176 ) HAMAMA GİREN BAZEN TERLER, BAZEN DE YANAR !…

   Dilimizde güzel bir deyim vardır. Çabuk gönül kaptıran, şıpsevdi kişiler için, “hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya aşık olur” derler .. Hamamın bizde, Osmanlılardan hatta Anadolu Selçuklularından günümüze o kadar köklü bir geleneği vardır ki, Türkçe’de “hamam”lı sözlerden, deyimlerden, atasözlerinden geçilmez.. Örneğin bağlı bulunulan kuruluşun, sarsılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan onurunu kurtaracak bir iş yapmaya ya da pek temiz olmayan bir işin sözde temiz kalmasını sağlayacak bir davranışta bulunmaya “hamamın namusunu kurtarmak” denir. Çok sıcak bir yere girdiğimizde “hamam gibi” deriz. Hepimiz biliriz ki “hamama giren terler”.. Sonra malum, rüyasına şeytan girenlere “hamamcı oldu” derler !.. Saymakla bitmez …
   Yıkanmak için bilinçli olarak kapalı yerler inşa etme kültürüne ilk olarak Mezopotamya’da rastlanır. Miladi 3. yüzyıla kadar işlevsel olarak günümüzdekilere benzeyen hamamlara Anadolu’da rastlayamayız. İlk başlarda, Ganj, Nil, Fırat gibi ırmaklarda yalnızca bedenlerini değil, ruhlarını da arındırmak amacıyla yıkandıkları için bu ırmakları kutsal sayan insanlar, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, kapalı mekanlarda, içi özel olarak ısıtılan hamamlarda sıcak sularla yıkanır, arınır olmuşlardır..
   Gerek Araplar gerekse Selçuklu Türkleri geleneksel Roma hamamlarının anıtsal örnekleri ile Orta Doğu’da karşılaşmadıklarından ve kültürel anlayış açısından hamamları Romalılar gibi gün boyu zaman geçirilen bir yer olmaktan öte salt vücut temizliği için kullanılan yerler olarak gördüklerinden, ne Arap ne de Selçuklu hamamları Roma’nın anıtsal ve kompleks yapılı hamamları kadar büyük değildir.
   Türk mimarisinin özgün, işlevsel ve geleneksel mimarisine ancak İstanbul’un fethi sonucu yapılacak hamamlarla girecek olan hamam mimarisi, Osmanlılar aracılığıyla, Roma sonrası ikinci baharını 20. yüzyılın başlarına kadar yaşayacaktır..
  “Ruhun soluk aldığı yer” denilen, Yeniçeri argosundaki adı “Gülistan” olan hamamlarda ; sadece yıkanma eyleminin değil, kitap yakma eyleminin de yapıldığını, hatta Cumhuriyet döneminde de yakma girişimlerinde bulunulduğunu, gazeteci-yazar Sibel Oral’ın hazırlayıp kaleme aldığı “Muzır, Muhalif, Memnu” başlıklı dosyadan öğreniyoruz..
  

   Orta Çağ Avrupa’sında “cadılık” ya da “sapkınlık” suçlamasıyla yüz binlerce insan yakılmış, birçok kitap da meydanlarda ateşe verilmiştir. Naziler de, yukarıda görüldüğü gibi, “zararlı” gördükleri  kitapları, “ibret olsun diye” ortalık yerde kül etmişlerdir.
   Eski Roma ve Bizans hamamlarında kitap yakılmış mıdır bilinmiyor ama Sibel Oral’ın incelemesinde, yirminci yüzyılın hemen başlarında, Çemberlitaş Hamamı’nda binlerce kitabın yakıldığı ayrıntılarıyla anlatılıyor.
   1902 yılında, Maarif-i Umumiye Nezareti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından kurulan bir Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyeti var. Bu heyet, hem Osmanlı sınırları içinde yayımlanan kitapları denetliyor, hem de çeşitli ülkelerden gelen kitapların sınırı geçip geçmeyeceğine karar veriyor. “Kitapların sınırı geçmesi için elbette muhalif görüşler içermesi, muzır, memnu olmaması ve basım izni almış olması gerekiyor. Ama tabii, bu sıkı denetimlere inat, şansını deneyenler de yok değil. Örneğin, Ünyeli Hacı Ahmed Efendi, Ünye’ye götürmek için bir sandık kitabın üzerini şeker, makarna gibi erzak malzemeleriyle doldurarak gümrüğü geçmeye çalışmış. Ama ne mümkün ; olay Ahmed Efendi’nin 590 kitapla yakayı ele vermesiyle son bulmuş. Aynı dönemde “yasak kitap” ticareti yapan Dellal Şahin de birçok gümrük müdürlüğünde toplam 2.803 kitabı muayene memurlarına kaptırmış.”
   Peki, bütün bu kitaplar el konulduktan sonra ne yapılıyor ?  Hepsini bir yerde toplayıp kapısına kilit vurmak olanaksız. Yer yetmez. En iyisi yakmak !..
   7 Mayıs 1902’de, Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyeti’nin el koyduğu 150 çuval kitap ve belgenin yakılma serüveni benzersiz bir “kara mizah” örneği !..  Binlerce kitap ve belgenin önce Kağıthane’de yakılmasına karar veriliyor, fakat daha sonra bunun iyi bir fikir olmadığına kanaat getiriliyor. İkinci planda ise, kitap dolusu çuvalların Milli Eğitim Bakanlığı arkasındaki bahçede, demir bir kafes içinde yakılmasına karar veriliyor.  Gelgelelim, çok geçmeden bu karardan da cayıyorlar. Nedeni çok basit : Kitaplar yanarken kağıtlar uçup dağılacak, havaya yükselecek dumanları çok uzaktan da olsa gören tulumbacılar, yangın var sanıp ortalığı birbirine katacaklar. Ama belki de tulumbacılar bahane ; kitaplardan yükselecek dumanlarla birlikte kitaplardaki düşüncelerin de yayılmasından çekinmiş olabilirler !.. O zaman, akla hemen “hamam” geliyor işte !. Çuvallardaki kitapların Çemberlitaş Hamamı’nda yakılmasına karar veriliyor. Bunun için de özel bir geçit açılıyor. 150 çuval “zararlı” belgenin, kimsenin göremeyeceği bir biçimde, hamam taşınması için bakanlığın bahçe duvarında bir geçit açılıyor. Saat altı buçukta belgelerin yakılmasına başlanıyor ve saat on buçuğa kadar on üç çuval yakılıyor. Belgeler tamamen kül olduktan sonra üstüne su dökülüp tümden yok ediliyor..
   Belgede, “külhanın alabileceği ölçüde” denmesi aslında çok şeyi anlatıyor. Çünkü külhan, hamamın gerek içinin, gerek suyunun ısınmasını sağlayan ocak bölümü. Külhanın geniş ve yuvarlak bir su haznesi vardır. Haznenin tabanına, tersine çevrilmiş büyük bir bakır kazan yerleştirilmiştir. Alttaki ateşlikte yanan ateş, kazanı, dolayısıyla da haznenin içindeki suyu ısıtır. Ateşliğin ayrı bir bacası yoktur, duman buradan hamamın döşemesi altında oluşturulmuş “cehennem” adı verilen kanal sistemine yayılır ve sıcaklığıyla iç bölümlerin tabanını ısıtır ; sonra duvarların içine yerleştirilmiş “tüteklik” denen künklerden geçerek kubbelerin arasından dışarıya atılır. Bunlar “külhan beyi” anlaşılan, kitapları “cehennem ateşi”nde yakmışlar.. Ama işe gülmece yönünden bakarsak, rüyalarına “şeytan” girmiş, “hamamcı” olmuşlar da diyebiliriz !..
   Kitapları “cehennem”de yananlar arasında, Namık Kemal’den Abdülhak Hamit’e kadar kimler yok ki !..
  “Hamam kültürü”nün toplumumuzda fazlasıyla içselleştirilmiş olmasından kaynaklansa gerek, kitapları hamamda yakma merakı Cumhuriyet’ten sonra da dinmemiş. Örneğin, Kazım Karabekir’in “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı kitabı da az daha hamamı boyluyormuş. Kitaplar ilk başta Sirkeci’deki Hocapaşa Hamamı’na gönderilmiş. Gel gör ki, hamamın sahibi, “bunca kitabı burada yakarsak bizim ızgaralar tıkanır” deyince, Topkapı’daki tuğla harmanlarının yolunu tutmuş !..
   Evet, Türkiye’de kitap yasağından daha “bereketli” bir konu yoktur. Bir zamanlar, Fakir Baykurt’un dediği gibi, “Liste yapsak o listelerden bir kitap olur, onu da yasaklarlar !..”

     

Leave a reply:

Your email address will not be published.