169 ) 1961 YILININ İZMİR’ İNDE BİR GÜN !…

 

   Yıl 1961.. Sömestre tatili.. İlkokul ikinci sınıftayım ama okula başladığımdan beri devamlı iltihaplanıp duran bademciklerim için doktora gidiyoruz. Birinci Beyler Sokağında, Dr. Selahattin Tekand’a…1935 yılında Hitler rejiminden kaçıp Türkiye’ye gelmiş ünlü çocuk hastalıkları uzmanı Alman Yahudisi Albert Eckstein’in bilgilerinden faydalandığını yeni öğrendiğim çocukluk doktorum..Os-Ka Pasajına doğru yürürken solda olduğunu anımsıyorum muayenehanesinin.. Birkaç katlı bir binanın birinci katındaydı. Bekleme salonuna bayılırdım bütün çocuklar gibi.. Küçük, canlı renklerde sandalye ve masalar ; duvarlarda Walt Disney kahramanlarının çıkartmaları.. Hemşire ise siyahi idi.. Beşiktaşlı olmasam korkacağım, ama ne de olsa tertemiz önlüğü ile siyah-beyaz !.. Şaka bir yana, gürültü çıkartan, yaramazlık yapan, ağlayan çocuklara gözlerinin akını devirip de şöyle bir baktı mı tamam, ortalık sütliman olurdu ..
   Sıramız geldiğinde doktor beyin, “Selahattin amca”nın odasına girilirdi.. Seyrek, dalgalı beyaz saçlar ; geniş bir alın, ince kemerli bir burun, esmer bir ten ve insana güven veren, gri-yeşil gözler.. Daha o eline almadan tahta kaşığı, ben bıkkın bir ifadeyle ağzımı açmış olurdum : Rutin bademcik kontrolü.. Yazın İnciraltı’nda yediğim Sütsan dondurmasının tahta çubuğuna benzetirdim o kaşığı.. Kuruyan dere yatağında kaplumbağa ararken bir yandan da emdiğimiz o eşsiz güzellikteki dondurma..
   Tatlı yaz hatıralarının arasına giren doktorun sözleri dikkatimi çekiyor ; “hocanım bu hafta halledelim artık bu işi.. Siz de rahat edin, çocuk da etsin..”  Benim dikkatle dinlemeye başlamam üzerine yarıda kesiyor konuşmasını..
   O haftanın cumartesi günü, öğleden sonra bademcik derdinden kurtuluyorum.. Birinci Beyler Sokağının hemen başındaki binanın ikinci katındaki bir KBB doktoru alıveriyor o iltihaplı “cevizleri” !.. Öyle yatmak filan yok.. Lokal anestezi..Biraz dinlendikten sonra çıkıyoruz muayenehaneden ve doğru Taga Kitabevi’ne..Ciltli Çocuk Haftası  ambalajlanıyor ve koltuğumun altına giriyor.. Şimdi ne ağrı hissediyorum, ne de ağzıma dolup duran kan beni rahatsız ediyor..
   Konak vapur iskelesi.. Bergama, Selçuk ya da Efes vapurlarından birisi.. İskelenin kapısında kestaneci ve gazeteci.. Gazetecinin kısa boylu oğlu da vapurda satıyor gazeteleri.. Kocaman, kalın bir gazete demeti, bir plastik kılıf içine yerleştirilmiş ; sıtma görmemiş bir ses !. İstenilen gazeteyi o yığının içinde bulduktan sonra, uçları simsiyah parmaklarıyla öyle bir hızla çekip çıkarıyor ki ; sanki tereyağından bıçağı sıyırır gibi.. Hayran hayran onu seyrediyorum.. Annem yanındaki hanımla konuşmaya dalmış. Ben yavaşça kalkıyorum ayağa ve dışarı çıkıyorum.. Sırada kaptanlık hayalleri var şimdi !.. Kenar demirlerinden birini tutuyorum.. Vapurun yarıp geçtiği sulara dalıyor gözlerim. Köpükler, denizin gri suları üzerinde suya pike yapan martılar, mis gibi bir iyot kokusu.. O bulutlu Şubat günü, ben sanki yeni dünyalar fethetmek üzere okyanusta yol alan bir geminin kaptanıyım !..
   Karşıyaka göründüğünde ilk dikkatimi çeken, havanın erken kararması nedeniyle çarşının başındaki binanın tepesinde kanat çırpan Yapı Kredi Bankası’nın leyleği oluyor.. Kırmızı ve mavi neon ışıkların sırayla yanıp söndürülmesi, sanki kanat çırpma görüntüsü veriyor.. Omzumda bildik, güven veren bir el.. Annem gelmiş, arkamdaki yerini almış.. Kaptanlık, yerini yeniden çocukluğa bırakmış durumda !..
   Üst kattan inenler, alt kattan çıkanlar, en alt kattan çıkan genç aşıklar doluşuyor sağımıza solumuza… Dudakları arasından bir sigara sarkan çımacı elindeki halatı iskeleye doğru fırlatıyor, iskeledeki arkadaşı da halatı yakalayıp alışkın hareketlerle babaya takıveriyor.. Bir gıcırtı duyuluyor halatın gerilmesiyle.. Vapur, boyun eğmiş bir rodeo atı gibi iskeleye yanaşıyor.. Daha tam yanaşmadan beş on kişi atladı bile.. Sonra tahtalar uzatılıyor ve Karşıyaka’dayız…İskelenin girişinde “cimbom” diye bağıran patlamış mısır satan adamın sesi duyuluyor..

   Bugün özel bir gün !.. Tilla Restaurant önünden paytona biniyoruz ve doğru dayımların evine.. Nalların asfaltta çıkardıkları sesleri dilimi damaklarımda şaklatarak çıkartmayı çok severdim ama bugün yapamıyorum haliyle..
   O hafta sonu dayımlarda kalıyoruz.. Orada da benim için çeşitli hazineler var.. National Geografic ciltleri, Akbaba dergisi ciltleri.. Yeni aldığımız Çocuk Haftası bekleyebilir !.. Bir gün sonra döneceğimiz Buca’daki evimizde okumak üzere ayırıyorum onu..  Dayımlarda bir de kuruyemiş yemeyi severdim. Yazıhanesinin olduğu Kardiçalı Hanının girişindeki birisinden alırdı ve gerçekten harikuladeydi.. O zamanlar her yerde bulunmazdı bu güzellikte çerez.. Yine sonraları öğrendiğime göre İzmir’in ilk Türk ihracatçısı Mehmet Suphi Efendi’nin, ortağı Ermeni Vahan Efendi ile 1881 yılında yaptığı ihracat da kuruyemiş imiş..
   Aslında, İzmir’de ilkler konusu çok ilgimi çekmiştir hep.. İzmir’e ilk gelen padişah, 22 Haziran 1850 günü gelen Abdülmecid, ikinci gelen ise, 20 Nisan 1863’de, Sultan Abdülaziz.. Örneğin Atatürk’ün ilk kez 10 Eylül 1922 tarihinde geldiğini sanırdım ama 1905 yılında, Şam’a sürgüne giderken de uğramış meğerse..
   İlk kadı 1426’da gelmiş..İlk Osmanlı yönetici Karasubaşı Hasan Ağa.. 1716 yılında ilk kez “paşa” geliyor yönetici olarak : Köprülü Abdullah Paşa.. İlk belediye 1871’de.. Hükumet Konağı ise 1872’de yapılmış..İlk Belediye Başkanı, 1872’de, Yenişehirlizade Ahmet Efendi..Cumhuriyet dönemi ilk valisi : Aziz Akyürek.. İlk Türk avukat : Tevfik Nevzat..İlk sivil Türk doktor : Mustafa Enver Bey.. İlk Türk eczanecisi : Kadızade Hüseyin Rıfat Efendi ve onun Şifa Eczanesi.. İlk kadın-doğum doktoru : Hasan Yusuf Başkan.. Şişelenmiş ilk sütü 1934-35 yıllarında Mustafa Efendi evlere dağıttı.. İlk sinema, 1909’da Kramer Kardeşler’in açtığı “Pathe Frere”… İzmir’in, Ege kökenli olan tek valisi Nazmi Çengel..
   İ.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı Helen dünyasının en eski geometrik planlı kenti de İzmir’miş..  Ayrıca Türkiye’de ilk futbol takımı da 1890’da İzmir’de kurulmuş..

   Gelelim doğduğum yere.. 1963 Yazında Güzelyalı’ya taşınıncaya kadar oturduğumuz yer.. Yemyeşil, geniş bahçeler içinde evlerin olduğu, üzüm bağlarıyla ve bilhassa razakı üzümüyle meşhur Buca.. Tertemiz havası, güzel komşuluk ilişkileri, Üzüm Festivali’ne misafir konuk olarak gelen Zeki Müren !.. Komşumuz olan eski Rum evlerinin geniş bahçelerinde tavus kuşları.. Dar sokaklarda bahçıvanın atıyla sattığı üzüm ve bardacık.. Hele o bardacık.. Çatlamış kabuğu, kıpkırmızı içi ile incirlerin sultanı..Kambur dondurmacı Ali’nin arabasıyla gezerek sattığı dondurması.. Bademcikler de alınmış, atış serbest !.. Bademcikler boğazın nöbetçisiymiş, hiç de sıkıntı çekmedim halbuki.. Yaz kış soğuk su içtim, hem de kana kana..
   “Bademcik” sayesinde attığımız tarih turu bugünlük bu kadar !..

Leave a reply:

Your email address will not be published.