190 ) TÜRKİYE’NİN DEĞİŞİK DÖNEMLERİNDEN İKİ ANEKDOT…

 

   1925 yılında başlayan Şeyh Sait İsyanı’yla alevlenen Kürt ayaklanmaları dönemi, Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ın yönettiği Dersim harekatıyla son bulur. Ayaklanmaların bastırılabilmesi için 1934’de bir kanun çıkarılır. Bu kanunda, Kürtlerin yaşadığı yerler birinci bölge, Türklerin yoğun olduğu yerler ise ikinci bölge olarak gösterilir. Birinci bölgede yaşayan halk, ikinci bölgeye kaydırılırken, Kürtlerin yoğunlukta olduğu yerlere de, içerden ve dışardan getirilen Türkler yerleştirilir. Üçüncü bölge ise isyanların merkezidir. Bu bölgede hiç kimseye oturma izni verilmez ve tamamen boşaltılır.. Yasak bölgede ya da o dönemdeki adıyla “mıntıka-i memnu”da bulunan köylerin boşaltılması için görevlendirilen birliklerin birinde, Cemal Madanoğlu adında genç bir subay da bulunmaktadır.
   Madanoğlu, Siirt’in dağlık bölgesindeki yerleşim birimlerinden olan Sason’da, zorunlu göçe yanaşmayan yöre halkıyla çatışmaya girer. Ama, 27 Mayıs 1960 harekatını yöneten ve Alparslan Türkeş ile on dört arkadaşının Milli Birlik Komitesi’nden tasfiyesini sağlayan Madanoğlu, Sason’da bulunduğu dönemde silahın çözüm olamayacağını görür ve aşiret lideri Abdurrahman Ali’yle görüşmek istediğini bildirir. Buluşma yeri olarak Şalaş Dağı’nın yamacındaki Hürürük köyü seçilir. Madanoğlu’na da, görüşme konusunda “baht” verilir. Baht, dağların bir yasasıdır ve “güvence” demektir..
   Yüzbaşı Madanoğlu köye geldiğinde bir tarlaya çadırının kurulmasını emreder. Yanında “Sahibinin Sesi” marka gramofon da getirmiştir. Çantasında Şeyh Sait İsyanı’nı anlatan, ağıt türünde plaklar da vardır. Kendisini meraklı gözlerle izleyen köy halkının üstündeki gerginliği atmak için oynak bir Kürt havası koyar gramofona. Gramofonu ilk kez gören insanlar el çırpıp oynarken duydukları ses üzerine birden kaçışırlar : “Abdurrahman Ali geliyooor !..”
   Konuklar çadırın içinde bağdaş kurup otururlarken, Cemal Madanoğlu bir tutukluk hali içine girer. Durumu anlayan Abdurrahman Ali söze başlar : “Yüzbaşı Bey, biz senin çadırına girerken sen bize baktın, üstümüzde bir katır topu eksik. Sen bize inanmışsın, baht üzerine buraya gelmişsin, tabancanı da çadırın direğine asmışsın. Biz çadıra girdiğimizde sen çadır direğinin çivisine astığın tabancana bir göz attın. Haklısın, çünkü biz silahlıyız. Ama böyle gezmek zorundayız. Bu silahlar size karşı değil, kendimizi korumak içindir. Sizler sanıyorsunuz ki ben bu dağların başkomutanıyım, bütün dağ benim emrimde.. Oysa iş başkadır. Beni bir yerde yalnız ve silahsız görseler hemen kıstırırlar, kellemi de Umum Müfettişe götürürler. Kimimizin kellesine 30.000 not, kimimizinkine 50.000 not değer biçilmiştir. Biz burada böyle yaşıyoruz, komutan değiliz, bir aileyiz, aşiretiz, durumu işte görüyorsun..”
   Bu sözler üzerine Madanoğlu’nun tedirginliği son bulur. Yenilen yemekler ve koyulaşan sohbetin ardından bir anlaşma ortamı doğar. Sonunda, köylerden üçer beşer kişinin toplanmasıyla oluşacak bir grubun teslim olmasına ve onların karşılaşacağı davranışın ardından silah bırakılmasına karar verilir. Cemal Madanoğlu “Bu adama yakınlık duymuştum” dediği Abdurrahman Ali’nin yanından ayrılarak soluğu Osman Tufan Paşa’nın karargahında alır. Kısa geçen görüşme sonrasında geri dönerken de, Paşa’nın sözleri sürekli olarak yankılanır kulaklarında : “Eşkıyayla pazarlık mı olur ?.. Altmış adam maltmış adam dinlemem ; koşulla iş görülmez ; böyle bir şey onaylanamaz ; benim istediğim gibi gelirlerse gelirler ; işte o kadar !..”
   Abdurrahman Ali’yle belirlenen ikinci buluşma yeri Mirgan Tepesidir. Madanoğlu, “Paşa onaylamadı” sözünden sonraki ortamı anılarında şöyle yazar : “Birdenbire Mirgan Tepesinde olumsuz bir rüzgar esti. Güleç yüzler değişiverdi. Gözler çukura kaçtı. Yüzlerindeki çizgiler derinleşti. Renkler soluklaştı. Elle tutulurcasına bir hüzün çöktü ortalığa, bir suskunluk başladı.”
   Madanoğlu, barış umutlarının soğuk sulara gömülüşü karşısında Kürtlerin yüzlerini anımsayarak şunları yazar anılarında : “Doğanın ortasında, Sason’un sarp dağlarının Mirgan Tepesinde, Abdurrahman Ali ve arkadaşlarının yüzüne bakarken, birden Titanic filmindeki sahneyi hatırladım.”
   Sinema eleştirmeni Atilla Dorsay ; Titanic’in batışını anlatan ilk filmin 1953 yılında çekildiğini ama ondan önce de, Almanların bir film yaptıkları konusunda da duyumlar olduğunu, kendisinin böyle bir filmin İstanbul sinemalarında gösterildiğini içeren bir belgeye rastlamadığını söyler..
   Cemal Madanoğlu’nun, İkinci Dünya Savaşı’nın öncesini anlattığı anılarına bakılacak olursa, Beyoğlu’nda, söz konusu Alman yapımı filmin gösterilmiş olduğunu düşünebiliriz..

 

   Cemal Madanoğlu anılarında İkinci Dünya Savaşı sıralarında, Romanya’dan küçük bir tekneyle kaçıp Türkiye’ye sığınan 141 Yahudi ile karşılaşmasına da yer verir : “Ben Rumen Yahudilerini aldım, hepsini kömür dekovilinin vagonetlerine koyup fabrikaya getirdim. Hava serindi. Zavallılar kazanların çevresinde dolanıp kurundular. Başlarında başkanları gibi davranan birisi vardı. Hurç numarasını okuyor, o hurcun sahipleri öne çıkıyorlar ; hurcu açıp eşya ve giysilerini çıkarıyorlar, giyindikleri zaman ortaya şık şık bayanlar, baylar çıkıyor.”
   Madanoğlu, az önce soğuktan titreyen yoksul kılıklı insanların, gözünün önünde birer tırtıldan kelebeğe dönüştüklerini görünce çok şaşırır : “Fabrikanın kazan dairesi defile salonuna döndü. Davranışlarından ve giysilerinden anlaşıldığına göre bunlar varlıklı ve seçkin insanlar.. Biz o dönemde Gestapo’nun büyük paralar karşılığında Yahudilerden kimilerinin kaçmasına göz yumduğunu bilmiyorduk. Onun için çok şaştık..”
   Tugay komutanı, sığınmacılar arasında casus olabileceğini düşünerek kendilerini fabrikaya yerleştiren Madanoğlu’na çıkışır. Çok geçmeden de Yahudilerin öküz arabalarıyla Çatalca’ya götürülmeleri emri gelir. Küçüklere kesme şeker, büyüklere de asker sigarası verilerek, arabalara bindirilirken yapılan sayım sırasında bir kişi eksik çıkar. Bunun üzerine Tugay Komutanı hiddetlenir : “Fabrikayı arayın, bir yere gizlenmiştir. Bomba yerleştiriyor olabilir !..” Bu ses ortalıkta yankılanırken Madanoğlu’nun gözü, üşümesin diye çocuğunu kucağındaki örtüye saran bir anneye takılır : “Casus” yakalanmıştır !..

Leave a reply:

Your email address will not be published.