179 ) AŞK VE MEŞK ÜZERİNE !..


   “Aşkın kitabını yazan” İtalyanlardan bir kadın psikolog, Elena Parchi, 1990’lı yılların son üçünde, yaşları 25 ile 55 arasında olan 786 kadına Sevgililer Günü ve sonrasını sormuş ve şaşırtıcı bir sonuca varmıştı : “Kadınlar sevgililerini en çok sevgililer gününde terk ediyorlardı !..
   Sevgililerin şenliği olması beklenen gün, aşıkların kabusuna dönüşmüştü.. Bunun temel nedeni, Parchi’ye göre hayal kırıklığı idi.. Yıl içinde sevgilisini fazla “ilgi testi”ne sokmayan kadınlar, “o gün” için büyük bir beklentiye giriyorlar. Medya ve reklam sektörü de bu beklentiyi alabildiğine körüklüyor. Mesaj hatları, hediye ilanları, gazete sayfalarını ve televizyon ekranlarını kaplayan “örnek aşık” haberleri… Dolayısıyla kadın, “hiç olmazsa o gün” özel bir ilgi bekliyor ve sonucunda da sevgililer günü adeta bir “sınav”a dönüşüyor.. 14 Şubat’ı atlayan ya da sıradanlaştıran bir erkek sınıfta kalmış oluyor !..  Merkez üssü yürek olan bu deprem, yaşananın aşk değil, kolayca vazgeçilebilir bir alışkanlık olduğunu hissettirirse, kadınlar çoktandır göğüs kafeslerini sıkıştıran bu dertten gözlerini kırpmadan kurtulabilirler.. Dayanma eşiği en geniş ilişkiler bile kalbin bu sarsıntısına dayanamaz..
   İlişkinin yaldızı dökülüp de altından sahtekarlık döküldü mü ortalığa, derindeki yarık büyüyüp yerle bir eder birlikteliği… Aşk “sabır”dır belki, ama asla “tahammül” değil..
   Kadın ve erkek, Adem ile Havva’dan beridir hep o “yasak meyve”nin peşinde koşup durdular.. Kim bilir kaç kuşaktır sabırla, özlemle, ümitle, ölesiye, birbirlerine kavuşacakları, bir yastığa baş koyacakları günü beklediler.. Bu tutku ; şiirlerden, masallardan, öykülerden ve romanlardan koca bir yayın külliyatı doğurdu..
   Sonra da.. Devir değişti.. “Sevenleri ayıran zalimler” devrildi.. Sevenler nihayet kavuştular.. Buluştukları anda aşk, sabun köpüğü gibi sönüp dağılıverdi avuçlarında.. Aynı çatı altında birbirini tanımaya başlayıncaya kadardı aşkın ömrü..
   Anlaşıldı ki “kavuşmak”, aşkın miladı değil, celladıymış..
   Anlaşıldı ki aşk gücünü kıstırılmışlığından alıyor, karşılıksızlığından, çaresizliğinden de besleniyor.. Aşıklar yakınlaştıkça, aşk uzaklaşıyor..
   Nazım Hikmet, “Sende ben uzaklığı, sende ben imkansızlığı seviyorum” diye boşuna yazmamıştı sevdalısına..
   Aşk, dokununca dağılan bir kumdan kaledir.. Sonsuza kadar tutkunu olacağınız bir seraptır.. Gönüllü esaretimiz, hayal kırıklığımızdır..
  

   1970’li yılların başında arkadaşlık teklif edilirdi. Aşkını “Dest-i izdivacınıza talibim” yani “benimle evlenir misiniz ?” diye ilan edenlerin çocukları olarak bizler, büyüklerden kalma bir utangaçlığı halen koruyorduk..
   “Aşk”ı  “özgürlük” olarak tercüme eden Avrupa’nın cıvıltısı henüz müzik olarak girebilmişti çevremize.. Bekaret, henüz “kutsal emanet” niteliğini yitirmemişti.. Anneler, kızlarının kulağına, iffetlerini korudukları takdirde iyi bir “kısmet” bulabileceklerini fısıldıyorlardı devamlı olarak.. Kısacası bizim kuşak o dönemlerde, hayat borsasında, en çok iffet ile öğrenimin prim yapacağına dair umutlarla yaşıyordu ergenliğini !…
   O yüzden de okullarda, mahalle aralarındaki gizli mektuplaşmalar, bazen bu iş için aracı olarak kullanılan yakın arkadaşların yardımıyla gerçekleşir ve çoğunlukla arkadaşlık teklifi ile sonuçlanırdı..Teklifin kabulü ise, kuytu bir köşede kaçamak bir öpücükle kutlanırdı..
   Sonra saatler gece yarısını gösterdiğinde, evin içinde melankoli kol gezmeye başlardı ; çünkü  TRT ‘de “Gece ve Müzik” başlardı..
   O dönemlerde gerçekten de “sadece arkadaş”tık.. Dönemin simge filmi “Aşk Hikayesi” idi.. Dönemin şarkısı ise, “Bir kıvılcım düşer önce..büyür yavaş yavaş..Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş..” idi. Aşk dediğin de konuşarak, en fazla el ele yürümekti, ya da bir diskoda dans etmekti.. “Epitaph”, “All Hang Up İn Your Green Eyes”, “Nights İn White Satin” gibi eskimeyen slow parçalar eşliğindeki danslar hiç unutulmazdı..
   Fuar’ın, parkların kuytuluklarında, tek gözle röntgencileri gözetleyerek, öpüşmeye çalışmamız, “densizlikten” değil “yersizlikten”di !..
   Sonra, önceleri “flört” ten bahsedilmeye başlandı.. Semiha Yankı, “Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika” dediğinde biz de “van münit” dedik, ne oluyordu !.. “Sevişmek” ilk kez dillendiriliyordu.. O zamana kadar Şenay’ın “Sev Kardeşim”i ile ne güzel idare ediyorduk !..
   1980’lerde “çıkma” fiili girdi aşk sözlüğüne.. Biz artık evlenip barklanmıştık ve bizden sonraki kuşak, “çıktığın biri var mı ?”, “benimle çıkar mısın ?” diye sorabiliyordu artık.. “Çıkmak” böylece kolaylaşıp yaygın hale geldi. Hatta kızlar çıktıkları çocuktan sıkıldıklarında Ajda Pekkan gibi, “Arkanı dön ve çık” diyebiliyorlardı..  Anneler ise “iffet” konusunda eskisi gibi ısrarcı değillerdi artık !..
   1990’lardaki terim “yatmak” olmuştu bile.. Aşk sonunda seksle buluşmuştu, ilişkiler yatay duruma geçmişti.. Şarkılar da buna paralel gidiyordu.. Sezen Aksu, “Yakalarsam muck muck” diyordu..Otuz-kırk yıl içinde aşk yaşamı, “arkadaşça konuşmak”tan, “çıkılanla yatma”ya dönüşmüştü..

   Atilla İlhan bir şiirinde, “Kimi sevsem sensin / senden ibaret ” diyordu.. Bu mısrayı “Kimi sevsem, ben”e dönüştürmek pekala mümkün..
   İnsan sevdiğini genellikle kendi gibi olanlardan seçer.. Sevdiklerimizin her birinin, ruhumuzun farklı birer rengini yansıtmalarının nedeni budur..
   Ama sonunda insan kendinden de sıkılır elbet.. Gün gelir, en sevdiklerini bile terk edebilir.. Bir tek yalnızlığımız, ömür boyu yalnız bırakmaz bizi..
   O yüzden de aşk tek kişiliktir..
(Can Dündar’a teşekkürlerimle..)


Leave a reply:

Your email address will not be published.