167 ) STRUMA’YI KİM BATIRDI ?.. (2.)

   Struma’yı torpilleyen kimdir ?.. Bu sorunun yanıtı ilk yıllarda “SC 213” sicilli Sovyet denizaltısı olarak verilir ama hiç kabul görmez… Alman ve Türk hükumetleri suçu birbirlerine atıp oyalama taktiği uygularlarken, Karadeniz’in dibinde yatan cesetler giderek unutulur..
   Struma’yı SC 213’ün batırdığı iddiası, olayı araştırması için Frankfurt savcısı tarafından görevlendirilen Jurgen Rohwer tarafından ortaya atılır. Rohwer, denizaltının o günlerde bölgede bulunduğunu ve 24 Şubat 1942’de, kimliği saptanamayan bir gemiyi batırdığını bildirir. Bu iddianın gerçek olduğu düşünülse bile torpillenen geminin Struma olduğu şüphelidir. Çünkü 24 Şubat 1942 tarihli Vakit gazetesinde, İstanbul’dan bir Bulgar limanına gitmek üzere yola çıkan “Çankaya” adlı vapurun da, Boğaz’a yakın Türk karasularında batırıldığı yazılıdır. Savaş sonrasında Yahudilerin faşizmden kurtulmak için Sovyet Rusya’ya yardım ettiklerini de düşünecek olursak, SC 213’ün, her yanını salkım saçak sivil insanların doldurduğu Struma’ya saldırması anlamsızlaşıyor..
   Sorulardan oluşan bir labirentin içinde gezinmeyi bırakıp, İngiliz Avam Kamarası’ndan Sir Josiah Wedgwood’ un Türkiye’ye yönelik sarf ettiği sözlere kulak verelim : “Struma’yı Nazilere gerisin geriye gönderenlerin prototipleri ve liderlerinin Hitler’le birlikte asılacakları günü görmek isterim..”
   Avrupa’daki konsolosluklarının, Nazi toplama kamplarından kurtulmak isteyen Yahudilere ay-yıldızlı pasaport dağıttığı Türkiye bu sözleri hak etmiyordur aslında.  Ama ille de, Hitler’in yanına konulacak biri aranacaksa bu, İngiliz sömürgeciliğinin Orta Doğu’daki en üst yetkilisi olan ve Struma’daki insanların karaya çıkarılmaması konusunda Türkiye’ye baskı yapan Lord Moyne olmalıdır..

   Lord Moyne, 6 Kasım 1944’de öldürülür. Olayın sanığı olarak yakalanan 17 yaşındaki Eliahu Hakim ve 22 yaşındaki Eliahu Bet-Zouri, 22 Mart 1945’de Kahire Cezaevi’nde asılırlar. İki genç adam, cinayeti neden işledikleri sorulduğunda, mahkemede şu yanıtı verirler : “Struma’nın öcünü aldık !..”
 
   Atatürk’ün top arabasına konulan cenazesini görmek isteyen Mina Urgan, aile dostu bir avukatın Karaköy’de caddeye bakan bürosuna gider. Top arabası görününce dolu yağıyormuşçasına “çıt çıt” sesleri duyulur aniden. Giysilerinin düğmelerini koparıp yere atan Yahudiler çıkarır bu sesi.. Ölenin ardından düğme koparıp yere atmak, bir yas geleneğidir Yahudilerin..
   Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında, Struma’nın batırılışıyla bir bağ kurmasa da, söz konusu yıllarda elektriklerin kesildiği önemli bir İstanbul gecesini şöyle anlatır : “İsmet Paşa hükumetinin, savaşın başlangıcında Nazilere kolaylık yaptığına, Alman savaş gemilerinin Karadeniz’e geçmesine göz yumduğuna, bir rastlantı sonucu şahsen tanık oldum. Meslektaşım ve dostum Abdülbaki Gölpınarlı’nın Salacak’ta Kız Kulesi’ nin karşısında, bahçesi deniz kıyılarına kadar inen bir evi vardı. O bahçede geceleyin arkadaşlarla demlenirken, İstanbul’un tüm elektrikleri aynı anda kesildi. Aysız ve yıldızsız bir geceydi. Zifiri bir karanlık içinde kalmıştık. Ama bir süre sonra, gözlerim karanlığa alıştı. Masadan kalkıp, sahildeki taşların üstüne oturdum ve dört beş savaş gemisinin önümden geçtiğini gördüm. Arkadaşları çağırdım, onlar da gördüler. Eğer Alman savaş gemileri değilse neydi bu gemiler, bilemem.  İstanbul’un ışıkları, çok daha sonraları, sabaha karşı yandı..”
   Acaba Karadeniz’e doğru geçenler, ay-yıldızlı bayrağın görmezlikten geldiği Alman savaş gemileri miydi ? Boğaz’ı su üzerinde geçmek zorunda olan denizaltılar gemilerin arasında mı saklanıyordu ?..

   1941 yılının 12 Aralık günü, saat 14:22’de, Romanya’nın Köstence Limanı’ndan ayrılan Panama bandıralı Struma’nın motorları kırk dakila sonra durur !. Geceyi hareketsiz bir şekilde dalgaların koynunda geçiren gemiye bir römorkör yanaşır sabaha karşı. Gemiye çıkan makinist, arızalı motoru para karşılığında onarabileceğini söyler. Gemiye binmeden önce son kuruşlarına kadar gümrük memurları tarafından soyulduklarını söyleyen yolcular, çaresizlik içinde yalvarırlar makiniste. Birkaç saat sonra, motorları yeniden çalışan gemi ölüm yolculuğuna devam ederken, Köstence’ye geri dönmekte olan römorkörde makinist, tamir ücreti olarak aldığı 250 nikah yüzüğünü saymaktadır !…
   Köstence liman yönetimi tarafından Bükreş Yahudi örgütüne verilen belgede, Struma’daki yolcuların 100′ ünün çocuk olduğu yazılıdır. Kum taşımacılığında kullanılan Struma’nın yolcu gemisine dönüşümünü denetlemek amacıyla Romanya Yahudi Cemiyeti tarafından görevlendirilen Kaptan Paraschivesou, geminin içinin portakal sandığı tahtalarıyla ilkel bir biçimde kaplandığı ve bunların üstüne kağıt yapıştırıldığını yazar raporunda. En fazla 250 yolcu taşıma kapasitesi olan gemiye 769 insan binmek zorunda bırakılır..
   Paraschivesou ; yolcuların öğretim üyesi, öğretmen, edebiyatçı, sanatçı, mimar, mühendis ve iş adamlarından oluştuğunu söyler. Güvertenin, yolcu sayısına göre son derece dar olması yüzünden, bir yolcunun dışarı çıkıp temiz hava almak hakkı, günde yalnızca on beş dakikadır. Bu şartlar altında yola çıkan Struma’ya Köstence Limanı’ndan el sallayanlar arasında, para bulamadığı için karısını gönderenlerin yanı sıra, yine aynı nedenden dolayı çocuklarını yolculara emanet eden anne ve babalar da vardır..
 
   Struma’daki çığlıklar kulaklardan silinmeden, 1944 yılının 3 Ağustos günü “Morina”, “Bülbül” ve “Mefkure” adlı üç gemi ayrılır Köstence Limanı’ndan. Taşıdıkları da yine toplama kamplarına gönderilmemek için evlerini terk etmek zorunda kalan insanlardır. 5 Ağustos gecesi, İğneada açıklarına gelen gemilere “meçhul” bir gemiden ateş açılır. Aldığı isabetle sulara gömülen Mefkure, 311 kişiye tabut olur..
 
   Şair Akgün Akova’nın oğlu Fırat, 6 yaşındayken, babasına sorar : “Baba, gemiler batarken denizin canı acır mı ? “
   Bizim karasularımızın tarihte çok canının acıdığı yadsınamaz bir gerçektir…

     
 
  

Leave a reply:

Your email address will not be published.