163 ) ERTUĞRUL FACİASI …

   Kasımpaşa’da, denizcilerin uğrak yeri olan Tokatlı’nın Kahvehanesi’de, Bahriye Nezareti’nin Babıali’ye hitaben kaleme aldığı 1 Nisan 1889 tarihli yazının “şaka” olduğu konuşulur. Çünkü bu yazıda Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamid’in, Japon İmparatoru Meici’ye göndereceği hediye ve nişanı taşıyacak olan Ertuğrul firkateyni için “ilgili ödeneğe 2.000 kuruşun eklenmesi” yazılıdır. On bir yıldır Haliç’te bir şamandıraya bağlı olarak duran Ertuğrul’un böylesi bir yolculuğa çıkamayacağını, denizcileri bir kenara bırakalım, acemi oltalarıyla balık tutmaya çalışan çocuklar bile aralarında konuşmaktaydılar..
   Geminin çarkçıbaşısı görevini yürüten İngiliz Harry Bey’in raporu dilden dile yayılır kısa zamanda. İngiliz, Ertuğrul’un güçsüz bir gemi olduğunu, Japonya’ya gitmek gibi büyük bir seyahati asla kaldıramayacağını bildirse de, uyarıları Saray tarafından ciddiye alınmaz.. 14 Temmuz 1889’da, dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, Haliç’ten çıkıp, Sarayburnu’nu dönerek Marmara’ya yönelen geminin güvertesindekilere el sallar. İstediği olmuş, İmalat ve Fabrikalar Komisyonu’ndan baskı yaparak aldığı “uygundur” raporuyla sefere Ertuğrul’u göndermiştir. Eleştirileri bastırmak için geminin komutanlığına da damadı Ali Osman Bey’i getirmiştir.
Geminin kaptanı da Yarbay Ali Bey’dir..Çarkçıbaşı Harry ise yeni görev yeri olan bir ada vapurundan el sallar Ertuğrul’a.. Kazanlarının içine girdiği, bir orkestra şefi gibi makinelerinin her köşesinden gelen sesleri tanıdığı emektar gemiyi bir daha göremeyeceğini çok iyi bilmektedir !..

 Kaptan,Yarbay Ali Bey

   Osmanlı donanmasında Mesudiye, Orhaniye, Mahmudiye ve Aziziye gibi zırhlı firkateynler bulunurken, bu zorlu yolculuğa neden Ertuğrul gibi yorgun ve ahşap bir gemi gönderilir ?.. Bütün bu firkateynler, korvetler ya İngiliz, ya Fransız tersanelerinde yapılmış gemilerdi. Ertuğrul ise, bir Türk tersanesinin ürünü olduğu için Japonlara Türk yapısı bir gemi gönderilmek istenmişti.Fakat bu görüşe de iltifat etmek, bu özrü kabul etmek olanaksızdır. Çünkü, böyle bir görüşün kabulü icap ederse, buna cevap olarak yine modern, demirden yapılmış fakat İstanbul Tersanesinin ürünü bir zırhlı korvet olan “Mukaddime-i Hayır” gösterilebilirdi. 1879’da hizmete girmiş bu yepyeni gemi 1.600 ton, yani Ertuğrul’dan daha ekonomik bir büyüklükteydi. Ne var ki, bu modern savaş gemisi yalnız makine kuvvetiyle sefer edebilirdi ve gemici tabiriyle “kaba sorta” denilen tam takım yelken düzeneğinden yoksundu. Bu yüzden de sefer bir hayli pahalıya mal olabilirdi.. Fareler Ertuğrul’un ambarlarında gezinmiyordu yalnızca ; Osmanlı hazinesinde de cirit atıyordu !.. Parasızlıktan, hurdaya çıkan gemilerin enkazı maaş olarak ödeniyordu memurlara. Maaş kağıtlarına, örneğin, “maaşına karşılık Taif vapurundan beş yüz okka enkaz verile” diye yazılıyordu !..Bu yüzden, kömür masrafının az olacağı düşünülerek, kazanlarının yanı sıra yelkenleri de olan Ertuğrul gönderilir Japonya’ya..

 

   Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’nın kızı olan ve adı II. Abdülhamid tarafından konulan Hamide Hanım, ilk evliliğini 13 yaşında yapar. Kocasının altı ay sonra veremden ölmesi üzerine Tophane Müşiri Zeki Paşa ile evlendirilir. İki çocuk anasıyken, bir cuma selamlığında yakışıklı bir deniz subayı olan Albay Osman Bey’i görür ve aşık olur. Onunla evlenme isteğini babasına açması üzerine, kocasından ayrılması sağlanır..
   Hamide Hanım’la evlenen Osman Bey, çok geçmeden karısının yanında huzur bulamayacağını anlar. Gösterişe çok düşkün olan babası tarafından şımartılan Hamide Hanım’ın Paris’ten getirtilen elbiselerinin düğmeleri sökülmekte ve yerlerine Yüksekkaldırım’da oturan terzi Madam Raşel tarafından pırlantalar dikilmektedir !..
   Kızının “bu adamı başımdan al” isteğinden bunalan Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, damadını yeni bir göreve getirir. Bu görev daha önce Osman Bey’in ağabeyi Albay Raşit Bey’e teklif edilmiş ama bunun bir intihar olacağını çok iyi bilen usta denizci tarafından reddedilmiştir. Osman Bey’in, karısının dırdırından kurtulmak için kabul ettiği bu görev, Japonya’ya gidecek olan Ertuğrul firkateynine komuta etmek ve Japon imparatoruna padişahın nişanını sunmaktır…
   14 Temmuz 1889 günü, Selimiye Kışlası’ndan Ertuğrul’u uğurlamak için ateşlenen topların sesi, Osman Bey’in sesine karışır : “Yelken alesta arma !..”  Mürettebat yelkenleri açtığı sırada Hafız Ali Efendi de bir başka işle meşguldür : Piri Reis zamanından beri sürdürülmekte olan bir geleneğe uygun olarak, el büyüklüğündeki Kur’an’ı bir muşamba sargı içine koyarak kenarlarını dikmektedir. Sonra da mukaddes kitabın içinde olduğu  paketi birkaç defa balmumuna batırır. İki rekat namaz kıldıktan ve Fatiha Suresini okuduktan sonra, mukaddes paketi geminin en yüksek yeri olan grandi direğinin tepesine çeker..

   Ertuğrul’un 15 Kasım günü Singapur Limanı’na ulaşması büyük bir başarı sayılmış olmalı ki, gemi komutanı Osman Bey, albay rütbesinde “paşa” rütbesine terfi ettirilir. Süvari Ali Bey ise karısına gönderdiği mektupta limandaki diğer gemilerle karşılaştırır Ertuğrul’u : “…Buraların gemileri acayip, yani denizlerine göre yapılmış. Bizim geminin iki veya üç misli büyüklükte olup, bizimki ise ekmekçi sepeti gibi her tarafı gıcırdıyor..”
   Sofra takımı olmadığı için limanlarda karşılaştığı yabancı gemilerinin kaptanlarının yemeğe davet edilemediği Ertuğrul’u, Japonya’da bir felaket karşılar : Kolera !.. Yokohama Limanında baş gösteren hastalık gemideki 13 gemicinin sonu olur..
   Tokyo’ya gidilip, II. Abdülhamid’in hediye ve nişanının Japon imparatoruna sunulmasından sonra geri dönüş hazırlıklarına başlanır. Japonlar, Yokohama Limanı’nda bulunan Ertuğrul’un esaslı bir bakım görmeden denize açılmasının sakıncalı olduğunu bildirseler de, kesin emir gelmiştir İstanbul’dan : “Geri dönün !..”
   Yokohama’dan ayrılan Ertuğrul, dördüncü gün fırtınaya yakalanır ; Oşima Adası’nın doğu ucunda bulunan Kaşinozaki Feneri’nin ışığıyla aydınlanan kayalıklara sürüklenir. Osman Öndeş, “Ertuğrul Firkateyni Faciası” adlı kitabında şunları yazar : “Aslında bu fenerin bulunduğu burundan dönülebilirse, fırtınanın şiddetinden onları
koruyabilecek Kobe Limanı’na girmek mümkün olacaktı ; ama ağır felaketlere göğüs germiş ve üç gündür uyumamış yorgun denizciler, perşembe gününün ışıklarını müthiş tayfun fırtınasının daha da azan dalgalarıyla beraber görürler.. Kaşino köyünde yaşayanların yardımlarıyla sabaha kadar sürdürülen çalışmada 69 kişi kurtarılabilir.. Boğulan 502 denizciden çoğunun cesedi bulunamaz..
    
   

 Kaptan Ali Bey’in yetim kalan kızlarından biri yıllar sonra evlenir ve bir erkek çocuk dünyaya getirir. O çocuk
denizcileri kurban eden kokuşmuş hilafetin ardından kurulan Cumhuriyet döneminde milli eğitim bakanlığı yapar .. Onun da oğlu, Ertuğrul’u yutan dalgalar gibi öfke dolu şiirler yazacak olan Can Yücel’dir !…

Leave a reply:

Your email address will not be published.