181 ) 1960’LI YILLARIN İKİNCİ YARISI.. OKUL ANILARINA DEVAM…

   Mithatpaşa Caddesinden ta yukarı, Beyaz Köşk’e kadar, kat kat, Babil’ in Asma Bahçeleri gibi çiçek tarhlarıyla dolu çok güzel bir bahçesi vardı Türk Koleji’nin.. Caddeden giriş yoktu.. İleride bol merdivenli bir giriş daha vardı.. O merdivenleri genelde yatılı öğrenciler ve öğretmenler, bazen de gündüzlü öğrenciler kullanırlardı.. Edebiyat öğretmeni Rüçhan Tamay hayranları (!) vardı örneğin.. Hocalarını beş-on basamak arkadan takip eden müritler !.. Ama saygıdan değil, görüntü için !.. Çok sayıda yaşıtımın ergenlik düşlerinde müstesna yeri olan öğretmenlerden biridir..
   Bu muhteşem bahçeyi, ne yazık ki biz erkek öğrenciler, sadece resim ve müzik derslerinde görebiliyorduk.. Okul bahçesinden çok bir saklı cennet havası vardı burada !..
   Çevrede büyük bahçeli eski evler çoktu. Ayşe Mayda hanımın evi gibi.. Bu bahçede rengarenk tüyleri ve çığlıkları ile tavus kuşları vardı.. Oynarken kaçan futbol topunu almak istediğimizde, çoğunlukla caymamıza neden olan köpekler de..
   Bulunduğumuz binanın zemin katında kantin vardı. Çeyrek ekmek içine sosis ve yanında ayran o zamanların fast food menüsüydü !.. Beyaz Köşk’ün de içinde bulunduğu, basket ve voleybol sahalarının olduğu bahçeye girerken de bir kantin vardı galiba.. Orada da turşu, şambali vs. türü şeyler satılırdı..
   Kaçıncı sınıfta olduğumu anımsayamıyorum ama ortaokulda idim. Öğle teneffüsü bitmiş ve ilk uyarı zili çalmış olduğundan bahçeden çıkıp yokuş olan yolu hızla geçtikten sonra demirlerin üzerinden de atlayıp aklımca zaman kazanmak istemiştim ki, ayaklarım yere bastığı anda ve yaklaşık on metre ileride, o anda görmeyi en son isteyeceğim kişiyi gördüm : Müdür Baş Yardımcısı Orhan Edgüer !.. Bu unvan, ordudaki genelkurmay başkanı ile eş anlamlıydı !.. Uzun ve kanca şekline getirilmiş bir parmakla “gel gel” yaptı .. Bunun sonucunda neler olabileceği hakkında o zamana kadar epey şey görmüştüm.. Birden sanki onu ve o işareti hiç görmemiş gibi, ok gibi fırlayarak yemekhane önünden geçip sınıfımızın bulunduğu binaya daldım..  O gün resmen sancılar içinde geçti !. Bir gözüm devamlı sınıf kapısındaki “lumboz” penceresindeydi .. “Cool” bakışların sınıfı taramaya başladığı anda yerimde bir tespih böceği gibi büzüşmek üzere hazırdım..
   Korkulmayacak gibi değildi.. Bir arkadaşın üzerinde kırdığı, oklavadan daha kalın bir sopası vardı..
   Ve öğretmenlerimiz.. Hangi birini anlatmalı, hangisinden başlamalı.. İnanır mısınız, yazmaya başladığınız anda anılar birden hücum etmeye başlıyor, o ana kadar unutmuş olduğunuzu sandığınız birçok şeyi anımsıyorsunuz..
   Sururi Bayar ile başlamak istiyorum.. Aynı zamanda Atatürk Lisesi öğretmeni de olan Fizikçi.. Gençliğindeki halini bilmiyoruz tabii ki ama bize rastlayan yaşlılık yılları çok kötüydü.. Erkek-kız sınıfı fark etmiyor, herkese küfrediyor, dövüyor, bağırıyordu.. Dersleri bir kabus gibiydi.. Ben bu fırtınayı yara almadan atlatan şanslı kişilerdenim. Belki de farkında olmadan, daha o zamanlar korkuyla geliştirdiğim bir meditasyon yöntemiyle “görünmez adam” oluyordum !.. Bizim sınıfta takıntılı olduğu iki kişi vardı. Birisi şimdiki Urla belediye başkanı olan Selçuk Karaosmanoğlu idi.. Okulun idari binası yanındaki iki katlı evde otururdu Selçuk ve iri yarı vücudu sayesinde okulun güreş takımındaydı.. Bir gün sözlüye kaldırdığı Selçuk’tan “bileşik kaplar”ı çizmesini istemişti Sururi Bayar ve o gün titizliği üst düzeydeydi veya birisini dövmek için bahane arıyordu.. Büyük çizdiğinde “karavana kazanı mı çiz dedik sana …” , küçük çizdiğinde “kahve cezvesi mi çiz dedik sana…” diyerek nokta nokta koyduğum yerleri repertuvarındaki en ağır küfürlerle dolduruyordu.. Hırsından yeşil tahtaya bastırırken kırdığı tebeşir parçasını yere fırlattı Selçuk ve “hoca, yeter, küfretme..” dedi. Sesi caydırıcı olacak kadar yüksek değildi ama o sırada sınıfta “çıt” çıkmadığından tane tane duyuldu.. Önce ne olduğunu anlayamadı hoca, hiç de alışık olduğu bir şey değildi bu ; tam yeniden üstünlüğü ele almak ve dövmek amacıyla kürsüden kalkmıştı ki, Selçuk üzerine doğru iki adım daha attı ve birden karşı karşıya kaldılar.. O anda bütün sınıfın hissettiği şeyi sanırım hoca da hissetti, “tövbe tövbe” diye tornistan yaparak yerine oturdu. Bu, ortak hissedilen şey şuydu : Hoca dayak yiyecek, Selçuk okuldan atılacak !.. Sanıyorum o yıl başka sözlüye de kalkmamıştı Selçuk.. Haset, haset !..
   Dişini geçiremediği bu öğrenci nedeniyle içinde biriken tüm nefreti, “taktığı” ikinci öğrenciye kustu Sururi .. Bu öğrenci 104 Muammer Ünlü idi.. Sınıfın en zeki ve en çalışkanları arasında ilk üç öğrenciden biri olmayı mezuniyetine kadar sürdürmüştü.. Sarışın, renkli gözlü, kendi halinde bir arkadaştı.. İyi de futbol oynardı ve ondan bir ya da iki sınıf yukarıda olan Esat diye popüler bir de ağabeyi  vardı okulda..
   Muammer, yazılılarından 8-9 aldığı dersin sözlülerinde resmen işkence çekiyordu.. Duyduğu küfürlere mi yansın ( “sarı çıyan” diyerek yüzüne tükürdüğünü bile hatırlarım ), yediği dayağa mı, aldığı düşük nota mı ?..  Okuduğu sürece bu hocadan çektiklerinin dışında başka bir sıkıntı yaşadığını sanmıyorum..
    
    Kanın gencecik damarlarda gürül gürül aktığı o güzelim yıllar.. El altından dağıtımı yapılan kartpostallar, elle yazılarak çoğaltılan, her çoğaltmada çoğaltan kişinin de katkılarıyla zenginleşen “Şermin’in hatıra defteri” !.. Kürsüye açılan delikler, sınıfta ikinci yılları olan “kaşar” öğrenciler tarafından kapılan kürsü önü sıraları, ayakta küçük aynalar !..O aynanın bir gün tombiş coğrafyacı Şenay hanım tarafından yakalanması ve adını açıklamayacağım bir arkadaşın okuldan uzaklaştırma cezası alması..
   Okulumuzda karma eğitim yoktu, Fen lisesi ve edebiyat bölümü dışında..Lise iki ve üçüncü sınıfları ya fen ya da edebiyat olarak okumak zorundaydık. Hiç unutmam, benden bir sınıf büyük, mahalleden “abim” Ahmet Aydede ; tam idari binanın önünde, elimde edebiyat bölümünü seçtiğime dair dilekçeyi görünce bana fen bölümünü seçmem konusunda nasihat etmiş ve beni ikna etmişti.. “Başka” konulardaki rehberliği üzerimde iyi etkiler bıraktığı için, dinledim ve çok da pişman oldum diyemem.. Kulakları çınlasın..
  Gelelim “Canbaba” Faruk Nişli’ye..Onunla özdeşleşenler ; pipo ve tütün kokusu ( sönmüş piposu hep ceket cebindeydi), sararmış pos bıyıklar, alnına itilmiş gözlüğü, koca göbeği, ve okumayı çok sevdiğim halde beni edebiyattan nefret eder hale getiren “mefailü failün”, “failatü..” ..Aruz vezinleri..
 “Sinek” Hatçe !.. Matematikçi Hatice hanım..”Mıy mıy” incecik sesiyle, ince tel çerçeve gözlüğüyle, kızınca kıpkırmızı kesilen yüzüyle hiç gözümün önünden gitmez.. O zamanlar kullandığımız basmalı kurşun kalemlerin içini çıkardığımız zaman iki ucu açık bir “bazuka” elde ederdik !..Defterden kopardığımız küçük kağıt parçaları ağızda ıslatılıp yuvarlandığı zaman bazukanın mermileri de hazır olmuş olurdu.. Hatice hanım tahtaya formül vs. yazarken bütün sınıf arasında yoğun bir savaş başlardı.. “Bütün sınıf” biraz abartılı oldu galiba, “inek”ler hariç demek lazım !.. Bir gün bu ıslak mermilerden biri, hocanın tebeşiri tutan elinin hemen yanına yapışıverdi !..
   O güne kadar sessiz sedasız, hanım hanımcık olarak bildiğimiz kadın önce dondu kaldı adeta, sonra yavaşça döndü. Yüzünün kırmızılığını o güne kadar hiç o kadar koyu bir halde görmemiştik. Kızgınlığı öyle bir hararet yapmıştı ki, gözlük camları buğulanmıştı !.. “Yeteeeeeeer !” diye tiz bir çığlık attı.. Herkes sustu ama ondan korktuğundan değil, ses Orhan beyin odasına kadar ulaşabilir diye !.. O yıllar henüz “Straw Dogs” filmini ve o filmdeki mazlum matematikçi rolündeki Dustin Hofmann’ın nasıl çileden çıkıp bir katile dönüştüğünü seyretmemiştik ; dolayısıyla biraz sonra hoca tahtada yazmaya, biz arkada savaşmaya devam etmiştik..
   Selahattin Eroğlu.. Belki de çok kimse anımsayamaz, kısa öğretmenliği nedeniyle.. O adamı da “Ölü Ozanlar Derneği” filminde Robin Williams’ın canlandırdığı hocaya benzetirim. Bana zaten sevdiğim tarihi “çok” sevdiren öğretmen..Müfredatın dışına çıkan konu işlemeleri, konuyu bizlerle tartışmaya açması, bizi düşünmeye yönlendirmesi, hafif sosyalist düşünceleriyle gündemdeki 1968 ruhunu bizlere biraz olsun aşılayan idealist öğretmen..Sonra, okul idaresinin kendi tasarrufu ile mi, öğrenci-veli-okul şikayet zinciri sonucu mu bilinmez, aniden ortalıktan kaybolmuştu..
   Ve müdür yardımcılarından Ruhi Narin.. “Köfte” .. Silikon zerk edilmiş gibi dudakları nedeniyle bu lakabı hak eden “ölümsüz” adam !.. “Ölümsüz” dememin nedeni şu : Ben mezun olalı 42 yıl oldu.. Mezuniyet fotoğrafım ile şu andaki halimi yan yana getirdiğinizde, “vay be, şu zaman denilen zalim kavram” dersiniz ki bu çok doğaldır.. Ama 42 yıl önceki Ruhi bey ile, daha geçen aylardan birinde gördüğüm Ruhi beyi yan yana getirdiğiniz zaman sadece moraliniz bozulur !.. Adam, dipçik gibi, Güzelyalı Yay Sat’dan kupon biriktirip kitap alırken gördüm tesadüfen bir gün ve ilk aklıma gelen “İskoçyalı” filmi oldu !.. Hani başı kılıçla kesilmedikçe yüzlerce yıl yaşayabilen tipler.. Rahatlıkla 80 yaşın üstünde ve bizim kuşağı gömüp de gidecek bir havası var !.
   Yalnız bir tek kusur gördüm sende hocam ; saçlarının boya vaktini geçirmişsin !..
   Sen çok yaşa “Köfte” !..

    Hiçbir sözcüğü görmeden yazamayız, o sözcük sayfaya ulaşmadan önce bedenin bir parçası durumuna gelmelidir. Kişi yüreğiyle, midesiyle ve beyniyle nasıl iç içe yaşıyorsa, o sözcük de aynı biçimde insanın birlikte yaşamış olduğu bedensel bir varlık olmalıdır.
   Öyleyse anı, içimizde taşıdığımız geçmişimiz olmaktan çok şimdiki zamandaki yaşantımızın kanıtıdır. Kişi kendisini çevreleyen şeylerin arasında gerçekten var olmak istiyorsa, kendisini değil, neler gördüğünü düşünmelidir. Orada var olabilmek için kendisini unutmalıdır. 
   Bu unutkanlıktan doğar belleğin gücü.. Bu, kişinin kendi yaşamını, hiçbir şey asla yitirilmeyecek şekilde yaşamasıdır. ( PAUL AUSTER ) 
 

Leave a reply:

Your email address will not be published.