165 ) ASKERİ POSTALDAN SİVİL POSTALA YATAY GEÇİŞ !..

   1960 yılındaki 27 Mayıs askeri müdahalesinin hazırlattığı 1961 Anayasası, bugün bile dünya anayasaları içinde en demokratik anayasa olma özelliğini korumaktadır..
   27 Mayıs müdahalesi ; 1960 yılı Nisan ayında çıkarılan Tahkikat Komisyonu Yasası’na yani Demokrat Parti’ nin yaptığı sivil hükumet darbesine, sivillerin demokrasiyi rafa kaldırma girişimlerine karşı yapılmıştı.. Aynı zamanda, dünyayı yöneten Soğuk Savaş’a uygun bir darbe değildi. Tam tersine, Soğuk Savaş’a aykırı bir darbe idi.. Çünkü gerçekleştirdiği 1961 Anayasası ile, Demokrat Parti’nin “çoğunluk diktatörlüğü”ne dayalı demokrasi yorumunun getirdiği katı ve baskıcı “anti-komünist” yapıyı sarsan nitelikler taşıyordu..
   12 Mart darbesi ise tam Soğuk Savaş’a uygun, tam bir anti-komünist darbe idi. 27 Mayıs’ın getirdiği 1961 Anayasası’na karşı yapılmıştı ; askerler, askerlerin yaptığını bozuyordu ama 1961 rejimini bütünüyle değiştiremedi, son hesaplaşmayı ileriye attı..Son hesaplaşma ise 12 Eylül 1980’de, yine askerler tarafından yapılacaktı.
   12 Mart’ta iyice kısıtlanan ve önemli ölçüde sınırlanan 1961 Anayasası ; 12 Eylül’de bütünüyle kaldırılarak, yerine baskıcı 1982 Anayasası getirildi.
   12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin amacı, Soğuk Savaş bağlamında Batı’nın Sovyetler Birliği’ne karşı savaşında, Türkiye Cumhuriyeti’nin dinci ve milliyetçi ideolojilere uygun olarak anti-komünist bir yapıda yeniden biçimlendirilmesiydi..
   12 Mart, ilk kez “Atatürkçülük” adına baskıcı bir uygulamaya da yol açtı. Daha sonra 12 Eylül darbesi ile pekişecek bu uygulama, günümüzde pek çok “ikinci cumhuriyetçi” diye nitelenen yazarın sergilediği “Atatürk düşmanlığı”nın tohumlarını attı.
   12 Mart, Soğuk Savaş yandaşlarının gözünde “Atatürkçülük” gibi “sapmalarla” yörüngesinden kaydırılmış ve bu nedenle de amacına tam ulaşamamış bir darbe niteliğine bürünmüştü. Nitekim, işkenceciler kurbanlarını salıverirken onlara, “daha sizinle işimiz bitmedi” demişlerdi.
   12 Eylül’ün amacı ; 12 Mart’la tam sonuca ulaşamamış olan “anti-komünist restorasyonu”nu tamamlamaktı. 12 Eylül yönetiminin en önemli ideolojik özelliği, tüm baskıcı önlem ve yöntemleri Atatürkçülük adına uygulamaya koymasıydı. İstiklal Marşı ve Nutuk’un cezaevlerinde zorla okutulması, Atatürk düşmanlığını körükledi ve kurumlaştırdı. Atatürk karşıtı cephede, pek çok solcu ve liberal aydının, dinci ve şeriatçı kesimlerle ya da etnik ayrılıkçılarla buluşmasına yol açtı..
   Kısacası 12 Eylül ; ülkeyi hem şeriat tehdidine açık hale getirdi, hem ideolojik ve siyasal olarak bir Atatürk ve Atatürkçülük düşmanlığı başlattı, hem de medyadaki ve siyasetteki kirli ittifak ile yolsuzlukların ve hortumculuğun tohumlarını atarak hukuk devletinin temellerini dinamitledi !..
   Gerçi 12 Eylül’ü gerçekleştirenler sadece, Türkçü ve İslamcı ögelerin de kullanılmasıyla oluşturacakları anti komünist bir yapıyla denetim altında tutacakları bir toplum amaçlamışlardı. Ama kendi ürünleri olan biri, yani Özal ; 24 Ocak Kararlarını kurumlaştırdı, yeni zenginler oluşturdu, yoksulları daha da yoksullaştırdı, ekonomiyi bütünüyle dışa bağımlı hale getirdi, ülkeyi büyük bir borç yükünün altına soktu, bu arada dinci ögelerin devlet içinde yuvalanmasını sağladı ; en tahripkar işi ise, ahlaksızlığı ve yolsuzluğu kurumlaştırmak oldu. Bunun için hem Hukuk Devleti’nin temellerini yıktı, hem de siyaset-ticaret-medya-mafya ilişkilerini kurdu ve güçlendirdi. Bu tahribatın sonuçları 1990’lu yılların sonu, 2000’li yılların başlarında ortaya çıkan orta-sağ partilerin tasfiyesine, ekonomiye 40 milyar dolar maliyeti olan bankacılık skandallarına ve pek çok medya patronunun hapse girmesine yol açtı..
 
   Sonra, dünya değişti.. Sovyetler Birliği çöktü, Soğuk Savaş bitti.. Artık anti-komünizmin bütün bu yolsuzluk ve yozlaşmayı koruyucu bir şemsiye olarak kullanılmasının olanağı kalmadı.. İşte 28 Şubat 1997 tarihli MGK kararları bu ortamda alındı. Kurulun asker üyeleri, ortadan kalkan “milli tehlike” komünizm yerine, yeni bir çözümlemeyle, irticayı ön plana çıkardılar.
   Bu andan itibaren, 12 Eylül’den beri orduya büyük destek veren ve YÖK başta olmak üzere 12 Eylül’cülerin ve Özal’ın bütün yaptıklarını alkışlayan sağcı ve dinci siyaset, bu kez tam bir tavır değişikliğiyle askerleri karşısına aldı, 28 Şubat’ı reddetti..
   12 Eylül’de büyük bir darbe yemiş olan sol ve liberal aydınların bir bölümü de hem Sovyetler Birliği’nin çökmüş olmasının getirdiği düş kırıklığı ile, hem 12 Eylül’ün yarattığı Atatürk karşıtı duygularla, hem de 12 Eylül’deki baskılara karşı ses çıkaramamanın ezikliği içinde asker düşmanlığında, sağcı ve dinci siyasette ittifak kurdular !..
   Askerler, basının tutumundan, özellikle de ayrılıkçı etnik akımlara ve siyasal İslamcılara destek veren eski solcu yazarlardan rahatsızdı.. Bu rahatsızlıklarını 28 Şubat ortamında dile getirdiler ama bu silah geri tepti, basında ünlü “andıç” olayı patlak verdi.
   Sonunda şeriatçılar, ikinci cumhuriyetçiler, etnik politikacılar, Avrupa Birliği ve Amerika koalisyonu ( ! ) ile Ordu tasfiye edildi !..
   II. Mahmud’un su gibi kan akıtarak yaptığını, bu iktidar, sadece cezaevine koyma modeliyle gerçekleştirmiş oldu …
   Bugün ise neleri tartışıyoruz ?  Cumhuriyet resepsiyonları kaldırılıyor.. Ulusal bayramlar birer birer kaldırılma aşamasında.. Gelinen nokta, yıllardan beri oya gibi işlenen stratejinin gayet doğal sonuçları… Daha 1994 yılında, “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanı geldiği düşüncesini taşıyorum” diyen Ömer Dinçer’in, önce Başbakanlık Müsteşarlığına getirilmesini, ardından da milletvekili yapılarak Milli Eğitim’in başına geçirilmesini bir tesadüfler zinciri olarak yorumluyorsanız, gerçekten çok safsınız demektir !..
   Yaşadığımız sürece “görerek” bakalım.. Milli Eğitim giderek “diyanetleşiyor”, Diyanet İşleri Başkanlığı ise Milli Eğitim’in işlevlerini yükleniyor..Diyanet’in son yıllarda yaptıklarına bir göz atalım ; önce “kadına yönelik şiddet” konusunda Diyanet personelinin “ortak bilinç yaratması” şeklinde muğlak bir ifade çıkartıldı ortaya ; sonra pilot illerde “aile imamlığı” projesi gündeme getirildi..Diyanet İşleri ile Milli Eğitim’in bir diğer projesinde ise İmam Hatip liselerinden oluşturulacak heyetler ev ziyaretleri yapacaktı..
   Her yıl kutlanan “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nın geçen yıl ana teması neydi : “Cami-çocuk buluşması” ydı. İmamlar ve din görevlileri çocuk yuvaları, Çocuk Esirgeme Kurumlarını, ilköğretim okullarını ve huzurevlerini ziyaret etmişlerdi..
   Ardından sıra “mele” kadrosuna geldi. Yani “Mollalara !” İlkokul mezunu bile olmayan mollalardan yaklaşık bin kişilik cemaat kadrosu, Diyanet şemsiyesi altında Anadolu’da resmi faaliyete geçecek !..

   Son olarak Diyanet, yarı yıl tatilinde bakanlığa bağlı tüm okullarda öğrenciler, veliler ve öğretmenler için özel umre turu planladı.. 24 Ocak’ta 3.000 kişilik bu kafile yola çıkacak..
   Bunlara ek olarak, sözde 13 yıllık eğitim masalıyla 10 yaşındaki öğrencilerin imam hatip okullarına yönlendirilmesi projesini de eklersek durumun vahameti bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.. 
   1923 Devrimi kulluktan yurttaşlığa geçiş projesinin miladıydı.. Hedef 2023 projesi de kulluğa dönüşün miladı olarak geçecektir Cumhuriyet’in kısa tarihine !..
   Türk Ordusu Kurtuluş Savaşı’nda İzmir’e doğru yürüyüşe geçtiğinde Yunanlılar neyi hissediyorsa ; siyasi anlamda sararan Türkiye’nin “kırmızı” bir bölgesinde, ben de aynı şeyi hissediyorum sanırım ve o dönemdeki gibi olağanüstü bir insanı, “Mehdi” gibi bekliyorum !..

(BU YAZI İNŞAATINDA EMRE KONGAR VE ÜMİT ZİLELİ’DEN ÇALINTI MALZEME KULLANILMIŞTIR !..)

Leave a reply:

Your email address will not be published.