205 ) BAŞKENTLİKTEN VİLAYETE !..

  
   TBMM’nin kararıyla Osmanlı saltanatı 1 Kasım 1922’de sona erdiğinde Ankara, resmen olmasa bile, artık başkentti. Galatya Krallığı dönemindeki başkentliğinden 1900 yıl sonra, bu defa genç bir cumhuriyetin başkenti oluyordu.. Aslına bakarsanız ne Ankara ve Ankaralılar başkent olmaya hazırdı, ne de İstanbul ve İstanbullular vilayet olmaya !..
   1920’lerin İstanbul’unda nüfus hala karışıktı. Bulgar sütçü, Karamanlı Rum bakkal, Arnavut bostancı, Eğinli kasap, Karadenizli manav, Balat ve Hasköy’ün fakir tenekecisi, Rum meyhaneci, İtalyan inşaat ustası ve Ermeni kuyumcu dışında bürokrasinin ve ticari hayatın her alanında aynı renkli nüfus görülüyordu.
   İstanbul’un nüfusu 1927 sayımına göre 900 bin civarındaydı. Kent hala ahşap yapılardan oluşuyordu. Surların içinde bile bahçeli evler, bostanlar göze çarpıyordu. Apartman tipi binalar İstanbullunun yaşamına henüz girmemişti, belirli bir azınlığın ve belirli semtlerin hayat tarzıydı.. Birçok kimse için kalorifer ve havagazı ulaşılamayacak bir özlemdi..
   Şehrin nüfusundaki artış, imparatorluktan birer birer kopan Rumeli eyaletlerinden, özellikle Balkan Savaşı’nda işgal edilen vilayetlerden gelen Müslüman ve Musevi halkla oldu. 1950’lere kadar İstanbul’da Rumelili halk çoğunluğu oluşturuyordu. Birinci Dünya Savaşı’na girerken, İstanbul nüfusunun % 60’ı Müslüman, % 20’si Rum-Ortodoks, % 10’u Ermeni ve % 6’sı Musevi olarak görünüyor. 1922’den sonra Anadolu’dan göçen ve Anadolu şivesiyle Türkçe konuşan Karamanlı Rumlara çokça rastlanır oldu. 19 Ekim 1924’den itibaren İstanbul polisi, ahali mübadelesine tabi olan bu Anadolulu Rumların bir kısmının toplanılıp Yunanistan’a gönderilmelerini istedi. Gazeteler son zamanlarda İstanbul’a göçen Anadolu Rumlarının sayılarının 20 bini  bulduğunu yazıyordu. Mübadele, 1924 yılının en çarpıcı ve hazin olayıdır..
  
   Aynı tarihlerdeki gazeteler, örneğin Selanik’ten Bahr-i Cedid vapuruyla kalabalık bir göçmen grubunun şehre geldiğini bildiriyor. Gelen muhacirlerin yerleştirildiği misafirhanelerin bakımsızlığı devamlı eleştiri konusudur. İstanbul, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gibi, büyük Anadolu göçünü henüz yaşamıyordu..
   İstanbul halen memleketin en büyük ithalat limanıydı. 1925 yılındaki altı aylık ithalat 1584 ton ve 73 milyon lirayı geçmekteydi. Aynı dönemde İzmir’den sonra en büyük ihracat limanı olarak, 27 milyon liralık ihracat yapılmaktaydı..
   TBMM, 1 Mart 1923’de mali mevzuata İstanbul’u da dahil edince ; İstanbul artık Ankara’ya tabi olur. 15 Nisan 1923’de saltanatı kayıran her türlü propaganda yasaklanır. 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki birlikler İstanbul’a girer..
   1600 yıllık dünya başkenti için tarihi karar alınır. İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 günü, Halk Fırkası’nın grubu önünde anayasal teklifi okur : “Ankara başkenttir”.. 13 Ekim’de Meclis bu kararı onaylar, ama tartışmalarla.. Gümüşhane mebusu Zeki Bey, “İstanbul’a karşı bu düşmanlığın nedenini anlamak zor” der..
   İstanbul halen hilafetin merkezidir. Son halife Abdülmecid 1924’de hanedanın bütün üyeleriyle sınır dışı edilene kadar, doğrusu pek mütevazı bir halifelik de yapmıyordur.İstanbul’daki muhaliflerin kendisine yaptıkları ziyaretler günbegün artıyor sayısı ve tantanasıyla. Halife, Batılı bir hayat tarzı içinde ; ressam, aynı zamanda hanedan üyelerinin de çok sevdikleri bir kişi.. Atalarının giysileri içinde yaptığı Eyüp Sultan ziyaretleriyle, Romanov’ ların taç giyme töreni gibi bir gelenek yaratma peşindedir..
   Sürgünden sonra Osmanlı Hanedanı uzunca bir süre için şehri terk eder. Artık İstanbul’un “mavikanlı”ları ; ihtilal kaçkını, sefalete düşmüş Rus aristokratlarıyla, henüz servet ve itibarlarını koruyan Mısır Hıdiv Hanedanı’ na mensup prens ve prenseslerdir..
  
   8 Eylül 1924’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun sadaret makamı ve Hariciye Nezareti olan Babıali’nin üstündeki Osmanlı tuğrası indirilir. Burası artık İstanbul vilayetidir… 18 Ekim 1924’de hanedanın baba ocağı olan Topkapı Sarayı, müze olarak düzenlenerek halka açılır.. 1 Temmuz 1924’de elçi Nusret Bey, Dr. Adnan Bey’ in (Adıvar) Hariciye Vekaleti’ni temsilen İstanbul’a atanır. Çünkü Sovyetler Birliği, Polonya ve Afganistan gibi misyonların dışında bütün elçilikler halen İstanbul’dan kıpırdamaya niyetli değildir.. Ankara başkent olarak ilan edildiği gün, Tepebaşı’ndaki binada oturan İngiliz elçilik mensupları, Ankara’yı “yaşanması zor bir yer” olarak tanımlamakla yetinmişlerdir.. Hatta Japonlar 1925’de elçiliklerini Ankara’da değil, İstanbul’da açarlar ve ancak 1937 yılı Ekim’inde Ankara’ya taşınırlar..
   Hükumet elçiliklerin Ankara’ya gelişini teşvik etmekte ve bedava arsa vaat etmektedir. Hatta Mustafa Kemal 9 Kasım 1925’de, Ankara’daki Alman elçilik binasının açılışına bizzat katılıp uzun uzun etrafı gezmiştir.
 
   İstanbul henüz Ankara’ya ve yeni rejime karşı muhalefetin merkezidir. Hem sadece politik değil ; kültürel muhalefetin ve beğenin de.. “Bozkırdaki şehir, balı ve armudu iyiymiş, bize ne !”  gibisinden, “Angara” diye telaffuz edilerek küçümsenir.. Mebusan takımı bile, fırsat bulduklarında, on sekiz saatlik tren yolculuğunu göze alıp İstanbul’a koşuşturmaktadır..
   Gazi Mustafa Kemal Paşa ise yurt içi gezilerinde İstanbul’a henüz uğramamakta kararlıdır. 12 Eylül 1924’de Karadeniz gezisinden dönerken, gece yarısına doğru Hamidiye kruvazöründe İstanbul’dan durmaksızın geçer..
 
   1925’den sonra Üsküdar’ın ayrı bir vilayet olması için birkaç yıl çalışılır, ama yürümez..
   Sonra imparatorluktan kalma devlet binalarının devir teslim işlemleri başlar.. Sadrazamlık, valilik olur ; Maliye Nezareti, İstanbul Defterdarlığı ; Süleymaniye’deki Şeyhülislamlık, İstanbul Müftülüğü ; Harbiye Nezareti, üniversite ; Sirkeci’deki Posta Telgraf Nezareti, Büyük Postane ; Sultanahmet’teki Defter-i Hakani, İstanbul Tapu Müdürlüğü ; Maarif Nezareti de, İstanbul Maarif Müdürlüğü olur…
   1 Temmuz 1927’de Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1919’da terk ettiği şehre ayak basar. Ertuğrul yatıyla şehre giren Cumhurbaşkanı, büyük tezahüratla karşılanır. İstanbul artık Türkiye’nin yazlık başkenti olmuştur..
  
   Cumhuriyetin resmi kültür ve ideolojisi, bütün kurumlaşmaları ile Ankara’da oluşturulurken, İstanbul bir yandan Batılılaşan bir yaşamı, bir yandan da arabeskleşen bir Osmanlı kültürünü bir arada sürdürmektedir. Sinemalar, kafeşantanlar, her ulustan konsomatrislerin yığıldığı barlar ve onların yanında alaturka saz !.. Viyana operetleri ve Cemal Reşit Bey’in eserleri, yanında Deniz Kızı Eftelya’ya koşan İstanbullular.. Kadınlı erkekli beş çayları, bir yanda da İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in hanımlara kapalı konak sohbetleri…
   İstanbul bu dönemde bir laiklik fırtınası geçirmektedir. 254 adet orta dereceli okulun arasından sadece bir tanesi imam hatip yetiştirmeye mahsustur !..
   Kent, bu kozmopolit yaşamını 1950’li yıllara kadar sürdürecektir…
  

( İLBER ORTAYLI’NIN YAZILARINDAN DERLENMİŞTİR..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.