164 ) BİR KIŞ GÜNEŞİNİN ANIMSATTIKLARI !..

   Kış güneşine bayılıyorum.. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, yeter ki gökyüzünde güneş parlasın !.. Kapalı ve kasvetli, yağmurlu havalardan sonra ne güzel geliyor..
   Üçyol semtindeki Uğur Mumcu Parkı yaşlılarla dolu.. Yazın bomboş olan bütün banklar şimdi kemiklerini ısıtmak isteyen, romatizmalı, siyatikli ve birçok yaşlılık hastalığına sahip insanlarla işgal edilmiş durumda..
   Yıllardan beri bir şey dikkatimi çekiyor.. Örneğin otobüse binenlerin gözleri devamlı olarak boş olan koltukları arıyor. O boş koltuk isterse otobüsün en arkasında olsun, sendeleye sendeleye ona oturmaya gidiyor. Parkta da durum aynı. Herkes tek tek oturmuş.. İnsanlar birbirinden kaçıyor sanki.. Sohbet etme zevki ölmüş durumda.. Her biri birer küçük köy sayılan büyük apartmanlarda kimse birbirini tanımıyor..
   Benden epey yaşlı bir adamcağızın yanına oturdum parkta. Yanına bir naylon torba koymuş, yüzünü huşu içinde öğle güneşinin insanı sıcacık kucaklayan ışınlarına doğru dönmüş, gözleri hazla yarı kısık, yanına oturduğumun farkına bile varmadı..
   Kocaman üç köpek, üç sokak köpeği, bankların hemen önünde yere serilmişler.. Ön ve arka bacaklar yanlara uzatılmış, gelip geçen umurlarında bile değil.. Onların bir evleri de yok. Gece ne yapıyorlar, nerede sığınıyorlar kim bilir ?..
   Kış, kimi canlılar için güzel, kimileri için ise ölüm..
   Her mevsimin kendine göre bir güzelliği olduğu çok doğru ama, benim için en güzel mevsim bahardır.. İster ilkbahar olsun ister sonbahar, fark etmez.. Ne çok sıcağı severim, ne de çok soğuğu.. Bu, aslında, karakterime yansımış !.. Kimilerince “ters” birisi olarak kabul edilsem de, aslında ılımlı bir insanımdır.. Her şarap eskimekle ekşimediği gibi, ben de yaşlandığım için aksileşmedim..İçinde bulunduğum yaşı ise “ihtiyarlık” olarak kabul etmiyorum kesinlikle !..  Cemal Süreya şöyle der, “Yaşlılıkta günler uzun, yıllar kısa”.. Bana ise hala günler çok kısa geliyor..
   Yaşlılık bana henüz yük olarak gelmiyor. . Cicero’nun dediği gibi, “Kendilerinde, iyi ve mutlu ömür sürmek için, azıcık yetenek olmayan kimselere her çağ ağır gelir”.. O yüzden insan, gücünü yönetmesini bilmeli, ancak gücünün yettiğine el atmalı ; işte böyle olursa, insan, “eski gücüm kalmadı” diye hayıflanmaz..
 

   Köpeklerden biri, önüne gelip duran bir seyyar satıcının arabasının gölgesinden kaçmak için, ayağımın dibine serdi bedenini. Büyükçe sağ kulağını ise ayakkabımın üstüne !.. Kafasını kaldırıp, duygulu gözlerle tepkimi ölçtükten sonra, kıpırdamadığımı görünce yatmaya devam etti.
  “Benimki beş yıl önce öldü” dedi yanımda oturan ihtiyar.. “Altmışlı yaşlarımda, karım rahmetli olduktan sonra, bir yavru aldım. Artık birlikte ölürüz diyordum ama olmadı.. Azrail beni unuttu galiba !..”  Avutmak için bir şeyler söylemek üzereydim ki, “hadi selametle..” deyip kalkıverdi ve titrek adımlarla, ağır ağır uzaklaştı..
   Güneş katili seyyar satıcıdan, küçük parçalara bölünmüş bir kıymalı börek istedim.. İçinden, “dişleri yok herhalde garibimin” diye düşündüğünden emindim.. Üstünde börek olan kağıdı kahverengili, beyazlı köpeğin yanına koydum ve yavaşça başını okşadım.. İri ve ıslak ıslak bakan bir sol göz,  hazla yumuldu.. Önüne konulan yiyeceğin cazibesi, büyük olasılıkla aç olmasına rağmen, sevilmenin ve değer verilmenin hazzına yenik düştü.. Kalın bir kuyruk, bir otomobil sileceği gibi, ağır ağır sallandı sağa sola.. Sonra yine gururlu bir şekilde ayağa kalktı ve şükran dolu son bir bakıştan sonra yemeğe başladı.
   Ben de yavaşça kalktım ve seri adımlarla parkı terk ettim. Adım gibi biliyordum ki, beklesem, beni durağa kadar takip edecek ve uğurlayacaktı !.. Belki bir hafta, on gün sonra tekrar oraya yolum düştüğünde, beni hemen tanıyacağından da emindim.. Sadakatleri tartışılmaz bir yaratıktır köpek.. Bu huyu yüzünden küçümsenir bazen ve kediler tercih edilir ama ben onları hiç bir hayvana değişmem.. Şu yaşıma kadar köpeğim olmadı desem, bu kadar sevgiye karşın herkeste bir şaşkınlık yaratır herhalde..
   Yirmi yaşlarındayken, kız arkadaşımla Fuar’daki Roof Disko’ya gitmiştik bir cumartesi günü.. Bu diskoya gitmemizin sebebi ; hem Türk Koleji hem de 89 Sokaktan arkadaşım olan Murat’ın orada DJ’lik yapmasıydı. Demiray yazlık sineması onların evlerinin yanındaki boş arsaya yapılmıştı.. Bir ara 2. Beyler’de plakçı Bedri’nin yanında da çalışmıştı. Ona verdiğim listeleri Japon TDK kasetlerine doldururdu.Ne sağlam kasetlerdi ama..
   O gün, yine bir Ocak ayı idi, diskodan çıktığımızdan itibaren de iri bir köpek takılmıştı peşimize.. Lozan Kapısından çıktığımızda kestaneciden kestane alırken, tekrar Fuar’ın içine girip kaybolmuştu.. Yaşlı, buruşuk yüzlü kestaneci tekerlekli arabasının içinden çıkarttığı bir bardağa şarap koyup bize ikram etmişti.. “Aşıkları çok severim ben” diyerek !.. Teşekkür edip içmemiştik ama o soğuk havada içimizi ısıtmıştı ; yaşlı bir gariban satıcının bu jesti..        
   Aslına bakmak gerekirse, insanı canlı tutan şey, çalışmak.. Kendisini işe veren, çalışan insan, yaşlılığın ne zaman geldiğini duymuyor.. Böylece yavaş yavaş, farkına varmadan yaşlanıyor ve birden çökmüyor, ağır ağır sönüyor..
   Benim katlanamadığım olay, genç ölümleri.. Doğaya aykırı bir şey bu.. Gençlerin ölmesi bana, gürül gürül yanan bir ateşin bol suyla söndürülmesi gibi gelir. Yaşlıların ölümüyse, geçmiş bir ateşin hiçbir şeyin etkisiyle değil de, kendiliğinden sönmesi gibidir… “Allah sıralı ölüm versin” temennisi de bunun için edilir zaten..
   Yaşlılık yaşamın son perdesidir. Yaşlılıktan usanmamak gerek, hele yaşama doymuş isek..Ömrümüzün uzunluğu değil, kalitesi önemlidir..
   Hayata bir anlam ve şekil verebilmek için aslında ölüme gereksinmemiz de var. Çünkü ölüm olmayınca hayat anlamsızlaşıyor.. Sizce de öyle değil mi ?..
   Belki de sorunu, “yaşamın kısalığı” diye tanımlayarak kendimizi kandırıyoruz bazen.. Halbuki, “biraz daha vaktim olsaydı” diye düşünmekten vazgeçip, “var olan vaktimi daha iyi nasıl kullanabilirim ?” diye düşünmek gerekmez miydi ?.
   William E. Gladstone ne kadar da doğru şeyler söylemiş : “Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi neticesinde yaşlıdır.. Cesareti neticesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.. Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir..Yıllar cildi buruşturabilir fakat, ruhu, heyecanların bitişi buruşturur.. İnsanlar yaşadıkça, yaşlandıklarını sanırlar ; halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar. Beynimiz, yeni deneyimler keşfettiği sürece o insan gençtir. İnsan, ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır..”  

   Geleneksel Türk mimarisinin bir parçası olan Beypazarı evlerinde ufak bir yer eksik bırakılır, tamamlanmaz. Bunun nedeni, ev sahibinin bu dünyada yapacak işinin henüz bitmediğini, daha uzun yıllar yaşayacağını, yaşaması gerektiğini göstermektir. Ölüm korkusunu azaltmaya yönelik bu yarı bilinçli davranış, belki de insanlarımızın gecekonduları niçin yarım bıraktığını da açıklamaktadır…
   İnsanın içini ısıtan kış güneşinden sonra, gelip de takıldığımız konuya bakın !.. Eh, insanın yaşı 59, tüm çevresi de yaşlı insanlarla dolu olunca böyle oluyor !.. İçinizi kararttıysam affedin..
   Konuyu yine Cemal Süreya’nın çok sevdiğim bir şiiri ile kapatıyorum.. Esen ve hep “genç” kalın, ama yapmayı hep isteyip de yapamadıklarınızı yapmak için geç kalmayın !..

“Ölüyorum Tanrım
 bu da oldu işte
 Her ölüm erken ölümdür
 biliyorum Tanrım
 Ama ayrıca, aldığın şu hayat
 fena değildir,
 üstü kalsın..”

Leave a reply:

Your email address will not be published.