ELÇİYE ZEVAL OLMAZ !. ( I. Bölüm )

ABD Ankara Büyükelçisi Francis J. Ricciardione’ ye çok sinirleniyorum !. Koskoca Başbakan R.T. Erdoğan’a karşı çıkıp, kendi devletinin desteğini de arkasına alarak, eleştirilerde bulunması inanılacak bir şey değil doğrusu.. Bence, ikinci bir “One minute” zılgıtı yemeye hazırlansın !.. Zaten bu elçilerin yediği herzeler de bini aştı !. Doğuda, güneydoğuda fink atmalar, her fırsatta ülkemizin iç işlerine el atmalar, sanki ülkenin yönetiminde bir falso varmış gibi !..Bu elçi takımının biraz tarihimizin tozlu yapraklarını karıştırıp ders almaları gerek !..
Örneğin 1513 yılında Macar elçisi, Türkler tarafından son zamanlarda Bosna’ da fethedilen yerlerin iadesini ve neredeyse doğudaki tüm Hıristiyanların barış antlaşmasına dahil edilmesini talep etmişti. Huzura ilk kabulünde neredeyse yaka paça dışarı atıldı ve başından düşen başlığı da arkasından fırlatıldı !..
Kanuni Süleyman’ ın sadrazamı Rüstem Paşa’ nın bir sözü şöyledir : “Kralların duyguları ayna gibidir, üzerine üflersen buğulanır.”  Sultan’ın ağzından çıkacak kararı öğrenip, “Var git !” sözü üzerine huzurundan ayrılanlar yalan söylememeliydi, zira Hıristiyan elçilerden bazılarının birkaç kurnaz diplomatik yalanları ortaya çıkartılmıştı. Elçilerin arka arkaya sundukları birçok talimatları oluyordu. Türkler bunu bildiklerinden, konunun özüne daha çabuk gelmelerini sağlamak için kaba sözler kullanır ve yüzlerine sinirli bir ifade yerleştirirlerdi.

Osmanlı, bazı ülkelerin elçilerine, ülkesine verdiği değerle orantılı olarak, daha çok değer verirdi. 16. yüzyılda bu ülkelerin başında Fransa geliyordu. İlk sürekli Fransız elçisi 1535 yılında geldi. O tarihten itibaren, Fransız elçinin diğer elçiler arasında önceliği oldu.. Aralarında istisnaları da oldu tabii..
Örneğin, 1630 yılında XIII. Louis’ nin temsilcisi Cesy, Fransa Kralı adına yapmış olduğu borçlardan dolayı Yedikule zindanını boylamıştı. Halefi olan, Marcheville Kontu Henri de Gournay’ in de itibarı çok büyük değildi, ki 1632 yılında Kaptan-ı Derya oğlunu tutuklattı ve Ermeni asıllı tercümanını köle ticareti yüzünden kazığa oturttu.  Kısa bir süre sonra evi tamamen tahrip edildi. Meslektaşları arasında onur kaftanı almayan bir tek o oldu, ikinci tercümanı idam edildi ve nihayet Kont, Tersane’ ye çağrıldı, bir gemiye bindirilerek ülke dışı edildi. Sultan 4. Murad, her şeyi sineye çeken “kardeşi” Fransa Kralı’ nın bu değerli temsilcisine karşı, giderayak bol bol da tehdit savurmuştu… Bilhassa Kapitülasyonlar nedeniyle, Fransa bu tip davranışlara ve hakaretlere ses çıkaramıyordu…

Başka bir Fransız elçi, Comte de Guılleragues, XIV. Louis’ ye “Hıristiyan hükümdarlarının en büyüğü, en güçlüsü ve en görkemlisi” olarak hürmet edimesini sağlaması ve “dünyanın en büyük ve en güçlü iki imparatorluğu arasındaki eskiye dayalı ittifakı” koruması talimatıyla birlikte 1679′ da başkente geldi. Fransa ise, öte yandan, müttefikten çok düşman gibi davranmayı sürdürdü. 1681 yılında, Kuzey Afrikalı korsan gemilerine misilleme olarak, bir Fransız filosu Sakız Adası’ nı bombaladı. Bir cami tahrip oldu, Osmanlı tebaasından 250 kişi hayatını kaybetti. Ayrıca elçi, Osmanlı savaş planları hakkında imparatorluğun Malta ve Lehistan’ daki düşmanlarına gizlice bilgi gönderirdi. Kara Mustafa Paşa, kendisini Yedikule’ ye hapsetmekle tehdit ettiğinde, XIV. Louis’ nin gelip zindanın kapılarını açacağı cevabını verdi.
Ne var ki, 1683 yılında Viyana’ yı kuşatan Osmanlı orduları yenildi ve Kara Mustafa Paşa idam edildi. Ertesi yıl, dünyanın sonunu ilan eden davranışlara bir örnek olarak, elçiler sofada oturma hakkını elde etti. Sultan’ın taht odasındaki kabul sırasında ise, bir başka zafer daha kazandılar. Bundan böyle elçilerin çoğu, saray görevlileri kendilerini Sultan karşısında yere kapanmaya zorlarken, yerlerinden kıpırdamayıp, dimdik durdular.

Elçilerin başkentteki yaşayışları gerçekten de çok tantanalı idi. Mektuplarda elçiliklere “saray” denilirdi ; Palazzo di Venezia, Palais de France, the Brıtısh Palace… Çünkü başka ülkelerde elçiler prens gibi yaşarken, İstanbul’ da krallar gibi yaşıyorlardı… Osmanlı kayıtlarına göre 1750 yılında Hollanda elçiliğinin 38, İngiliz elçiliğinin 55, Fransız elçiliğinin 78 ve Venedik elçiliğinin (rahipler dahil) 118 kişilik personeli vardı. Elçilik kiliseleri, İstanbul kiliselerine göre bir ayrıcalık olarak, kendi çanlarını çalabilirlerdi…
Fransız elçilik sınırları içinde bir rasathanenin yanı sıra bir matbaa ve Saint Louis des Français Kilisesi bulunurdu. Burası mahkeme ve hapishane olarak kullanılırdı. Yabancılara kendi yasalarına göre yaşama hakkını tanıyan kapitülasyon sistemi uyarınca, elçi, Fransız tebaası üzerinde yaşam ve ölüm hakkı tasarrufuna sahipti. Bazen ana kapının önüne kurulan darağacında cesetlerin sallandığı görülürdü..

Bir yabancı seyyahın 17. yüzyılın ikinci yarısındaki bir gözlemine göre ;
“Fransız elçisi 1673 yılında Paskalya ayinine giderken, önünde hizmetkarlar, yeniçeriler, tercümanlar ve “Jeunes e Langue” (dil oğlanları – 1669’dan sonra Doğu dilleri tahsil etmek üzere İstanbul’a gönderilen gençler) yürüyordu. Sokaklar dar ve Pera’ nın üzerinde yer aldığı tepe fazlasıyla dik olduğundan, arabayla gitmemişti. Etrafında Yunan tarzı giyinmiş dört hizmetkarla at üzerinde ilerliyor, arkasından aile halkı ve çok sayıda Fransız taciri geliyordu….”

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, “Fransızlar eski dostumuz olabilir ama biz onları hep düşmanlarımızın yanında görüyoruz” diyordu.  (Sanki şimdi değişen bir şey var !) Sadrazam, İngiliz elçisine karşı son derece sıcak tavırlı olduğu halde, Fransız elçisinin karşısında ise ağzından ancak tek heceli sözcükler ya da hakaretler çıkardı.. Bir Fransız elçisinin kafasına tabure fırlatılmıştı !. Marquis de Noıntel, 1671 yılında Sultan’a saygılarını sunarken ulaklar kafasını öyle şiddetli bastırmıştı ki, tahtın önünde yere yere yuvarlanmıştı.. Ama bütün bu davranışlar 1673 yılında kapitülasyonların Fransa lehine yenilenmesine engel oluşturmadı… Günümüzde de öyle olmuyor mu ? Medya vasıtası ile haklarında bol bol atıp tuttuğumuz ülkeler yine de istediklerini almıyorlar mı ?..

Sonra, yavaş yavaş durumlar değişmeye başladı. Osmanlı’ nın giderek zayıflamasıyla paralel olarak, ülkelerin ve dolayısı ile elçilerin de tavırları değişmeye başladı, eski teslimiyet hallerinden eser kalmadı…
Fransız elçi Dubayet, 1796′ da, askeri üniforma giymeden Babü’s-Saade’ de bulunmayı reddeden ilk elçi oldu.İhtilalin çocukları başlarını kaldırmaya başlamıştı artık…
Bir başka Fransız elçi, Sebastiani, 1806 yılında Napoleon’ un elçisi olarak İstanbul’a geldiğinde Babıali’ nin gözdelerinden biri olmuş, Rus elçisi ise ülkesine dönmek zorunda bırakılmıştı.. Yedikule’ ye hapsedilmeden giden ilk düşman elçisiydi..
Fransa – Osmanlı ittifakı karşısında telaşa kapılan İngiltere, Malta’ dan İstanbul’a bir filo gönderdi. 21 Şubat 1807 günü, 7 İngiliz savaş gemisi, sarayın top menzili içinde demirledi.1624 yılındaki Kazak saldırısından beri İstanbul’a yaklaşan ilk yabancı kuvvetti bu…
Korkudan eli ayağına dolaşan 3. Selim, önce Sebastiani’ den şehri terk etmesini istedi; sonra kendisini toparlayarak, biraz da Sebastiani’ nin telkin ve askeri konulardaki önerileriyle, cömert ikramiyelere boğduğu binlerce işçiyle birlikte siper kazma çalışmalarına bizzat yardım etti. Kısa sürede onarılan surlar, 300 topla savunuldu. Eline silah olarak ne bulduysa geçiren bir halk güruhu ise bulabildikleri tüm deniz taşıtlarına binip, bağırarak çağırarak şehri teslim almanın kolay olmayacağını gösterdiler. İngiliz gemileri önce Adalar’a ve ardından, 3 Mart günü, Çanakkale Boğazı’ ndaki bataryalardan açılan ateşle ağır yaralanmış bir halde, Ege’ ye çekildi…

Birinci Bölüm Sonu

Leave a reply:

Your email address will not be published.