177 ) 1964 YILI İZMİR’İNE VE TÜRK KOLEJİNE “MOR ÖTESİ” BİR BAKIŞ !..

   Yaz sıcaklığının henüz geçmediği bir İzmir Eylül’ü.. Yıl 1964, günlerden Pazar.. Bir gün sonra okullar açılıyor.. Yeni bir semt, yeni bir ev, yeni arkadaşlar ve yeni bir okul.. Her biri ayrı ayrı ele alınacak olsa bile bir çocuğu derinden etkileyecek olan değişimlerin hepsi bir arada, adeta bir şok paketi halinde !..
   İlkokulu Buca Çakabey İlkokulunda bitirdikten sonra ; evi kiraya verip Güzelyalı’ya taşınmıştık.. Geniş bir bahçe içinde, yaklaşık altı metrelik tavan yüksekliği olan beş geniş odasıyla büyük ve eski bir Rum evi olan evimizden sonra taşındığımız bu ev, ilk anda bir kafes etkisi yaratmıştı üzerimde !..
   Bir yıl önce annemin Hakimiyeti Milliye İlkokuluna tayini çıkmıştı. Benim de kaydım Türk Koleji’ne yapıldı. Sınıfım : I-D, altı yıl boyunca taşıyacağım numaram ise 226 oldu..
   Yeni ev Faikbey 57 Sokaktaydı.. Sola açılan sokaklar 89 Sokağa, sağa açılan sokak ise 56 Sokağa çıkıyordu. 56 Sokağa çıkan sokakta Göztepe’li bir efsane oturuyordu.. Hem oyunculuğu hem de efendiliğiyle örnek bir futbolcu : “Buldozer” Fevzi Zemzem..
   Bizden sonraki köşe evde Musevi bir aile oturuyordu. Benden bir-iki yaş büyük, Nesim adında bir oğulları vardı.. Karşı çapraz köşelerinde de mahalle bakkalının, Mustafa amcanın evi vardı.. Oturduğumuz evin karşısında geniş bir bahçe içinde eski bir ev olduğunu da anımsıyorum ..
   Yazının girişinde bahsettiğim pazar günü, Fevzi Zemzem’in oturduğu sokakta, mahalledeki çocuklarla futbol maçı yapıyorduk. Hani kaptanların adımlaşarak oyuncu seçtikleri gazozuna maçlardan.. İşte o maçta, karşı takımdan biriyle takıştık, sonra atıştık ve biraz da itişip kakışırken, havada sallanıp duran bir yumruk tam bir isabetle sağ göz çanağıma oturdu !..
   O zamanlar kavgalar çocuklar arasında halledilirdi ve yine öyle oldu.. O zaten çoktan pişman olmuştu, özür diledi, kucaklaştık ve olay bitti..
   Maç bittikten sonra herkes evlerine dağıldı.. Evde ilk gözüme çarpan bir sandalyenin üzerinde ütülenmiş okul giysilerim oldu. Lacivert ceket, gri pantolon ve bembeyaz bir gömlek..İkinci gözüme çarpan ise evdekilerin bana garip garip bakışlarıydı … Niye öyle baktıklarını biliyordum doğal olarak, çünkü sağ gözüm kapanmış durumdaydı. Sonra devreye alternatif tıp girdi !. Çiğ et ve ekmek içi ile yapılan göz kompresleri !..

   Pazartesi günü troleybüse atlayıp yeni okulumun yolunu tuttum. O yıllarda ulaşım troleybüs ve “steyşın” dolmuşlarla yapılıyordu. Bu dolmuşların arka koltuklarına hanımların ve yaşlıların oturabilmesi biraz ustalık gerektiriyordu. Yedi kişilik oturma yeri olan, direksiyondan vitesli aracın sekizinci yolcusu, kapının hemen yanında, hasırdan veya tahtadan oturacak yeri olan küçük bir tabureye otururdu.
   Troleybüslerin İzmir’de sefere başlamalarının tarihi  tam da benim birinci doğum günüme denk geliyor : 1954 yılının 15 Ağustosu.. Üçkuyular-Alsancak hattı ise 13 Aralık 1958 yılında açılmış..MAN ile başlayan markalar resitali FİAT, BÜSSİNG, ANSALDO VE VİBERTİ ile devam etmiş.. Renkleri , üstte gümüş yaldız, pencerelerden sonraki alt kısım ise deniz mavisi..
   Ben, körüklü olan ve “çiftli” ya da “körüklü” denilen Viberti marka troleybüslerin körük kısmındaki, dört adet olan, tekli koltuklarda oturmayı severdim.. İnmek isteyenler pencere üstlerinde, aracı boydan boya kat eden deri kordonları çekerlerdi.. FIAT’lardaki kapı zili gibi bir ses, BÜSSİNG’lerdeki ise melodik bir ses idi..
   Biletçilerin bilet tahtaları vardı. Yan taraflarında ise bileti vermeden önce parmak uçlarını ıslattıkları bir parça ıslak sünger.. Üç cins bilet vardı. Beyaz renkli tam, sarı renkte öğrenci ve kiremit kırmızısı renkte çocuk biletleri.. Çocuk bileti daha genişti.. Benim bilet fiyatlarıyla ilgili anımsadıklarım şu şekilde : Okuldan mezun olduğum 1970 yılına kadar neredeyse fiyatların hiç artmamıştı.. Tam 40 , öğrenci 20 kuruş.. Çocuk da 5 ya da 10 kuruş.. Sonraki değişimler ; 50 / 25 , 75 / 50 kuruş olmuştu yanılmıyorsam..
  

   Uşşakizade Köşkü’nün önündeki geniş, beton zeminli alanda bütün sınıflar büyükten küçüğe sıralanmıştı.. Birinci sınıflar içinden I-D’yi bulup sıraya girdim. “Çömezler” ya da “Çaylaklar” arasındaki yerimi aldım.
   Bir zamanlar Mustafa Kemal ile Latife Hanım’ın yan yana Körfezi seyrettikleri geniş verandada şimdi Müdür Başyardımcısı Orhan Edgüer durmaktaydı. Uzun boylu, disiplin delisi, yüzünde herkese karşı takındığı “cool” tavrı ve küçümser ifadesiyle bana nedense hep, İkinci Dünya Savaşı filmlerindeki SS subaylarını anımsatırdı !..
   Binanın merdivenlerinde ise müzik öğretmeni Çetin Bey, İstiklal Marşını söyletmek için, ayaklarının ucunda yaylanarak ve bir yandan da gömlek yakası boğazını sıkıyormuşçasına, kafasını yukarıya doğru kaldırıp durarak beklemekteydi. Ufak tefek ve yukarıda bahsettiğim tikleriyle ilginç ama sevimli bir tipti.. Öğrencilere verdiği müzik dersleriyle, belki de en çok kazanan öğretmenlerdendi.
   Törenden sonra, alt katında yemekhanenin olduğu binanın en üst katındaki sınıfımıza çıktık. Bu katta sadece iki sınıf vardı. Gündüzlü öğrencilere ait, I-D ve I-E sınıfları..”Tarama özürlü” Cezmi Yalçınkaya’nın idaresindeki
kütüphane ve Müdür yardımcılarından Şermin Sümer’in odası da bu kattaydı.. İlkokulu yeni bitirip gelmiş bir avuç çocuğu ; müdür yardımcısı ve sessizlik gerektiren kütüphane arasına yerleştirmek de ne oluyordu ?..  Bu, aslında müdüründen hizmetlisine kadar, yani tepeden tırnağa kadar, uygulanan “Prusya disiplini”nin parçasıydı.
Öyle bir disiplin ki, bitirdiğim yıl girdiğim E.Ü. Fen Fakültesindeki ilk günlerimde bile, okula kravatlı gitmiştim. Tıklım tıklım parkalı veya spor giyimli öğrencilerle dolu olan Mötbe anfisinde benim gibi olan beş kişiydik ve diğerleri de kolejden sınıf arkadaşlarım olan Samim Süloş, Bülent Odaman, Suha Mocan ve Mehmet Makinebakan’dı !..Mehmet sonradan fakülteden sınıf arkadaşım olan Ömür ile evlendi..
   Ve ben, disiplinin böylesine sıkı olduğu bir okulun ilk gününde, morarmış bir gözle gelmiştim !.. İdarecilerin ve öğretmenlerin gözleri sanki hep benim üzerimdeymiş gibi hissediyordum. Gözaltı, göz fişlemesi, ne derseniz deyin !.. Zaten sınıfların kapılarında bile yuvarlak, gemi lombozu gibi pencereler vardı. Devamlı göz hapsinde idik.. Okulun sahibi ve müdürü rahmetli Bahattin Tatış’ın oğlu Oğuz Tatış, o zamanlar hiç de üzerine vazife değilken, böyle bir gözetleme sonucu beni Şermin Hanım’a çivilemişti..
   Biraz da “iz bırakan” hocalardan bahsedeyim biraz.. İlk ikisi beden öğretmenleri Yavuz Koçer ve Hüseyin Çolakoğlu.. “Koçero” lakaplı Yavuz Bey, çok boylu poslu olmasa da, bakışlarıyla yıldıran bir hocaydı. Voleybolda smaç vura vura geliştirdiği Osmanlı tokatları meşhurdu.. Beden dersine gelmedi bize ama orta birde Tarım dersine girerdi.. Daha ilk derslerinden birinde Hollanda ineklerinin verdiği sütle ilgili bir şey okurken, tam arkamda oturan 68 sınıf numaralı Haim Nahmias bir ıslık koyuverdi !.. O anda rastlantı bu ya, hoca tam benim sıramın yanındaydı ve elindeki kitaptan ayrılan bir çift kara gözün önce bana sonra arkamdaki Naim’e baktığını gördüğüm anda, hızlı bir adımda beni geçti ve Haim’i resmen “smaçladı” !.. Sırası bir yana, Haim bir yana, kitaplar ve defterler bir yana !.. O oldu ; bir sonraki dersinden önce koridorda ayak sesleri duyulduğu anda sınıf adeta soluğunu tutarak beklerdi..
   Hüseyin Çolakoğlu ise görünüşte kibar, sevimli ve cana yakın bir şekilde hep gülümseyen bir hocamızdı.. Bu gülümsemesini döverken bile terk etmediğini o zamanlar daha bilmiyorduk doğal olarak.. Beden dersine spor malzemelerini getirmediniz örneğin ; yanına çağırır, yumuşak bir şekilde bir elini omzunuza koyar, bunu bir daha tekrarlamamamız konusunda uyarırken, usul usul iki kulak memenize asılır, aynı anda da ayaklarınızın ucuna basardı. Böylece, kulakları yukarıya kaldırırken siz de otomatikman ayak uçlarınızın üstünde yükselirdiniz. Emme basma tulumba gibi bir kaç defa bu hareketi yapardı ve devamlı gülümserdi !..
   İki adet de değerli resim öğretmenimiz vardı : Güven Zeyrek ve Cengiz Kabaklı.. Aynı zamanda iki iyi ressamdılar da.. Hadi beden hocalarının dövmesi bir dereceye kadar anlaşılabilir, serde sportmenlik var ; ama sanatkarlara ne oluyor ?.. Seçmeli ders olarak girdiğim resim derslerinde de epey okşanmışlığım var !.. Gerçi itiraf etmek gerekirse dövülmek denmezdi buna ama yeterince sinir bozucuydu..
   O zamanlar kasaplardan satın aldığımız kalın kasap kağıtlarına kara kalem resimler yapardık.. Mükemmeliyetçi Güven Bey, sanki Güzel Sanatlar Akademisi’nde imişiz gibi, hataları affetmezdi.. Ne mi yapardı ?.. Okul bandosundan aldığı ucu kırık bir bageti vardı ; siz hevesle model olarak ortaya oturmuş sınıf arkadaşınızın resmini yapmaya çalışırken birden burnunuza sert bir şeyin girdiğini hissederdiniz !.  Sonra baget yukarı doğru kalkarken siz de başınızı kaldırırdınız ister istemez ve bir çift mavi gözle karşılaşırdınız.. “Yavrum, eşşek yavrum, senin arkadaşın çolak mı ?.. Kol öyle mi çizilir ?!.. ”  
   Ama, yine de hakkını vermek gerekir, mükemmel bir eğitim aldık.. Belki o yıllardaki ders müfredatı ve öğretmenler de iyiydi ama, okulu da yabana atmamak gerekiyor.. O altı yıl boyunca aldığım İngilizce bile beni bugünlere kadar taşıdı..
     

Leave a reply:

Your email address will not be published.