193 ) ZAMAN LABİRENTİNDE SANSÜR !..

 
   Lambach, Avusturya’da Tuna Nehri’nin kollarından biri olan Traun’un kıyısında kurulmuş şirin bir kenttir. Bu kentteki manastırın giriş kapısının üstünde, bir zamanlar kilisenin tüm işlerini yapan bir adamın kabartma heykeli yer alır.. Sarkık bıyıkları ve gür kaşlarıyla görenlerin dikkatini çeken bu adam Ali Lambacher’dir. Yani Lambachlı Ali..
   Ali’nin trajikomik bir öyküsü var.. Viyana Kuşatması sırasında öncü yeniçerilerden birisidir Ali. Yaklaşık yirmi yeniçeri bu küçük sınır kentine gelirler ve Osmanlı lehine devam etmekte olan savaşın verdiği güvenle şarap içip alem yaptıkları bir gecenin sabahında Ali kendine geldiğinde yalnız olduğunu fark eder !.. Osmanlı ordusu geri çekilmeye başlamış, onu sızdığı yerde bulamayan arkadaşları da çekilen orduya katıldığından Ali yalnız başına kalmıştır.. Daha dün yüzüne zoraki de olsa gülen halkın düşmanca bakışlarını gören Ali hemen bir koşu tutturur ve kendini kiliseye atar.. Kilisenin rahibi yeniçeriyi, “sen benim çalışanım ol, kiliseye yardım et” diyerek himayesine alır ve linçten kurtarır.
   Kilisenin bodrumuna yerleşen Ali, kiliseyi siler süpürür, bahçesine bakar ve dinini de değiştirdikten sonra çan çalmaya da başlar, törenlerde kilisenin armasını taşımaya da.. Öldükten sonra da kapının girişine heykeli konur..
   Yıllar sonra, belki de bu heykelin altından yüzlerce kez geçmiş bir manastır öğrencisi, bahçede sigara içerken yakalandığı için manastırdan kovulur. “Halk Okulu”nu zar zor bitirince Viyana’daki sanat akademisinin sınavlarına girer. Ressam adaylarından cennetten kovulmanın resmini yapmaları istenmiştir. Sonuçlar açıklanınca, rahip olamadığı gibi, resim eğitimine de kabul edilmediğini öğrenir. Değerlendirme sonucunda sınav kağıdına şu not düşülmüştür : “Zihinsel yetisi çok az”…
   1914 yılında orduya yazılır gönüllü olarak.. Arkadaşlarıyla konuşmak yerine bir köşeye çekilerek üniformasındaki en küçük bir lekeyi temizlemek için saatlerce uğraşır durur, kendisinden üst rütbeli olanların çamaşırlarını yıkar.. Birinci Dünya Savaşı sırasında, alay karargahında adına mektup gelmeyen tek asker de odur..
   Politikaya atıldığı yıllarda yığınları kadınlara benzetir. Ona göre, konuştuğu kitlede sağlıklı düşünceden çok, duygusallık ve duyarlık ön plandadır. Birlikte olduğu dört kadın intihar eder, yalnızca biri kurtulur. Gençlik yıllarında poliste bulunan dosyasında “cinsel sapık” diye yazsa da, sermayenin desteğiyle seçimleri kazanır ve iktidarı ele geçirir..
   Transatlantikleri propaganda aracı olarak kullanır. Kendi partisine üye olanlar öncelikli olmak üzere, sendikaları kapatılan işçileri dünya turuna çıkarır gemilerle. “Eğlenceyle güçlenme” adını koyduğu gezilere “Robert Ley” adlı gemiye binerek o da katılır..
   Öylesine nefret ettirir ki kendisinden, en çok insanın öldüğü deniz faciasının da anılmamasına neden olur. Çünkü, ölenlerin hepsi de beyinlerini yıkadığı, kandırdığı insanlardır. 1945 yılında, Baltık Denizi’nde batar söz konusu gemi.. “S-13” borda numaralı Sovyet denizaltısının saldırısı sonucu, asker taşıyan “Wilhelm Gustloff” adlı gemide yedi binden fazla insan ölür..
   En büyük deniz faciası denilince, hemen Titanic gelir akıllara ; Wilhelm Gustloff’u ise kimse anımsamaz.. Ne de olsa, faşizmin, yani “zihinsel yetisi çok az” olan Adolf Hitler’in bayrağını taşımaktadır !.. Bu da, devlet değil, insanlığın sansürüdür !..

   1911 yılında, 28 Mart günü, Hamburg’da denize indirilen Goeben zırhlısı ; 1912 yılının Kasım ayında Breslau zırhlısı ile birlikte Akdeniz’de görevlendirilir. 16 Ağustos 1914’de, İstanbul’da direklerine Türk sancağı çekilirken, Goeben’in adı “Yavuz Sultan Selim”, Breslau’nun adı ise “Midilli” olarak değiştirilir..
   Birinci Dünya Savaşı bittiğinde Osmanlı İmparatorluğu yenildiğinden Yavuz da, Mondros Antlaşması gereğince, İzmit Körfezi’ne hapsedilir ve özgürlüğüne ancak Cumhuriyet’in ilanıyla kavuşur..
   19 Kasım 1938 günü, Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’ndan siyah atların çektiği bir top arabasına konularak Sarayburnu’na getirilir, buradan da bir motorla açıkta beklemekte olan Yavuz’a ulaştırılır. Atatürk’ü son yolculuğunda İzmit’e kadar taşıyan Yavuz için, 22 Mayıs 1942 günü de kara bir sayfadır. O gün, Hayırsızada açıklarında tatbikat yapan Yavuz’un bir top mermisi Aksaray’daki bir durağa düşer. Ortaköy’e gitmek üzere tramvay bekleyen yolculardan on yedisi yaralanırken, dördü de ölür !..
   Yavuz, yaklaşık kırk yıllık bir serüvenin ardından, 1950 yılında hizmet dışı bırakılır. 1972’de, Makina Kimya Endüstrisi’ne satılan gemi için, 7 Haziran 1973 günü Gölcük’de bir tören düzenlenir. Bu tören sonrasında, emektar gemi sökülmek üzere donanmadan ayrılır..
   Ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler, Yavuz konusu açıldığında hiç de güzel şeyler anımsamaz : “Biliyorsunuz, Yavuz zırhlısını jilet yapmak üzere söküp dağıttılar. Ancak Yavuz, derbeder bir haldeyken sık sık gidip görüntü alırdım. On dört yıl boyunca, terk edilmiş Yavuz’u çekip durdum..Sonra da jilet oldu zaten. Müze olsun ya da korunsun istemiştim bu filmi çekmeye devam ederken ama demir olmaktan kurtulamadı. Sonra filmi montajlayıp, şiirler ve müzik ekleyip, dramatik-belgesel olarak göstermek istedim.. Ama sağ olsun sansürcü arkadaşlar izin vermediler filme. El kondu, yasaklandı, üzerime gelindi.. Canım sıkıldı doğrusu..”

 
   Anadolu’nun, özellikle 1950’li yıllardan sonraki iktidarlar tarafından ihmal edildiği, tayini doğu illerine çıkan memurların bir torpil bulup kaçtıkları ne yazık ki gerçektir.. Bunu vurgulamak isteyenler, Ahmet Kutsi Tecer’in dizelerine başvururlar :
“Orda bir köy var uzakta,
 o ev bizim evimizdir.
 Yatmasak da, kalkmasak da
 o ev bizim evimizdir.”
   Anadolu’nun, “yatmasak da kalkmasak da” bizim olan köy evlerinden birinde, vakit gece yarısından sonra.. Karı koca çoktan yatmışlar, kadın, kocasının uyuduğundan emin olmak istiyor !.. Sonra yataktan usulca doğruluyor ve sessizce elbiselerini giyerek, gürültü çıkarmasın diye yatmadan önce açık bıraktığı pencereden bahçeye atlıyor.. Kadının gönlü başka adamdadır ve aşığı bir ağacın altında onu beklemektedir !.. İki sevgili kararlıdır, bu gece kaçacak, kimsenin kendilerini bulamayacağı bir yerde yeni bir hayat kuracaklardır !..
   Birkaç saat sonra koşmaktan yorulan iki sevgili nefes nefesedir. Soluklanmak için verdikleri ilk molada kadın, evden kaçtığından beri ayakkabısının içinde bir şeyin kendisini rahatsız ettiğini söyleyerek, elini, çıkardığı ayakkabısının içine sokar. Kadın, avuçlarında tuttuğuna inanamaz, elinde bir para tomarı vardır !..
   Kadının geride bıraktığı kocası her şeyin farkındadır. “Ama” der kendi kendine, “bu kadının bende emeği var, çamaşırlarımı yıkadı, banyoda sırtımı sabunladı, önüme sıcak çorba koydu.. Yaban elde muhtaç olmasın.” Geride bırakılan koca, parasının bir kısmını, kendisini terk eden karısının ayakkabısının içine  koymuştur..
   Töre ve namus cinayetlerinin gazete sayfalarından eksik olmadığı ülkemizde, unutulmaması, öne çıkarılması gereken işte bu öykü olmalıdır..
   Terk edilmiş koca, Aşık Veysel’dir !..
   Metin Erksan, 23 yaşında, daha genç bir yönetmenken, Aşık Veysel’in hayatını filme çeker.. Senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı filmde, bir başka adamla kaçan kadının öyküsü son derece usta bir anlatımla sunulur izleyiciye : Kaçan iki sevgili Kapadokya’ya gelir ve gece terk edilmişl bir kilisede gizlenirler. Adam, sabah kasabaya gidince kadın tek başına uyanır. Kilisenin duvarlarında İsa Peygamber’in gözleri oyulmuş resmini görür. Anadolu’da, resmin günah olduğuna inanan Müslümanlar, canlılıklarını kaybettirmek için kiliselerin duvarlarındaki fresklerin gözlerini oyarlar !.. Metin Erksan, bu müthiş sahneyi şöyle anlatır : “Kız uyanır uyanmaz karşısında Veysel’i görmüş gibi oldu, birden bir çığlık attı…Ayağa kalktı, sağa koştu ; duvarda altı Veysel ona bakmakta.. Sola koştu, orada da gözleri olmayan altı havari ona bakıyor.. O sahnede kızın telaşıyla birlikte, orkestra eşliğinde Ruhi Su’nun sesinden Pir Sultan Abdal ezgisi duyulur..”
   Eğer Erksan’ın, Veysel’in hayatını anlattığı “Karanlık Dünya” filmini izleyecek olursanız, ne yazık ki yukarıdaki sahneyi göremeyeceksiniz. Çünkü, bu sahne sansür kurulu tarafından makaslanmıştır !.. Zaten, filmin adı da “Dünya karanlık olur mu ?” denilerek “Aşık Veysel’in Hayatı” olarak değiştirilmiştir !..
   Daha bitmedi !.. Sansür kurulu, tarlaların göründüğü sahnelerde, başakları çok kısa ve cılız bularak “Türk topraklarının böyle bereketsiz olamayacağı” gerekçesiyle o sahneleri filmden kaldırır. 1952 yılında çekilen filmde, Aşık Veysel’in yaşadığı Sivas’ın Şarkışla ilçesindeki son derece gür ve bereketli hasat sahnelerine aldanmayın. Bu sahneler, o yıllarda Amerika propagandası için çekilen filmlerden kesilerek, filme eklenmiştir !.
O yerler Sivas değil, Amerika’nın Hudson Ovası’dır !…
     

(Sunay Akın’ın yazılarından derlenmiştir)

Leave a reply:

Your email address will not be published.