185 ) KİTABI SEVMEK !…

   Roma İmparatorluğunda vaktiyle Itellius adında çok zengin bir tüccar varmış.. Her akşam sofrasında imparatorluğun en seçkin insanları bulunurmuş. Itellius, cahil bir adam olduğundan, kitap okumayı ve okuduklarını aklında tutmayı hiç beceremiyormuş. Bunun üzerine bir “canlı kütüphane” kurmaya karar vermiş. Yüz kadar kölesini bir kenara çekmiş ve her birinin bir kitabı ezberlemesini emretmiş !..
   Böylece Itellius, akşamları sofrasına topladığı aristokratlara ve zenginlere caka satıyor, kölelerinin ağzından kitapları meze diye sunuyormuş..
   Bir gün yine sofrasında, kölebaşına, İlyada’nın okunmasını emretmiş. Kölebaşı ıkına sıkına yanıtlamış : “Kusura bakmayın efendim, İlyada dün gece sizlere ömür !..”
   Çok sevdiğim bu öykü aslında şunu anlatıyor : Kitabın yerine hiçbir şey geçemez !..


   
   Bir kitap asla sizi terk etmez..Ona ihanet bile etseniz, size asla sırtını dönmez, rafında sessizce ve alçakgönüllülükle sizi bekler.. Ta ki bir gece, bir kitaba birdenbire bir gereksinim duyduğunuzda, sabahın üçü bile olsa, terk edip yıllardır kalbinizden sildiğiniz bir kitap bile olsa, sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz, rafından inip ihtiyaç anında yanınızda olur.. İntikam almaya, mazeret uydurmaya ya da birbirinize hala uygun olup olmadığınızı sormaya kalkmaz, siz ister istemez hemen gelir.. Bir kitap asla sizi yarı yolda bırakmaz..
   Hintli düşünür ve şair Rabindranath Tagore’un şu sözleri ne kadar güzel : “Bir kitap, açık olduğunda konuşan bir beyin, kapalı olduğunda beklemede olan bir arkadaş, unutulduğunda bağışlayan bir ruh, yok edildiğinde ağlayan bir yürektir..”

  

   Benim kitaplara olan düşkünlüğümün bir benzerini anlatan, Amos Oz’un “Aşk ve Karanlık” adlı biyografik kitabından aldığım şu satırları paylaşmak istiyorum sizlerle :
  “…Yiyecek almaya para çıkışmamıştı ; annem babama bakmış, babam da bir fedakarlık yapma zamanının geldiğini anlayıp kitaplığa doğru dönmüştü. Ahlaklı bir adamdı ve ekmeğin kitaplara göre öncelikli olduğunu, bir çocuğun iyiliğinin ise her şeyden önce geldiğini bilirdi. Kolunun altında sevgili kitaplarından ikisi üçü, kapıdan çıkıp sahaf dükkanına giderken omuzları düşmüş, sanki canı yanıyormuş gibi göründüğünü hatırlıyorum. Üzüntüsünü hayal edebiliyordum. Babamın, kitaplarıyla duygusal bir ilişkisi vardı. Onları hissetmeyi, okşamayı, koklamayı severdi. Kitaplardan fiziksel bir zevk alırdı. Kendini tutamazdı, uzanıp onlara dokunmak gerekirdi. Başkalarının kitaplarına bile. O zamanki kitaplar da gerçekten bugünün kitaplarından daha seksiydi !. Koklaması, okşaması ve ele alması daha bir güzeldi. Güzel kokulu, hafif ve sert deri ciltleri altın yaldızlı, dokunduğunuzda tüylerinizi diken diken eden, sanki özel ve erişilmez bir şeye dokunuyormuş duygusunu veren kitaplardı. Dokunduğunuzda sanki ürperip titriyor gibiydiler. Bez kaplı karton kapakları olan, son derece çekici kokan tutkalla yapıştırılmış kitaplar da vardı. Her kitabın kendi çekici, özgün kokusu olurdu. Bez bazen havalı bir etek gibi kartondan ayrılır, gövde ile bez arasındaki o karanlık yere bir göz atıp o baş döndürücü kokuyu koklamaya direnmek zor olurdu..
   Babam genelde bir iki saat sonra ellerinde kitaplar olmadan dönerdi. Eli kolu ekmek, yumurta, peynir, hatta ara sıra konserve et bile içeren kesekağıtlarıyla dolu olurdu.. Ancak zaman zaman bu fedakarlığından yüzünde kocaman bir gülümsemeyle döner, elinde ne sevgili kitapları ne de yiyecek bir şey olurdu : Kitaplarını gerçekten satmış, ama onların yerine hemen başka kitaplar almış olurdu. Sahafta öyle değerli kitaplar bulmuş olurdu ki, böyle bir fırsat hayatta insanın eline ancak bir kez geçeceğinden kendini tutamazdı. Annem de, ben de onu affederdik, çünkü ben zaten tatlı, patlamış mısır ve dondurmadan başka bir şey yemek istemezdim. .
   Aşağı yukarı altı yaşındaydım, hayatımda harika bir gün oldu : Babam kitaplıklarından birinde bana ufak bir yer açıp kendi kitaplarımı oraya koymama izin verirdi. Tam olarak söylemek gerekirse, en alt rafın dörtte birini bana ayırdı. O güne kadar yatağımın başucunda bir taburede yığılı duran bütün kitaplarımı kucakladım, kollarımda babamın kitaplığına taşıdım ve düzgün bir biçimde dizdim.
   Bu bir ayin, reşit olmak gibi bir şeydi : Kitapları dik duran kişi artık çocuk değil, bir erkekti. Ben de artık babam gibiydim. Benim kitaplarım da hazıroldaydı !..”
   Kitap sevgisini bundan güzel anlatan bir şey okuduğumu anımsayamıyorum…
 
   Çocukluğumda hediye edilen yeni bir kitabın kapağını okşardım önce.. Sonra ilk yaptığım şey, burnumu sayfaların arasına gömmek olurdu !.. Kağıt ve matbaa mürekkebinin o benzersiz kokusunu derin derin içime çekerdim.. Bunu halen de yapmaktayım !.. Ama o güzelim keskin koku yok artık..

   Yaşar Aksoy’dan aldığım bir anekdotu paylaşarak yazımı bitiriyorum..
   “Kebikeç”, çok eski zamanlarda, kitapları güveden ve çeşitli belalardan koruyan cinin ismidir. İbranice’ den gelen bir söz olan Kebikeç, melek veya şeytan anlamına da gelir..
   Yeni bir kitap yayınlandığında, eski adamlar, “Ya Kebikeç” diyerek, kitap cinini haberdar ederlermiş !.. Kitabın bir köşesine “Ya Kebikeç ihfazül varak” yazılırsa, kitaba haşarat, güve, böcek yanaşamazmış..
   Bir zamanlar, bir sultan en önemli kitabının delik deşik olduğunu görünce vezirine köpürmüş : “Yahu, bu kitabın bir tarafına Kebikeç yazmadınız mı ?..” Vezir yanıtlamış : “Aman Sultanım.. Yazdık ama.. Haşaratlar önce o yazıyı yemişler, sonra sıra kitaba gelmiş.. Haşarat da akıllandı artık Sultanım !..”

BU YAZIMI GERÇEK ANLAMDA BİR KİTAPSEVER OLAN , YAZAR, MÜZİSYEN, DEVLET SANATÇISI, SEVGİLİ DOSTUM ÜNSAL KUBAT’A İTHAF EDİYORUM…

Leave a reply:

Your email address will not be published.