186 ) SİNEĞİN KÜÇÜĞÜ MİDE, BİLGİNİN KÜÇÜĞÜ ZİHİN BULANDIRIR !..

 

   Edirne’nin fethedilmesiyle birlikte Osmanlı’nın Balkanlar’daki egemenliğini ifade etmek amacıyla yapılan ilk anıtsal yapı Eski Cami’dir ve dokuz kubbesi vardır.
   Oğuz boyları, dokuz olarak gösterilir.. Bir kağanın simgesi dokuz ok ve yaydır. Çünkü Tengri (Tanrı) dokuz kat göğün en üst katında oturur.
   Osmanlı padişahının mehter takımı da dokuz katlıdır ; yani dokuz farklı enstrümanın her birinden dokuzar adet içerir. “Dokuz” sayısı padişahın, bir anlamda devletin sayısıdır. Müslümanlık öncesi Tengri’nin sayısı (mertebesi) olan dokuz, böylece padişaha geçmiş olur..
   Başka bir sayı daha var : “Yedi”..
   Gerek çok tanrılı dinlerin tamamında, gerekse semavi dinler olan Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te kendisine geniş yer bulan “yedi” sayısına yüklenen anlamlar oldukça fazladır..
   Musevilerin yedi kollu şamdanı, Antik Çağ’ın yedi mimari harikası, Müslümanlarda hac ziyareti sırasında Safa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidilip gelinmesi, İncil’deki yedi günah, Bektaşilerde yedi makam, yedi uyurlar, haftanın yedi günü, Fatiha Suresinin yedi ayet olması, İstanbul ve Roma’nın yedi tepesi…
    

   Yedi tepe üzerine kurulu olan İstanbul’daki Sultanahmet Camii ile ilgili birçok polemik olmuştur.. Bazı tarihçilerimiz, örneğin Necdet Sakaoğlu, caminin şerefe sayısının on dört olmasını, Sultan Birinci Ahmed’in on dördüncü padişah olmasına bağlar.. Alpay Kabacalı da on dört şerefesi olduğunu iddia eder.. Türkiye Anıtlar Kurulu da, 1954 yıllığında, on dört şerefe olmasını  padişahın on dördüncü padişah olmasına dayandırır…
   Ama ; altı minareli bu caminin on dört değil, on altı şerefesi vardır !.. Altı minarenin dördünde üçer, ikisinde ikişer adet şerefe bulunmaktadır.. Sultan Birinci Ahmed’in on dördüncü padişah olduğu doğrudur ama ; İkinci Murad ve oğlu İkinci Mehmed ikişer dönem tahta oturdukları için bu durumda on altıncı padişah olmaktadır !..
   Oysa Evliya Çelebi “Seyahatname” sinde, şerefe sayısını doğru olarak, on altı diye vermektedir !..
   Hazır, rakamlarla “dansa” başlamışken, bir başka ilginç bilgiyi atlamamak gerekir..
   Rumeli Hisarı’nın yapımına 3 Nisan 1452’de başlanmış ve 12 Ağustos’ta tamamlanmıştır. Evliya Çelebi, yine “Seyahatname”sinde şu bilgiyi aktarır : “Hisar’ın şekli, kufi yazısıyla Arapça, Muhammed ismi şeklinde yapılmıştır. Zağanos Paşa kulesi ‘M’ harfi, Halil Paşa kulesi ‘H’ harfi, Sarıca Paşa kulesi ‘M’ harfi ve sondaki burç ‘D’ harfi yerindedir..”
   İkinci Mehmed’in ilk taşı 3 Nisan günü koyması rastlantı değildir. O gün, Hz. Muhammed’in doğum günüdür. Son taşın konulduğu 12 Ağustos ise Regaip kandilidir. Bu zaman aralığı 132 gün olup, hisarın yapımı özellikle bu zaman diliminde tamamlanmıştır. Rumeli Hisarı’nın inşasını kapsayan 132, ebced hesabıyla, Muhammed kelimesinin sayısıdır !..
  
   Hangi taşı kaldırsanız altından tarih çıkan İstanbul ; araba taşıyan ilk vapurun Boğaz’da yüzdürülmesi nedeni ile de tarihe geçmiştir. Adını Namık Kemal’in koyduğu “Suhulet” (Kolaylık), 1872 yılında, dünya denizcilik tarihinin, araba taşıyan ilk vapuru olmuştur..
   İstanbul’a otomobil ise, ilk kez 1895 yılında, Basra mebusu Zehirzade Ahmed Paşa tarafından getirilmiştir. Gümrük memurları karşılarında duran garip aracın adını ellerindeki listede bulamazlar !.. Önden bir at bile çekmeksizin hareket edebilen bu araca, “kendi kendiliğinden hareket eden” anlamında bir ad koyarlar : “Zatü’l-hareke” !..
   Otomobilin görücüye çıktığı, İstanbulluların atsız giden bu arabayı şaşkınlıkla seyrettiği yer de Fenerbahçe semtidir.. O gün, at kişnemesinin yerini motor sesi almıştır ama sahnede at ahırında çalışan biri vardır : Seyis Abdurrahman !..
   Yıldız Sarayı’nda görevli Abdurrahman Bey, seyislikten ayrılarak, İstanbul’un ilk şoförü unvanına oturur. İran kökenli olduğu için de halk onu “Acem Abdurrahman” olarak tanımaktadır. İşin aslına bakarsanız, İranlılar “Acem” denilmesinden hoşlanmazlar. Çünkü bu ad kendilerine Araplar tarafından yapıştırılmış bir etikettir. Araplar, Arap olmayan Müslüman kavimlere “Acem” adını verirler. Zamanla bu ifade, karşısındakini aşağılamaya dönüşür. Bu yüzden, bir İranlıya “Acem” demek, onu küçümsemeye yönelik bir tanımlamadır..
   Abdurrahman Bey’in şoförlüğünü yaptığı ilk arabayı İstanbul sokaklarında görenler, “Acem geliyor” diye bağırarak birbirlerini şaka yollu uyarırlardı. Direksiyon başına yeni oturmuş birine “acemi” denilmesinin kökeni de işte bu öyküdür..
   İlk otomobilin 1895 yılında girdiği İstanbul’da, altmış sekiz yıl sonra bir de dünya rekoru kırılır..
   51679 plaka numaralı, 1927 model Dodge marka otomobil İstanbul sokaklarında otuz altı yıl lastik eskittikten sonra, 900.000 kilometre yaparak 1963 yılında dünya rekoru kırar.. Yapımcı firma ; 1983 yılında şoför “Baba Hüseyin”i, otomobili müzeye koymak ve kendisine yeni bir otomobil vermek üzere New York’a davet eder…
   İşte o New York şehrinin Manhattan semtinde, 1840 yılında, ilk bowling salonu açılır..

   Bowling, M.S. 400 yılında, Almanya’daki kiliselerin bahçelerinde oynanmaya başlayan “dinsiz öldürme oyunu”ndan başka bir şey değildir.. Bu törenlerde atıcı, bir kule devirirse, yani bir dinsiz öldürürse ziyafetle ödüllendirilmekteydi. Her başarılı atış, bir günahın bağışlandığı anlamına geliyordu. Yok eğer, top hedefini bulamazsa, atıcı, inancını biraz daha güçlendirmek için kiliseye girip dua ediyordu !..
   Amerika’ya Alman göçmenler tarafından taşınan bowling, ailelerin hafta sonu oynadıkları bir oyun olarak tüm kıtaya yayılır..Bu bowling salonlarında, oyuncuların devirmeye çalıştığı kuka sayısı dokuzdur. Kimi kaynaklar, kuka sayısının dokuz olmasına Martin Luther’in karar verdiğini yazarlar..
   Amerika’da kısa sürede çoğalan bowling salonları, zaman geçtikçe günahkarların toplanma toplanma yerine dönüşür. Katiller, kaçaklar, hırsızlar bu salonlarda bir araya gelmekte, bowling oyununu bir kumar haline çevirerek para kazanmaktadırlar.. Birer batakhane haline gelen bowling salonlarına karşı, Connecticut Eyaletinde yeni bir salon açılır. Bu salonun ötekilerden farkı yalnızca, oyunun dokuz değil, on kuka ile oynanmasıdır. Aradaki bir kuka ; doğruluğun, dürüstlüğün sembolü olarak dikilir, topun karşısına !..
   İstanbul’da ilk bowling salonu ise 1990 yılında açılır…

Leave a reply:

Your email address will not be published.