183 ) DÖRTNALA BİR TARİH TURU !..

 
   Nazım Hikmet’in “Davet” adlı şiirinde yer alan ;
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim..”  dizeleri için “Düşünen Adam” dergisinde, 3 Aralık 1964 günü, Fuat Uluç imzalı bir yazı yayınlanır : “Neden Akdeniz’e doğru bir kısrak başı gibi uzanan da, şahlanmış bir at başı değil ?.Dişilik, adamın 
iliklerine işlemiş. Bir türlü bu kompleksten kendini kurtaramıyor..”
   Edebiyattan, şiirden anlamayan nice insan eleştirir Nazım Hikmet’i.. Fuat Uluç kafasında olanların bilmesi gereken şey şudur : Akdeniz’e bir at başı gibi uzanan toprakların adı “Anadolu”dur, yani “Babadolu” değildir !. Bu yüzden Nazım şiirinde, dişi at olan “kısrak” sözcüğünü kullanmıştır. Bir atın şahlanıp şahlanmadığı da başından değil, ön ayaklarından anlaşılır !..
   Günümüze değin gelen bir söz vardır : “At, avrat, silah” ..Söylenirken bile “avrat”tan, yani hayat arkadaşından    önce gelmesi, eski Türklerde bu hayvana verilen önemi göstermektedir. Atlarına o kadar düşkündürler ki, atları öldüğünde derisini yüzer ve içini samanla doldururlarmış. Gözlerinin önünden ayırmadıkları bu heykele de “kipi” adını vermişler..
   Hayatının büyük bölümünü at üstünde geçiren Türk, çoğunlukla yemeğini de at sırtında yerdi. Uzun sefer öncesi yanına aldığı çiğ et parçalarını baharatlar ekleyerek eyerinin içerisine, bacaklarının arasına gelecek şekilde koyardı. Böylece at sırtında geçen günlerde, yolculuk sırasında, bacakları ile bastırarak pişirdiği et parçaları bastırma (pastırma) şeklinde güçlü bir besine dönüşürdü..
 
   Anadolu’da ata ait iki adet mezar vardır : Biri Genç Osman’ın atına ait olup Karacaahmet Mezarlığındadır ; diğeri ise Rumeli’yi Osmanlı topraklarına katan, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Şah ve atına aittir. Gelibolu’ya bağlı Bolayır’da, yan yana iki adet mezar içinde yatmaktadırlar..
   Anadolu’nun tarihinde bir de “Tahta At” olayı vardır. İlyada Destanı, Truva Savaşı’nın bitişini bu ata bağlar ama işin gerçeği şu şekildedir : Bu savaşın başlama sebebi, Paris’in Helena’yı kaçırması gibi romantik değildir. Atina’nın ve müttefiklerinin sefalet içindeki fakirliği karşısında Anadolu ve Truva’nın zenginliğidir. Yani aslında sebep ekonomiktir.. Savaşın bitişi de “Tahta At” olayı ile değildir. Savaşın onuncu yılında meydana gelen bir deprem sonucu Truva surlarının yıkılmasıyla olmuştur..
   Truva Savaşında, Truva’yı desteklemek amacıyla Anadolu’dan gidenler arasında Amazonlar da vardır.  Amazonların başkenti, günümüz Samsun ilinin Terme ilçesidir. Yeryüzündeki en güçlü anaerkil örgütlenmenin ilk ve belki de tek temsilcileridir. Amazonlar, kadın savaşçı bir topluluktur. Amazon, “Tek memeli, tek göğüslü” anlamına gelir. Aralarında asla bir erkeğe yer vermezlerdi. Birkaç yılda bir, 21 Mart günü, komşu kabilelerin erkekleriyle olurlardı. Bu birliktelikten doğacak olan bebek kız ise kendileri alırlar, erkek olursa oracıkta öldürürlerdi. Ergenlik çağına gelen her kızın sağ göğsü, rahatça yay çekebilsin diye, özel bir törenle kesilirdi.
   Amazonlar savaşırlarken ellerinde “labris” adı verilen, çift ağızlı bir balta kullanırlardı. Bu baltanın sapının ucuna, aralarında boşluk olmamasına özen göstererek bir ip sararlardı. Bu ipin adı “faşi” idi. Günümüzde bir birine sıkı bir şekilde bağlı olan aşırı milliyetçiliğe verilen “faşizm” adının kökeni bu kelimedir..  
   Amazonların Anadolu’da Efes, Amasya gibi kentleri de kurduğu söylenmektedir. Bu kentlerden Efes, daha sonraki dönemlerde, M.Ö. 6. yüzyılda, Helen ülkesine göre mimaride epey ileri bir konumdadır. Helen ülkesinde, dini mimari örnekleri dışında sivil mimari yoktur. Evleri olmadığından fıçıya benzer mağaralarda yaşarlar. Günümüzde yapılan arkeolojik kazılar da gösteriyor ki, Yunanistan’da o döneme ait elle tutulur örnek bir ev ortaya çıkarılamamıştır. Oysa aynı dönemde Anadolu’da, bırakın normal evi, Efes yamaç evlerinde olduğu gibi, 2-3 katlı villalar bile vardır. Priene kentinde ızgara şeklinde şehir planı uygulanmıştır ve iki katı geçmeyen onar evden oluşan bloklar halinde geniş caddeler oluşturulmuştur. Günümüz New York şehir planı, Prieneli Hippodamus mimarisinden alınmıştır.  
  
   Bizim de övündüğümüz büyük Mimar Sinan’ın, “kalfalık” dönemine ait Süleymaniye ve “ustalık” dönemine ait Selimiye Camii gibi iki muhteşem eseri vardır.
   Büyük usta, Süleymaniye’de akustiği oluşturmak için, kubbenin altına 64 adet içi boş küp yerleştirmiş, Selimiye’de ise bu küplerin adedini 16’ya indirmiştir.. 
   Süleymaniye’de 204 adet pencere bulunmaktadır. Bu sayı, caminin isminin ebced hesabıyla rakamsal ifadesi olmaktadır..
   Süleymaniye’nin kubbe çapının, zeminde ayak ile ölçümünden 99 sayısı karşımıza çıkar. Bu da “Esmaü’l Hüsna”yı ifade eder. 
   Selimiye’nin mihrap yönündeki beş kademeli pencere sırası üzerinde 66 adet pencere görülür. “66”, ebced hesabında “Allah”ı karşılar. Bu sayede, insanlar namaz kılarken yönlerini, mihrapta iken yüzlerini  Allah’a çevirirler, bir anlamda 66’ya havale olurlar..
   Allah’a günün beş vaktinde havale olan insanlar için, Selimiye’nin içerisindeki pencere sıraları beş kademelidir ve mihrap da Allah’a yönelişin bir sembolü olduğundan, namaz vakitleri pencere kademeleri düzeninde ifadelendirilmiştir…
   Seyyah Evliya Çelebi’ye göre ; Selimiye’nin yapımı için harcanan para kırk milyon altındır !.. Abartmayı seven ünlü seyyahın verdiği bu rakam eğer doğruysa, belki de ilk sahte paranın İkinci Selim zamanında ortaya çıkmasının nedeni bulunmuş olur !..   
   1600’lü yılların ikinci yarısında İstanbul’da 485 cami ve 4.492 mescit bulunuyordu. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse ; 16. yüzyılda Londra’da 100 kilise, 18. yüzyılda Paris’te 162 kilise ve mabet vardı.. İstanbul belki dünyanın en Müslüman şehri değildi ama başka hiçbir şehrin ondan daha çok camisi yoktu. Osmanlı’nın servetinin nerelere gittiği çok sık sorulur. Cevaplardan biri, hiç şüphesiz cami yapımlarıdır…
   Selimiye Camii’ni yaptırtan İkinci Selim ise, İstanbul’da görevli Venedikli diplomat Donini tarafından ; padişah olduğu 1566 yılında ve daha kırklı yaşlarındayken, “atının üzerinde şişmanlığı nedeniyle zor durabilen, obur ve kaşarlanmış bir ayyaş” şeklinde tanımlanıyordu..
   At üstünde fetih üstüne fetih gerçekleştiren ataları ve babası “Muhteşem Süleyman”ın ardından gelen Selim, birkaç yıl sonra daha da kilo alarak ata binemez hale gelecektir !… 
   

Leave a reply:

Your email address will not be published.