’de ise Sévres Antlaşması geldi. Yunanistan İzmir ve Batı Anadolu’nun büyük bir kısmı üzerinde hakimiyet kazanıyordu. İzmir’de yerel bir parlamento oluşturulacak ve beş yıl sonra Birleşmiş Milletler gözetiminde plesibit (halk oylaması) yapılacaktı. Eğer İzmir halkı Yunanistan’la birleşmek isterse birleşecekti.
   Türkler bu anlaşmayı hiçbir zaman onaylamadılar, onun için fiilen kabul ettirmek zordu ve bu anlaşma imzalanmadan önce Mustafa Kemal Ankara’da milliyetçi harekatın başına geçmişti..
   Konstantin ve hükumeti 13 Haziran 1921’de İzmir’e gittiler ve yeni bir hücumun planlarını hazırladılar. Sembolik olarak, limana değil, Haçlı Seferlerinde Richard’ın karaya çıktığı yerde, Karşıyaka’da karaya çıktılar. Bu, yanlış seçilen bir semboldü..    
   Hücum 13 Temmuz 1921’de başladı.. İsmet Paşa’nın çekildiği Sakarya’daki savaş 13 Ağustos’da başladı. 13 Eylül’de ise (Ah o uğursuz on üçler ! ) savaş kaybedilmişti ve Yunanlılar kaçıyordu.. 13 Eylül 1922’de ( Yine uğursuz on üç ! ) şehrin Ermeni mahallelerinde korkunç bir yangın başladı.. Gece yarısından sonra deniz kenarındaki hemen hemen bütün evler yanıyordu. Kalabalık bir halk kütlesi denize doğru geldi, birçokları denize atladılar veya düştüler ve boğuldular. Panik içinde oradan oraya koşuyorlardı ve bir taraftan da değerli eşyalarını doldurdukları torbaları taşımaya çalışıyorlardı. Alevlerin sesi sağır ediciydi fakat halkın çığlıkları bu sesi bastırıyordu. Kısa bir zaman sonra yangın sahilde iki millik bir mesafeyi bulmuştu.
   Sabahleyin rüzgar yön değiştirdi ve yangın yavaş yavaş sönmeye başladı. Avrupa şehri İzmir artık orada değildi. 25 bin bina yanmıştı. Mala olan zarar çok fazla olmakla beraber, halktan kayıp nispeten azdı. 30 bin kadar kayıp vardı ve bu arada Yunan Metropolü de öldürülmüştü. 
   İşgal sırasında Bornova’daki hayata gelince, her şey hemen hemen aynı devam ediyordu. Bornova Yunan askerine alışmıştı ve köyün ortasında kurulan Yunan Subay Kulübü bizlere çok güzel yemek yeme olanağı sağlıyordu. Kulüp birçok sosyal aktivitenin merkezi olmuştu. Balolar ve akşam partileri büyükler içindi fakat ikindi çayları pek aklımızdan çıkacak şeyler değildi.
   Sonra Anadolu’dan kötü haberler gelmeye başladı. Tiyatro ve kafelerde gösteriler devam ediyordu, belki de halkın moralinin yükselmesine yardıma çalışılıyordu. Londra’dan gelen teklif üzerine İngiliz Konsolosu Sir Harry Lamb, gitmek isteyen bütün İngilizler’in gidişleri için hazırlık yapmaya başladı. Bunlardan pek çoğu İngiliz Hastane Gemisi’ne binmişti bile. Bazı kimseler birkaç gün önce kendi olanaklarıyla şehri terk etmişlerdi. Biz de bu şanslı kimselerin arasında bulunuyorduk. Karşıyaka-İzmir arasında çalışan Körfez Vapur Şirketi’nin sahiplerinden bazıları babamın arkadaşıydı. Babam, ailesini, akrabalarını ve Yunan hizmetçilerini, işler karışıkken bu vapurlardan birinde yaşamaya davet etmişlerdi. 
   Temmuz-Ağustos 1922’de babam Karşıyaka’da yazlık bir ev kiralamıştı. Biz çocuklar için tatil zamanıydı ve babam da işine körfez vapuruyla gidip geliyordu. Babam, bu evi herhalde pratik bir düşünceyle tutmuştu. Çünkü İzmir’e giriş yollarından uzaktı. Annem herhalde daha pratikti, bütün gümüşleri ve değerli şeyleri elbiselere sarmış, aileyi hemen kaçabilecek hale getirmişti. Türk süvarileri İzmir’e girmeden bir iki gün önce, bindiğimiz Thalia adlı körfez vapuruyla en yakın ada olan Midilli’ye gittik.
   Bir kabile halinde olan ailenin otoritesinin kalmaması, çok büyük bir zenginliğin son bulması ve bu refahın göstergesi olan güç ve saygınlığın sona ermesi bizim için acınacak bir durumdu. İzmir biçim için yeni bir istilaya uğramıştı, öyle bir istila ki Whittall ailesinin büyüklüğünün, servetinin ve ellerinde bulunan her şeyin inişini, gerilemesini meydan getirmişti. Bu istila bugünkü modern Türkiye’yi yaratmıştı ve bir köyün karakterini tamamen değiştirmişti. Bütün bunlar şimdi bir tarihti…”
  
   Lord Kinross, İzmir’deki büyük iş sahiplerinin İzmir’in Türkler tarafından kurtarılmasındaki şaşkınlığını şöyle anlatıyor : “ İzmir’deki Levantenler son dakikaya kadar sorunun bir konferans ile çözümleneceği düşüncesindeydiler. Türkler şehre girseler bile alışveriş eskisi gibi devam eder diyorlardı. İhracat mevsimi yaklaşıyor, depolar kuru üzüm ve incirle dolmaya başlıyordu. İtalya’dan, Hollanda’dan gemiler sonbahar yüklerini almak üzere limana gelmişlerdi bile..
   Kahvelerde tüccarlar aldıkları haberleri birbirlerine yetiştiriyorlar, bağlantılarını yerine getirip getiremeyeceklerini düşünüyorlardı. Derken Borsa birden duruverdi. İç kısımlardan üzüm, incir vagonları gelmez oldu. Yük gemileri, boş ambarlarla çabucak demir alıp kaçtılar. Yalnız eğlence durmuyordu. Otel Naim’in taraçasında yemekler veriliyor, Sporting Club’da bir İtalyan grubu Rigoletto’yu oynuyordu..”
   İzmir böylece 3 yıl, 3 ay, 3 hafta süren düşman işgalinden ve ekonomisinin yüz yıllar boyu yabancıların elinde kalmasından kurtulmuş oldu… Bu şehirin, Ata’sını bu kadar çok sevmesinin nedenlerinden en önemlisi belki de budur…  
  
(MELİH GÜRSOY’un  yazılarından derlenmiştir..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.