192 ) KADINLAR, KADINLARIMIZ (2)

Fatma Aliye

   Ahmet Rasim, Abdülhak Hamit’in kız kardeşi Mihrünnisa Hanım’ın “Hazine-i Evrak” dergisinde yayınlanan bir şiirini okuduğunda, bunun bir kadın elinden çıkacağına inanmamıştır. O sıralar, şiiri okuyan kimileri de ona ağabeysinin elinin değdiğini sanmışlardır. Ama çok geçmeden anlaşılmıştır ki, bu söylentileri çıkaran Süleyman Nazif’ten başkası değildir..
   O dönemdeki tüm kadın yazarlar hakkında da benzer dedikodular üretilmiştir. Şair Nigar Hanım’ın şiirleri üzerinde bir erkek eli gezindiği, Fatma Aliye Hanım’ın “Muhadarat” adlı romanında babası Tarihçi Cevdet Paşa’nın yardımcı olduğuna inanıldığı gibi..
   Bütün bunlar, kadınların ikinci sınıf bir yaratık sayılmasından, görevlerinin ev işlerine koşmak ve de kocalarının sözünden çıkmamak olduğuna inanmaktan ileri geliyordur.
   Fatma Aliye Hanım, 1896 yılında, kimi arkadaşlarıyla “Muhaderat-ı Nisvan” adıyla ilk kadın derneğini kuracaktır. Bu arada “Nisvan-ı İslam” ve “İstilayı İslam” gibi kitaplar yardımıyla Türk “amazonlarının” sesini de duyurmaya çalışmaktadır.
   Fatma Aliye Hanım, 72 yıllık ömrünün son bulduğu 1936’ya kadar, durmadan dinlenmeden, Türk kadınını, dolayısıyla da Türk aydınını aydınlatmak için elinden geleni yapmıştır. Ercüment Ekrem Talu onun için, “Harem ve kafes çağında, Türk kadınlığı bile bile koyu bir cahillik içinde boğulurken ; okur, yazar ve yazdığını okutur olarak dosta düşmana gösterebileceğimiz birkaç kadının başında o vardı. Çok temelli bir eğitimden geçmiş ve öğrendiklerini öğütmüştü.” diyecektir..
   Fatma Aliye Hanım ; Arapça, Farsça ve Fransızca bilirdi. Hafız’ı ne kadar çok okursa, Lamartine’i de öyle okurdu. Ercüment Ekrem ona 1935 yılında Hachette Kitabevinde rast gelmiştir. Yeni yazarların son çıkan kitaplarını karıştırmaktadır. Ayak üstü, on dakika içinde, kendisine André Maurois ile François Mauriac’ın bir karşılaştırmasını yapar. 30-35 yıl önce “Hanımlara Mahsus Gazete”de edebiyat yazılarını yayınlarken yargılama gücü ne ise, 71 başında da aynıdır..
   Fatma Aliye Hanım, aydın Türk kadınlarının en değerlilerinden birisidir. Çünkü peçenin Türk kadın yüzünü karanlıklarda bıraktığı günlerde, bilgi güneşinden ışık alarak, aydın yaşamış bir kişiydi. Aynı zamanda Avrupa kültürüyle yetişen ilk Türk kadınıdır da aynı zamanda.. Kadın kaleminden çıkan ilk Türk romanının yaratıcısıdır. Sonraları “Refet”, “Udi” ve “Enin” adlı kitaplarını yazar. Bu romanlar, halkın okuma beğenisini kökünden değiştiren ve okumak isteyen gözleri “Battal Gazi”lerden, “Şah-meran”lardan, “Hüseyin Fellah”lardan uzaklaştıran yepyeni konularda kitaplardı…

   İzmir’in köklü ailelerinden gelen Evliyazade Hacı Mehmet Efendi’nin kızı Makbule Hanım, kentin ilk kadın gazeteci yazarlarındandır.. Cumhuriyet’in ilk yıllarında elçilik ve dışişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuş olan Tevfik Rüştü (Aras) Bey ile 1918 yılında evlenmiş olan Makbule Hanım’ın kızı Emel de bir hariciyeci, Fatin Rüştü Zorlu ile evlenmişti. Makbule Hanım’ın kız kardeşi Naciye Hanım ise Adnan Menderes’in anneannesidir.   İşte böyle bir aileden gelen Makbule Hanım, bir gün gazetede şöyle bir yazı yazar : “Daha bizi susturmaya uğraşan bir sınıf devlet büyüklerinin, kadınların yazı yazmasını hoş karşılamayıp da taş atarak cesaretlerini kırmaya kalkışmalarından kalbim yanarak sızlanmak istiyorum. Bugün bile toplum içinde bir yerimiz yok. Yurttaşlık haklarımızı bile istemeye yetkili değiliz. Biz daha ne zamana kadar bu beceriksizlik ve uyuşukluk içinde yaşayacağız ?.. Kendi yararları için gerekli saydıkları bu bilgisizliğe katlanacak mıyız ?..”
   Bu haklı yazıya birçok erkek yazar ses çıkartmaz ama Cenap Şahabettin “İrfan-ı Nisvan” adlı yazısında şunları yazar : “Hangi budala erkek, kadınlarımızın bilgisizliğinden yararlanmayı uygun gördü ? Çocuklarımızı terbiye edecek, kazandıklarımızı çekip çevirecek beynin boşluğu hiç yararımıza uygun olur mu ? Beşikten mezara kadar, el ele yürüyeceğimiz ezeli ve ebedi yol arkadaşlarımız bilgisizlik içinde yüzdükçe biz erkekler, uygarlık tabakalarında nasıl yükseliriz ? Biz bugün Hamit’lerimiz, Ekrem’ lerimiz, Halit Ziya’larımız kadar Mihrünnisa’larımız, Nigar’larımız, Halide Edip’lerimiz ve benzeri üstün kişilerimizle övünüyoruz..”
   Doğrusu Cenap Şahabettin gizli bir anti-feministtir. Yazılarında bir yandan kadınlara arka çıkarken, bir yandan da kadın düşmanı bir dostunun (yani kendisinin) sözlerini ortaya sürmekten geri kalmaz : “Feministlerimiz kanımca aldanıyorlar. Kadın hiçbir zaman gerçek özgürlük aşığı olmamıştır. O, zinciri sever, ama altın gibi parlak, ateşli ve gönül alıcı olmak koşuluyla.. Çarşafından çıkmaya çalışıyorsa, kozasından fırlayan kelebek gibi daha çabuk avlanmak, bir avuçta tutsak olmak içindir. Kadının kollarındaki kelepçeyi kırsanız, belki de ‘bileziğimi zedelediler’ şikayetinde bulunur. Ben kadınların başlarını pek sıkı fıkı örtmelerinden yana değilim : İçi boş bir şeyin üstünü örtmekten ne çıkar ?..
   Bence bir hanım, hokkasından şiir çıkartacağına, gergefinden nakış çıkartsa daha büyük sanat göstermiş olur. Galiba korseler, kadınların düşünce gücünü sıkıyor, yelpazeleri dehalarının ışınlarını söndürüyor, yüksek düşünceler pudra kokusundan kaçıyor. Avrupa’da mini mini eller kahve değirmenini bırakıp hükumetin su değirmenini çevirmek istiyor. Bizde, ince yapılı parmaklar peçeyi açıp erkekleri yarışa çağırmaya özeniyor..”   


Leave a reply:

Your email address will not be published.