208 ) NEDEN OKUMA ÖZÜRLÜYÜZ ?..


   Sözlü kültür düzeyinden, yazılı bilgi aktarımı düzeyine geç geçen bir toplumuz. Okuma alışkanlığı ; toplumların hayatında eğitimin kurumlaşıp yaygınlaşması, matbaanın tutunması, değişik görüş ve düşüncelerin taraftar toplama ve ilgi çekmesi gibi bir dizi gelişmelerden oluşan bir yumağı andırır. Örneğin matbaa okuma alışkanlığını yaydığı gibi, bir yerde matbaanın hayata girmesi okuma alışkanlığının yarattığı talebin bir sonucudur..
   Avrupa, matbaadan önce gazete çıkarmaya başlamıştı. Birçok kitap yüzlerce binlerce nüsha satılıyordu ; kuşkusuz elle çoğaltılarak.. Bu çoğaltılan kitaplar İncil, dua metinleri, çok aranan felsefi eserler veya gramer kitapları değildi yalnızca. Schiltberger’in 1440’larda kaleme aldığı “Küçük Asya Seyahatnamesi” bile el yazısı ile çoğaltılarak satılan kitaplardandı. Okuma alışkanlığı Avrupa’da matbaadan önce de gelişmekteydi. Merakın ve bilgi susuzluğunun sonu yoktu..
   Aslında Osmanlı’da, yazı ve kitap mukaddes sayıldığından, bu işlerle uğraşanlar yani arzuhal yazanlar, mühür kazanlar, hüsnühat sahibi hattatlar, kitap kopya eden müstensihler ve sahaflar, camilerin yanı başlarında yerleşmişlerdi.. Her evde bir Kuran vardı ; arkasına doğan çocukların adı ve doğum tarihini yazıyordu bazen hane büyükleri.. Yangınlardan kurtulabilen ailelerin tek şecereleri buydu !.. Başka bir yerde doğru dürüst bir kayıt yoktu.. En görkemli vezir hanedanlarının bile şecereleri bazen yok veya varsa da pek sağlıklı bilgi içerdiği söylenemez.. Padişahların bile, şehzadelerinin bile, babaları belli ama anaları için sağlıklı bilgi bazen olmazdı..
  Osmanlı’da bildiğini, öğrendiğini kaydedip saklama olayı hemen hemen yoktu. Konuşulan şeyler, incelemeler,
bilgiler sahipleriyle beraber kaybolup gitmiş !.. Ne demişler : “Men hafeze merre, men ketebe kar’re” yani, “Ezberleyen gider, yazanınki okunur”…
   Osmanlı’da çocuğun biri okumayı söktü mü, merasim başlardı. Hoca hemen kalfayı çağırır, çocuğun elinden tutup evine götürsün diye.. Cüz kesesi omuzuna ters asılır.. Çocuk bu işi devirdi, su gibi okuyor demektir bu.. Ev mektebin yanında da olsa tören değişmez, mahalle dolaşılır, çarşıdan geçilir.. Kalfanın elinden tuttuğu çocuk dükkanların önünden geçtikçe, kasap, bakkal dışarı fırlardı. Bu cahil adamlar, minik “sihirbaz”a maaşallah çeker, alkış tutarlardı.. Yoldan geçen kadınlar, “Rabbim nazardan saklasın” der.. Saka bir maşrapa su döker, su gibi okumayı sökmüş diye.. Evde bahşişler, dualar, hocaya hediyeler.. Artık o minik katip olacak, efendi sınıfına girecek, bundan sonra onun yeri başka… Okuman yazman varsa ve kuvvetliyse, Babıali seni bekler.. Terbiyeli bir efendi isen yolun açık.. Ama örneğin yazman yoksa, kaleler fetheden vezirin soyundan bile gelsen, karun kadar zengin olsan, falanca ağa olursun en fazla.. Efendilik için hem okumak, hem de yazmak gerekir..


  Bizim toplumumuzun insanları çocuklara okul açıp, hoca tayin etmekle, çocuk eğitimi sorununun çözüleceğine
öteden beri inanagelmiştir. Ama ailede çocukla uğraşmak, babanın çocuğuna bir şeyler anlatması, gezdirip göstererek öğretmesi gibi bir gelenek yoktur. Aslında çocuk edebiyatının, dünden bugüne, fakir ve gelişmemiş olması da, bu noksan eğitim anlayışının bir göstergesidir. Fakat devrin iki büyük şeyhülislamının, çocuk sesleri arasında son uykularına çekilmelerinin zarif bir anlayış ve inanç olduğu da açıktır..

   Osmanlı’da, 19. yüzyıl sonlarında, basılı kitap sayısı 5.000 civarındaydı. Kanun metinleri, askeri talimname, ders kitabı, standart dini metinler de bu sayıya dahildir.. Sayı, ancak 20. yüzyıl başlarında 35-40.000’i bulmuştur.. Osmanlı’nın basılı kitap mirası budur !.. Eğer Osmanlı-Türk toplumunda 16.-17. yüzyıllarda 5-10 bin kadar kitap düşkünü adam bulunsaydı ; yobazlar ve gericiler matbaaya izin vermese de, her şeyin ticaretini yapan Venedikliler, istenen ve aranan Türkçe kitapları Venedik’te basar ve getirip satarlardı..
   Bizim toplumumuzda dün ve bugün okuma olayına ve okuyana karşı her yerde görülmeyen bir saygı gösterilir. Ancak, okumanın verimli sonuçları olan, farklı düşünce ve eleştiriye karşı ya ilgisizlik ya da giderek artan dozda bir düşmanlık vardır. Toplumumuz okumak fiilinin sınırlarını dar faydacı bir görüşle belirleme eğilimindedir. Biz az okuyoruz.. Oysa kütüphanelerin yaygınlığı, zenginliği ve düzenli çalışması her şeyden önce talep işidir.. Kitabı ; ekmek, su, gömlek ve taşıt aracı derecesinde gerekli görmeyen, gazete bilgisiyle yetinen bir toplumda kütüphaneciliğin ve kütüphanelerin gelişmesi konusunda pek ümitli olamayız..

   İstanbul, Türkiye’nin ve Balkanlar’ın en büyük metropolü, ama kütüphanesiz bir şehir.. Herhangi bir konuda araştırma yapmak isteyenin kendini atıp her tür ansiklopediyi, genel kaynakları, makaleleri bulacağı doğru dürüst bir büyük kitaplık yok..
   Bizans’tan beri bütün Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun yazma kitapları, minyatür koleksiyonları İstanbul’a akmış. On beş yüzyıl boyu İstanbul kadar, değerli kitap toplayan şehir azdır, ama İstanbul kadar kitapları dışarı götürüleni de.. Sahaflarda artık yazma ve basma olarak eski kitap bulunmaz oldu ; halen süren bu kitap ihracı, aslında büyük şehrin kültür varlığını kaç yüzyıldan beri eriten bir illet.. Hiçbir seyyah veya diplomat yok ki, dengini, çıkınını kitapla doldurmadan ülkesine dönmüş olsun. 16. yüzyılın Busbecq’i ; 17. yüzyılın Galland’ı, Marsigli’si ; 19. yüzyılın Hammer’ı, seyahatnamelerinden ve diğer eserlerinden tanıdığımız kitap toplayıcılarının yalnızca bilinen birkaçı…
   Vatikan, Paris, Londra, Viyana, Berlin ; şimdi de Amerikan kütüphaneleri işte böyle zenginleşiyor.. Öbür yandan, bin yıldır, taş yapı kitaplıklarda birikenler dışında, nice nadide kitap el yazması, korkunç yangınlarda kül olup gitmiş !..
   İstanbul kütüphanelerinin uzmanı Meral Alpay’ın verdiği rakamlara göre ; Süleymaniye 65 bin kadar yazma ve 35 bin kadar eski harfli basma esere sahip ; Topkapı’da ise15 bin kadar değerli el yazması var.. Burada ayrıca yüzü aşkın Latince, Yunanca, eski Slovince ve Süryanice el yazma kitaplar da bulunuyor…

   Eski kütüphanelerin tanınmış “Hafız-ı Kütüb” leri vardı.. Bu ad aslında kitapları koruyanlara verilir ama bunların bazıları kitapların içeriğini beyinlerinde koruyan adamlardı. Her kitabın ismini, konusunu bölüm bölüm bilirlerdi. O dönemin kütüphanelerinde ne fihristlere bakılır ne de bugünkü anlamda kataloglar bulunurdu. Hafız-ı Kütüb’e sorardınız, o her şeyi bilirdi..
   Bayezid Camii’nin yanında bakımsızlıktan çürüyen ve bir ara ahır diye kullanılan külliyenin bir kısmı, 1884 yılında İstanbul’un ilk genel kitaplığı haline getirilir. Hafız-ı Kütüb İsmail Saib Efendi, kendini ziyarete ve dinlemeye gelenlerle bir tür seminer yaparmış burada.. Bazı şiir ve anlatımların ; raflardaki binlerce yazma kitabın hangisinin, kaçıncı sayfasında olduğunu açıklayarak yanıtlarmış soruları.. Alman şarkiyatçı Oskar Rescher, bir ara katılmış bu toplantılardan birine ve bir daha ayrılamamış. Sonunda Osman Reşad Efendi olmuş, İstanbul’da kalmış !..
   İsmail Saib Efendi kedileriyle birlikte kütüphanede yaşarmış, 1940 yılında ölünceye kadar da hiç dışarı çıkmamış.. Herkes onu dinlemeye, bir şeyler öğrenmeye ayağına gelirmiş…
   Osmanlı aydını da kitaba saygı duyardı.. Sokaktaki cahil adam ise, gördüğü yazılı kağıdı hemen yerden kaldırır ve duvardaki bir göze koyardı.. Bunu biraz da kağıdın üzerinde dini bir şeyler olabileceği düşüncesiyle yapardı…
   Roma İmparatorluğu’nda pretor kararıyla yok edilen kitabın bedeli, hazine tarafından kitapçıya ödenirdi. Biz ise kitaba saygıdan vazgeçtik ; mülkiyet hakkı bile hiçe sayılarak kitap imha edilen bir toplum olmaktan ne zaman çıkacağız diye bekliyoruz…

( İlber Ortaylı’nın yazılarından alıntılar yapılmıştır..)
 

Leave a reply:

Your email address will not be published.